22 Ağustos 2010 Pazar

Xerocampos-Vathi

Herhangi bir coğrafyada uzun süredir yelken yapılıyorsa eğer, ister istemez bazı favori yerler ve mekanlar oluşuyor, ve keza "istenmeyen" koylar ve limanlar...
Hem Xerocampos (Leros) hem Vathi (Kalymnos) kesinlikle bizim "favori" mekanlarımız.
Doğrusu bu tarz bir yerin teknedekileri ve sahiplerini nasıl ve niye etkilediğini çözebilmiş değiliz, ama belki de bunun çok da önemi yok!
Ömer ve Firuz seyehatlerini birgün daha uzatınca, Vathi ve Kalymnos güzel bir alternatif olarak karşımıza çıktı, hemen değerlendirdik.
Güzel bir Xerocampos sabahına uyanıp, herkesi bağlı bulunduğu tonozda sağ salim görünce sevindik, gece sert esmesine rağmen aksilik çıkmamış...
Mütevazi bir kahvaltı ve sonrasında direğe çıkma aksiyonunu takiben hem bir önceki gece için teşekkür etmek adına hem de ayrılmadan görüp vedalaşmak için Hayk'ı aramaya koyulduk ancak ulaşamadık...
Haldun'lar hala ciddi bir "kebap" halet-i ruhiyesi içindeler. Peşimizden geleceklerini söylediler ama ben pek inanmıyorum...
Arkadan gelen rüzgarla, güzel bir seyirle, Baluna ile beraber iki tekne güneye doğru yelken açtık.
Vathi'nin hemen kuzeyinde, Almeires diye bilinen, ıssız koylardan birisine kıçtan kara olduk. Güzel bir deniz sefası ve iri çakıllı kumsalda Ömer Deniz'in "hafriyat" tutkusunu biraz olsun giderdikten sonra, demir alıp asıl destinasyonumuza yollandık.
Vathi yine kalabalıktı. Sağımızda iri bir katamaran ile Alman bandıralı bir 45 liğin arasında demir atacak tek bir yere, kıçtankara bağlandık.
Hem sağımız hem de solumuzdaki ekiptekiler, anlamsız şekilde, yardımcı olmama hukuklarını kullanmayı tercih ettiler. Bir şekilde hallettik, sorun olmadı...
Baluna da bizim iki yanımıza, nispeten daha kolay şekilde girdi. Rahatız...
Kızlar deniz sefasına, erkekler bira keyfine daldılar.
Köyde kısa bir yürüyüşten sonra, tekneleri yukardan gören terasıyla köşedeki tavernaya kurulduk. Yoğurtlu etli "dolmades" ler ve ahtapot ızgara gayet başarılı idi...
Yattık uyuduk.

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Lipsi-Xerocampos



Rüzgar bütün gece deli gibi esti. Birkaç kez dışarı çıkıp demirleri ve halatları kontrol ettim. Kıç koltukları boşta olduğunda, teknenin kıçı yönü değişen sağanaklarla uyumlu olduğu için, demirlere de daha az yük biniyor. Pontondan 2-3 metre açıktayız, hemen hiç yaslanmıyor...
Sabah oldukça erken kalktım. Beni duyan Ömer ve Turhan Ağabeyler de kalkmışlar.
Havuzlukta oturmuş, yeni doğan güneşin limanda ışık oyunları oynadığı bir sırada, Ömer'in seslenmesiyle irkildik...
"Şu gelen Lotus değil mi?"...
Aynen de öyle. Bu tekneyi ne kadar uzaktan da olsa tanırım ama gözümden kaçmış işte. Haldun tek başına dümende, bir yandan da usturmaçaları falan ayarlıyor. Pontona atladık, yanaşmasına yardım ettik. Kadir ve Emine içerdeler, henüz uyanmamışlar.
Tüm gece yol yapıp, sert denizler geçmişler. Agathonisi civarında, anayelken yırtılmış. Artık tamir edilemeyecek kadar kötü...
Yedeğini Istanbul'dan istetmek lazım ama, artık Bodrum'u beklemesi lazım.
Bizim tekne eşrafı da kalkınca, Leros sabahında kahvaltı için favori mekanımız Bakery'ye gittik. Upuzun bir sofraya hep beraber kurulduk.
Biraz şehirde ve kilisenin etrafındaki dar sokaklarda dolaşma, fesleğen alma, tekne eksiklerini tamamlama, biraz bacak açma sonrasında hep beraber, 3 tekne Xerocampos'a yollanmak için hazırlıklara giriştik. Lotus'un ve Baluna'nın çıkışları kolay. Bizde bayağı teçhizat var.
Açılı atılmış iki demiri aynı anda toplayamayacağımız için, Ömer'i botla ağır admiraltiye gitti, onu elle boşunu alacak. Ben asıl demiri ırgatla topladıktan sonra manevra edip, onunla buluşacağım.
Kafadan bastıran ağır rüzgara rağmen demir tutuyor bizi, kıç koltukları rüzgaraltında olduğu için çözdük, kızlar boşunu alıyor, ben ırgattayım, bu sırada bir çağrış-bağrış! Pontonun ilerisinde devasa bir katamaranın sahibi, bağıra bağıra bişeyler diyor. Önce anlamadım, her ihtimale karşı, dümene geçtim. Koltukları alınca tabi tekne dönmüş, ama panik edecek bir durum yok. Adamdan da uzağız bayağı neden bağırıyor anlamadım.
Haldun'lar ve Turhan Ağabeyler pontonda, adamla bağrışıyorlar.
Ben tekrar ırgata geçtim, zinciri almaya başladım. Başarılı bir şekilde, Ömer'i de yakaladık, ikinci demiri elle aldık. Salimen çıktık limandan...
Sonradan öğrendiğimize göre, adam daha biz manevraya başlamadan, Haldun'a gidip, "tecrübeli mi bunlar? yanlış yapıyorlar galiba" gibilerinden bişey söylemiş. Haldun da "sen işine bak, merak etme" gibilerinden başından savmış... Kompleksli bir tip anlaşılan, var bir meselesi ama ben çözemedim, neden panik olduğunu da hiç birimiz anlayamadık, neyse!
Üç tekne de koyun çıkışında yelken basıp, arkadan gelen rüzgarla güneye yollandık. 17 mil gibi bir yolumuz var. Lotus yırtık yelkenine rağmen, bayağı performanslı. Resmen yarış yapıyor bizimle )) Tabii biz de altta kalmadık. Seyir bir anda küçük çaplı bir yarışa dönüştü...



Xerocampos her zamanki gibi kalabalık. Tonozların çoğu dolu. Kendimize bir yer bulduk, bağlandık. Lotus da yakınımızda, ama Baluna kendine çok da sağlam olmayan bir tonoz alınca, tedbir amaçlı demir de attı. İyi ki de atmış, akşam korkulan olmuş, tonoz halatı kopmuş ama demir tekneyi tutmuş.
Motorları koyup, sahile çıktık. Bir tavernaya yayıldık. Haldun'lar hayk ile buluşmaya gittiler, akşam yemeği için sözleştik.
Ömer ve Firuz normalde, yarın gitmeleri gerek ama baskılara dayanamayıp tatillerini birgün uzattılar. Bu harika, bu sayede bir ada daha yapabileceğiz, belki yolumuz üstünde, Vathi'ye geçeriz.
Hayk çok eski bir dostumuz. İlk Xerocampos'ta yıllar önce tanışmıştık. Burayı o kadar beğenmişti ki uzun uğraşlardan sonra yamaçta bir ev almıştı kendine. Evin bir bölümün apart otel haline dönüşürmüş. Bence çok başarılı...
Tekneye gidip akşam hazırlıklarımızı yaptık, yaklaşık 25 kişi upuzun bir sofraya kurulduk. Menüde kılıç ızgara var. Psari Taverna'nın sahibi, adından da anlaşılacağı gibi yaşlı bir balıkçı.
Hayk meze kültürüne çok hakim bir gurme olduğu için, kendi eliyle hazırladığı dolmalarla kalpleri fethetti. Uzun uzun sohbet ettik.
Ömer Deniz'in durumu sebebiyle, erken ayrıldık. Yattık uyuduk.

20 Ağustos 2010 Cuma

Arkhi-Lipsi

Sabah oldukça taze ve dingin şekilde uyandık. Yatağından kalkan denize atlıyor. Su pırıl pırıl ve sıcaklığı insanı kendine getirecek cinsten...
Ömer dalışa geçmiş bile. Hemen sabah kahvaltısı hazırlıkları yapıldı. İki tekne nevaleyi birleştirip mükellef bir sofra kurduk.
Bugünkü rotamız Lipsi analiman. Adanın doğusundan geçip, orada daha önce görmediğimiz adalarda denize girilecek yerlere bakacağız. Alternatifi iki sene önce tamamen tesadüfen bulduğumuz, Makronisi mağaraları.
Meteo akşamüstünden sonra rüzgarın bu civarda ve özellikle batıda, Ege kanalında şideetleneceği, fırtına düzeyine ulaşacağı yönünde... Haldun, halen Sığacık'ta demirde duran Lotus'a bu akşam gidecek ve onu alıp bizim tarafa yelken açacak. "Gece seyri yapacağız" dedi ama merak ediyorum. Dar Boğaz hep sert denizler yapar, öncesi ve sonrasında da bayağı bir yolu var, umarım bir terslik çıkmaz...
Demir aldık ve bağlandığımız sahilden ayrıldık. Arkadan gelen 4 kuvvetinde rüzgarla, iki tekne güneye doğru süzülüyoruz. Yelken yaparken yakınlarda tanıdık, 2-3 tekne ile beraber seyretmek, yeni edindiğimiz çok hoşumuza giden bir aksiyon... Yine öyle yaptık.



Lipsi doğusunda Aspronisi denilen adalarda günübirlikçiler var. Oldukça vahşi görünümlü demir yerleri buralar. Eskiden beri bu tip alengirli yerlere demirlemeyi sevmişimdir, ama bu sefer değil.
Adanın etrafını dönerken, sığlıklara azami dikkat ederek, hatta bir iki yerde rota değiştirip geri dönerek, yelkenle Makronisi'ye kadar geldik. Tam düşündüğüm gibi etrafta 1-2 tekne var, ama mağaranın girişi boş!
Baştan demir atıp, kotuk almaya müsait tek bir taşa kıç halatımızı bağladık. Süperrr!!!
Herkes şnorkel ve maskeleri ile dalışta, su altı mağarasını keşfe çıktı! Yaklaşık 2 metre derindeki bir kanaldan dışarısıyla irtibatı olmayan bir yere geçiliyor. Etkileyici.
Tekneye dönüşte votka-limonata akşamüstü içkimiz oldu. Sonrasında, durmadan üstüne koyan sağanakları da göz önüne alarak, zaten küçük bir liman olan Lipsi'de erken erken yer bulabilmek amaçlı demir aldık, Makronisi'den ayrıldık.
Köşeyi dönünce kafadan gelen 35 knotları bulan sağanaklar ve tekne üstünü sık sık yıkayan serpintilerle Lipsi'ye geldik. Liman içi, rüzgaraltı tarafta sadece tek bir teknelik yer var. Orayı bizden hemen sonra gelen Baluna'ya bırakıp, alternatiflere bakmak için koy içine çıktık. Onların mutlaka yanaşması lazım, su deposu neredeyse tamamen bitmiş. Biz nasılsa başımızın çaresine bakarız diye düşündük...
Beton rıhtımın rüzgarüstü tarafında demirde kimse yok. Şiddetli sağanaklara rağmen, rüzgarüstüne uzun zincir döşeyip, kıçtankara olmaya karar verdik. Dip çamur iyi demir tutuyor. Şimdilik iyi gibiyiz...
Hemen sancağımıza bir gulet geldi. Ancak sadece demirde duramıyor, koyun karşı tarafından neredeyse, 200 metreden upuzun bir koltuk aldı. Bu sırada iskele tarafımıza yanaşmaya çalışan bir motoryat bir türlü tutunamadı, sonunda pontona bordaladı. Kocaman flybridge'i yüzünden, rüzgar yüklendiğinde, araya koyduğu usturmaçalar kağıt gibi oluyor. Dur bakalım ne olacak?
Hep beraber karaya çıkıp, etrafı dolaştık. Sahil tarafta, rüzgara rağmen, bir tavernada kendimize yer bulup nasiplendik.
Bir süre sonra, Ömer Deniz'i yatırmaya giden Nalan aceleyle geldi ve teknenin yaslandığını söyledi. Ömer (Kırcal) ile koşup, duruma baktık. Sağımızda gulet kaptanı, solumuzda motoryatınki herkes ırgatın başında teyakkuz halinde. Liman içinde 40 knotları bulan bir hava var. Yüklendiğinde, tüm zincir geriliyor ve yük tamamen 25 kiloluk Delta çapaya biniyor. Eğer bir tararsa, sülük gibi pontona yapışmamız an meselesi!
Ömer ile kısa bir durum değerlendirmesi. Diğer tekne sahipleri de geldi, yardıma ihtiyacımız olup olmadığını sordular... Teşekkür edip, kibarca savuşturduk. Bu gibi durumlarda tanımadığımız-hele de yabancı-tekne sahiplerinden pek bir yardım almayı sevmem. Durumu daha da karışık bir hale getirir!
Bence yapılacak tek bişey var: Ambardaki 35 kiloluk admiralti!
Demonte vaziyette, katlanmış çapayı çıkartıp, kurduk. Yanımıza 70 metrelik bir halat alıp bir ucunu bota bağladık. Bu aşamada halatın güzel açılıp, botun zeminine serilmesi ve ağır demirin onun üstüne yerleştirilmesi önemli. Öteki türlü demiri en alttan çıkartıp atınca ciddi çapariz oluşabiliyor.
Oldukça uzun bir mesafe katedip, neredeyse koyun ortasına, ilk zincirimizle yaklaşık 30 derece açı yapacak şekilde, ağır admiraltiyi zemine yolladık. Halatı döşeyerek, tekneye geldik. Boşunu alınca teknenin kafası topladı. Sağanaklarla çok daha az yaslanmaya başladı. Geceyarısı yatarken, herkes tekneye çıktıktan sonra biraz daha boşunu alabiliriz.
Nitekim öyle yaptık. Zaten yemeğimiz bitmişti. Kıç koltuklarını da boşaltıp, teknenin kafasını rüzgara döndürmesini sağlayınca, şimdi artık ne kadar bindirse içimiz rahat!
Yattık uyuduk...

19 Ağustos 2010 Perşembe

Didim-Arkhi




Didim Marina'yı hep merak ediyorduk. Yepyeni bir işletme. Çok iyi bir servis ve bakımlı bir tesis. Şimdilik oldukça boş...
Mimarisi alışık olduğumuz marinalardan farklı. En azından uçaktan kuşbakışı görünüşü çok etkileyici. Marina Didim şehrine biraz uzak, keza Bodrum Havalimanına da, neredeyse 1,5 saat kadar yol yapmak gerekiyor, ancak bence değer...
Marina müdürü, aynı zamanda bir Gezgin Korsan olan Murat Yaprak. Hem telefonda yaptığımız görüşmelerde, hem de yoğun iş temposuna rağmen bizzat Lotus'a kadar gelerek büyük incelik sahibi bir kişiliğe sahip olduğunu gösterdi. Kendisine ve ekibine buradan bir kez daha teşekkür ediyoruz...
Lotus'ta ufak tefek eksiklikler var. Anayelken güngörmez gergisi kopmuş, makara dili parçalandığı için sürtünmeden aşınmış anlaşılan. Bir kılavuz tel bularak 16'lık halatı geçirdik, bir de yüksük ayarlayarak sürtünmenin önüne geçtik. Anayelken rollerı takılıyor. Halatı ince geliyor galiba, değiştirdik. Sistemi yağladık. Nispeten düzeldi ama asıl seyirde denemek lazım, bakacağız...
Motor yolda hararet yapmış. Yağına suyuna baktık, iyi gibi. Buzdolabı motor kompresyonu güya Bodrum'da Sergün'ün bulduğu bir usta tarafından daha dün elden geçirildi ama yine çalışmıyor...
Alışverişi tamamladık, suyumuzu, mazotumuzu aldık ama çıkışımız da saat 13.00'ı buldu. Baluna Arkhi'de demirde... Bizi bekliyor.
Haliyle rüzgar tam kafadan esiyor. Meteoya göre, bugün 4-5 esecek. Ama yarından (Cuma) itibaren sertleşecek, nitekim ilgili dostlar arayıp uyardılar. Ama bir kez Arkhi'ye geçtikten sonra diğer durakların hepsi rüzgaraltı arkadan geldikten sonra ne eserse essin...
Farmakonisi'yi iskelede bıraktıktan sonra, akşamüstü melteminin üstüne koymasına rağmen, motor devrini çok da arttırmamıza gerek kalmaksızın biraz zorlanarak ama sorun yaşamadan akşam olmadan Arkhi'ye vardık.




Baluna, adanın doğu tarafında lagoon denilen yerde, alargada demirde. Kısa bir yüzme molası için, üstüne demir atmadan bordaladık. Ultra çapa, 20 üstü esen rüzgarda iki havaleli tekneyi tutamadı. Taradık!
Ömer balık peşinde, suda olmasına rağmen, Baluna'ya bağlı koltukları çözüp ayrıldık. Civarda geceyi geçirmek için 3 alternatif var. İlki Marathi. Çok uzaktan bile birçok motoryat tarafından işgal edilmiş gibi hemen vazgeçtik. Arkhi'nin analimanı Port Augusta, muhtemel o da kalabalıktır. Buzdolabındaki birçok nevaleyi düşününce, bir limana girip tavernada yemektense, nispeten ıssız bir koyda kendi yağımızda kavrulmayı tercih ettik.
Çok da güzel oldu... Mahir Ağabey'in mangalda yaptığı sucuklar ve etler, yanında diğer mezelerle bana göre iki teknelik harika bir sofra oluşturduk.
Gece geç saate kadar devam eden, köyden gelen mzik sesini merak ederek iki otla karaya çıktık. Meğer adanın önemli bir düğünüymüş, çok eğlendik...
Tekneye döndüğümüzde, saat 4'tü ama durmadık. Yakamozun etkisiyle herkes denize atladı... Maalesef video ve fotoları çok kötü! Bu kadar para vererek alınan makineler nasıl olur da insan gözünün gördüğünü belgeleyemez? Anlayamıyorum...

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Didim


Nilgün ve Turhan Akman'a çok önceden sözümüz vardı, yeni Lotus ile bir seyir yapmıştık gerçi ama beraber Yunan Adaları fikrine hep sıcak baktılar sağolsunlar. Hep beraber arabayla Sabiha Gökçen'e yollandık...
Nihal Ankara'dan aynı saatlerde başka bir uçakla gelecek...
Zaten o taraflarda, "kara" tatilinde olan Ömer ve Firuz, son dakikada organize olup bizle beraber gelmek istediklerini söyleyince neredeyse bayram yaptık! Süper ekip...
Ama asıl zor organizasyon kısmı diğer teknelerle buluşma bölümünde. Mahir Günşıray ve sevgili Claude, Agathonisi'de bizden haber bekliyor. Arkhi-Marathi-Lipsi üçgeni içinde bir yerde buluşacağız. Haldun Cuma akşamı Sığacık'tan yola çıkacak. İki Lotus'u beraber Leros'ta Hayk'ın evinin önüne demirlemek istiyoruz bu sefer!
Keza Serdar da Elifim ile, Cuma akşamı Yalıkavak'tan çıkacak... Ama Serdar titiz adamdır, yanlarında geçerli vize ve pasaport yoksa boğazına bıçak dayasak, o tarafa geçmez. )))
Yolu kısaltmak için bizden önceki 5 gün boyunca Sergün ve ekibi Lotus'u Karacasöğüt'ten Didim'e getirdi. Başarılı bir seyir olmuş, ufak tefek aksaklıklar haricinde sorun yok.
Didim Marina'dan transfer işini Atilla Bey halledecek sağolsun. Taksi 115 TL, minibüs 165 TL. Sergünleri marinadan alan araç, havalimanına gelen Ömerlerin arabayı geri Bodrum'a bırakacak. Dolayısıyla tekrar Didim'e dönmek zorunda kalmayacaklar...
Yine karışık-kuruşuk organizasyonlar! James Bond gibiyiz ama bir misyonumuz yok... Deniz üstünde daha fazla vakit geçirmek haricinde.
Firuz ve Ömer tekneye çok hoş hediyeler getirmişler. Bir tanesi de saksıda acı biber! Ama asıl süpriz salonun köşesine konan soğan-patates kurtlanmış! İnanılmaz kötü kokuyor, zaten Nalan'ın koku hassasiyeti en üst düzeyde... )))
Didim marina'yı ilk uçaktan, tepeden gördük. Etkileyici...
Dubai'deki otellere benziyor biraz yapı olarak...
Yine teknemizdeyiz, mutlu-kutlu yattık uyuduk

3 Ağustos 2010 Salı

Dönüş

Erol korsan, salı günü Lotus'a geleceği o gece netleşen Raşit korsana yarenlik etmek amacıyla Lotus'ta kalma kararı üzerine, Ahmet korsanla ben Salı sabahı Marmaris üzerinden Milas'a hareket ettik. Bodrumdan gelen eşimin arabasına 11:00 de Milas'ın İzmir kavşağında güzel bir zamanlama ile o sıcakta hiç beklemeden binip İstanbul’a yola koyulduk.

Süper güzel bir 5 günlük Lotus "vapuru" ! tatili hepimize harika oldu. Bu vesile ile başta Sevgili Merem korsanıma, Erol üstada, ve Ahmet korsana çok teşekkürler ediyorum. Hem süper keyif aldık, hem de Ahmet Korsanla birlikte kısıtlı bilgi ve tecrübelerimizi genişletebilme imkanı bulabilmiş olmaktan dolayı son derece memnun olduk.

Bundan sonra aynı rotada (Erol üstadın da yüreklendirmesi ile) uygun bir kiralık tekneyi Ahmet korsanla birlikte beraber abralayabileceğimize bizde inanmaya başladık. Umarım tez zamanda yeni edineceğimiz tecrübelerimizi de yazabilme imkanı bulurum.

Ey Lotus, pruvan daima neta, rüzgarların da hep kolayına ola inşallah. Tez zamanda yeni keyifler yaşatman dileğiyle…

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Okluk-Karacasöğüt

02 Ağustos Pazartesi Lotustaki son günümüzdü.. Okluk koyundan 11:00 gibi avara olup, rüzgar bizi nereye götürürse oraya gitmek niyetiyle yelkenlerimizi fora ettik.

Kolayına rüzgarla Sedir adasının doğusundaki koya demirledik demirlemesine de çevredeki birçok günübirlik teknesinin cıstakları sebebiyle bir - iki Lotus çevresi yüzme ve (sevgili HakanZ korsanın tabiriyle) bir alümyon kutu likit içimi süresi sonrasında demirimizi alıp tekrar körfezin mavi sularına yelken bastık.

Yelkeni bastık basmasına da gitgide azalan rüzgar bizi tam olarak Akbük'e vardıramadıysa da karşı kıyıya yakın bir yerlere kadar getirdi. Bir tramola ile rotamızı, varış limanımız olan Karacasöğüt’e tutup ne kadar rüzgar, o kadar knot şeklinde bir aheste tavırla gezimizin son ayağının seyirine başladık. Ancak yolumuzun ortalarına doğru neredeyse tamamen duran hava sonucunda yine dizelus tanrısı yardımımıza koştu.

Koy girişinde hava tekrar esmeye başladı ise de biz motorla devam ettik. Koya girişte tam önümüzde yaklaşık 25 - 30 kadar yelken kulübü öğrencileri lazer ile eğitimde idiler.

Boş bulduğumuz bir aradan onlara çapariz vermeden rahat bir şekilde geçip iskeledeki yerimize, Ahmet korsan demirde, ben halatlarda ve Erol üstadın da kıvrak dümen manevraları ile koca Lotusu iki tekne arasındaki tek boş kalmış yere tabir-i caiz ise "zıpkın" gibi kıçtan kara yaparak bağladık.

Her ne kadar seyirimizi tamamlamış isek de Lotus keyfini o gece de vapurda kalarak devam ettirdik. Ertesi sabah bizi yarım saat mesafedeki Marmaris’e götürecek yegane minibüsün 07:30 da olduğunu öğrenip yerimizi ayırtarak son gecemizin kandilini de keyifle söndürebileceğimiz bir mekan bakınırken, çok geçmeden en güzel mekanın Lotus havuzluğu olduğu sonucuna vararak gereken nevaleleri temin edip derhal teknemize döndük ve sabah 06:30'a saatlerimizi ayarlayıp 01:30'a kadar komşu teknenin sorumlusunun da katılımıyla keyifli bir sohbetle son 70 liğimizi de neta ettik.

1 Ağustos 2010 Pazar

Yedi Adalar-Okluk

Yani ez cümle, ulu yaradanımıza hamd-ü senalar olsun ki sabah uyanınca daha az arılı olabileceğini düşünerek gittiğimiz Küfre koyunda dişli Amet korsanın hazırlamış olduğu sucuklu yumurtalı brançımsı kahvaltıda parmaklarımızı yememeği başarabildik

Amet korsanın beslenmemize olan katkılarını Lotusun etrafında atılan 9 - 10 tur yüzme marifetiyle kalori dengeleme çalışmalarımızı müteakip rotamızı kafadan gelen rüzgarı Euro Dizelius tanrısının da katkılarıyla halledip değirmen büküne vasıl olduk.

Bükteki koyların tavafı tamamlanıp birde üstüne üstlük deniz kızı heykelinin de resmi iskele bordadan 10 mt mesafeden çekilince artik sıra meşhur Okluk koyunda Deniz kızı restoranın iskelesine bağlanmaya gelmiş oldu.

Erol korsan hariç bizim ilk defa gelmiş olduğumuz Okluk koyu gerçekten muhteşemliği ile bizi çok etkiledi. İnsan mavi’ye mi yoksa yeşil’e mi baksın şaşırıyor.
Büyük Sadun üstat boşuna benimsememiş Okluk koyunu…

Bağlanmamızı müteakiben sırasıyla yüzme, tekne yıkama, yüzme, tente donatma, yüzme, likit tüketimi, yüzme likit tüketimi gibi birbirini birçok defa tekrar eden filler sonrasında kendimizi bağlı diğer 21 teknenin mürettebatı gibi abiye şortlarımızı giyere k restorandaki masamıza gitmeden evvel yan tekne komsularımızın davetiyle güzel bir Bodrum sohbeti esliğinde rutin akşamlık 70 lik mesaimizin adını bu aksam için 90 lik olarak tanımlamış olduk

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Orak Adası-Yedi Adalar

Sabah yüzme rutini sonrasındaki Ahmet korsanın hazırladığı bol kalorili kahvaltı bizi biraz sonra yapacağımız ana yelken sarma halatı değişimine hazır etti.

Ne olacak ki ya, ne kadar bir iştir diye yaptığımız yorumlar bumbayı sökme gerçeğiyle yüzleşince Erol korsan ne gerekirse yaparız dert etme gerekirse 19 metrelik direği, hatta salmayı bile söker takarız diyince tamirci ruhumuza bir nebze likit serpmiş oldu.

Neyse fazla tamir detayına girmeyeyim ama acemi bir denizci olarak şu kadarını belirtmeliyim ki 2.nci tamir saati sonunda son olarak söküp, sancak bordaya zar zor dayayıp kenara aldığımız parçanın gemici jargonunda güverte olarak tanımlandığını Erol korsandan örgenmiş olmam sebebiyle kendisine bir sefer daha teşekkürlerimi iletiyorum

Birkaç saatlik marin tamirat eğitimi sonrası hadi artik çıkıyoruz diyerek rotasız bir şekilde kolayına rüzgarla şimdiye dek benim tanıştığım en mükemmel yelken keyfine başladık. Ortalama 20 knot’lardaki lodosla sancak kontra apaz seyirle Lotus vapuru bizlere, maşallah süper bir seyir konforu yaşattı

Masmavi Gökova’nın ortalarına kadar gelince rotayı (gerisin geriye) Çökertme olarak belirleyip şahsım tarafından itina ile gerçekleştirilen ve Erol korsanın tabiriyle “şimdiye dek bu teknede atılan en terbiyeli” bir kavança ile pruvamızı Çökertme koyuna döndürdük. Yaklaşık 2 saatlik bir seyir sonrası koya yelkenle girip kalabalıktan ve rüzgardan çok hoşlanmayınca ani bir fikir birliği ile restoran iskelelerindeki guletlere adeta su fışkırtırcasına bir tramolayla tekrar ver elini Gökova güney kıyısı seklinde yola koyulduk.

Lotus vapuru o havada kıç omuzluktan gelen baba sayılabilecek dalgalar üzerinden adeta tereyağı gibi kayıp giderken vapura olan hayranlığımız ve yelken hazzımız maksimumda idi Lotusu, hakikaten cesametine rağmen Amet korsanla beraber bizim bile rahatlıkla abralayabiliyor olmamıza şaşırmadık desek yalan olur. Bu arada Erol korsanın da bizi yüreklendirmesini yadsımamız mümkün değildir.

Neyse gün batmadan yedi adaların batı girişinden girip koy beğene beğene sonunda uzun liman içerisinde şahsi koyumuza tabii ki Amet korsanın gene crockslarını kuşanarak sahile yüzüp, uygun bir ağaç beğenmesi ve koltuğumuzu yeni düğüm çalışmaları ile tamamlaması ile başarılı bir kıçtan kara olduk.

Yüzme faslı sonrası gemici fenerimizin aydınlattığı çilingir soframızda gecenin gereği olan 70 lik mesaisi İ-phone,nun sete bağlanmasıyla eski Frank Sinatra parçaları esliğinde başlamış oldu. Lakin, günün özellikle sabah oluşan yorgunluğu beni, bonfilemi bile bitiremeden yaktığımız kahvenin dahi kovalayabilmeyi başaramadığı ari sürüsüne rağmen havuzlukta sızmamı engelleyemedi.

Size biraz sevgili Ahmet korsandan bahsetmek istiyorum. Kendisi lakap zengini bir dost ve kanka bir kişi olup her ne kadar ileri teknoloji imalat isleri ile uğraşıyor olması sebebiyle tarafımdan uzun yıllar önce “Dişli Amet” seklinde lakaplanmış olsa da, elinden her türlü işin en az dişli imalatı kadar süper bir şekilde gelmekte olduğunu özellikle belirtmek isterim. Ancak bence, harika bir şekilde icra ettiği hiç bir özelliği hatta fotoğrafçılığı bile kesinlikle gurmeliğinin bir doğal sonucu olan aşçılığının önüne geçmeyi başaramamıştır.

30 Temmuz 2010 Cuma

Yalıkavak-Orak Adası

Sabah erkenden Dişli Ahmet’in yakın gelecekte yerleşmek amacıyla satın almayı tasarladığı arsayı görmeye Yahşiye gittik. Akabinde, tekneye dönüp Erol korsanı da uyandırıp hep beraber eşimin, bizim deniz sefamız süresince misafiri olacağı Hülya arkadaşımızın Yalıkavak’ın en tepesindeki evinde şahane manzaralı ve püfür püfür esen bir rüzgar eşliğinde mükellef bir kahvaltı davetine icabet ettik . Ev sahibesiyle birlikte eşim bizi marinaya getirirken yol üzerinden gerekli tüm alışverişimizi de tamamladığımızda artık geriye marina ayrılış işlemleriyle, mazot alımı kalmıştı.

12:00 gibi artık Yalıkavak’ı iskele vasatta bırakıp rüzgarsız mavi sularda motorla ilerliyor iken ne iyi oldu da geldik diye hem şükrediyor hem de yeni Lotusu tanımaya çalışıyorduk.

İlk girdiğimiz koy olan Gümüşlükte 2 saatlik bir yüzme molası süresince tekne ambarlarını doldurduğumuz mavi alümyon kutudaki likitleri mideye indirme mesaisini yarılamış sayılabilirdik.

Yüzme ve yeterli miktarda likidi tüketme molası sonrasında yine motor seyirle, Orak adası kuzeyinde masmavi renkli suyu olan, güzel bir koyda onlarca tekne arasında kendimize geceleyecek bir yer bulup kıçtan kara bağlandık.

Tabii bu manevrada sevgili Ahmet korsanın crocslarini çekip yüzerek karaya çıkıp, denizcilik dünyasına yeni kazandırdığı gemici düğümleri ! ile kolayca bağlanmamızı sağlaması sebebiyle Erol korsan tarafından ekstra unvanlarla taltif edilmiş bulunmaktadır. Neyse bağlantı sonrasında derhal mesaiye başlayarak o geceki istikakımız olan 70 lik gerektiği en iyi şekilde tüketilerek gece sonlandırıldı.

Bu arada iskelemizdeki tekne komsumuz sevgili Halil Ergür korsanın botuyla Lotusa yaptığı ziyaret pek bizleri sevindirdi. Kendisiyle tanışmış olmaktan ve sohbetinden çok mutlu olduk.

Yalıkavak Marina

Sevgili Ali Özer'in ağzından, Lotus ile yaptıkları Gökova seyahatinin yazısı...
29 Temmuz 2010 Perşembe günü 14:30’da Kavacık’dan arabayla hareketle, Eşim, ben, Erol Şar ve Ahmet Pakin (nam-ı diger “Disli Amet”) korsanlarla birlikte gece 00:30 da sevgili Merem korsanın, sağ olsun bizim icin Yalıkavak marinaya bıraktığı Lotus vapuruna ulaştık. Yoldaki gırgırlarımızı ayrı bir konuda yazmamız gerekse de gece yarısı, Erol korsanın teknede Lotus’un 1. salon 2 nolu barında bulduğu “Lagavulin” single malt whisky’nin dibine darıyı, (yaa dur yapma etme açma canım kutuyu falan dememize rağmen) saat 04:30 a kadar keyifli ve bol kahkahalı bir muhabbete ekerek saatlerimizi 07:30’a kurup yattık. Her ne kadar Çeto korsanın kitabından o kafayla birkaç sayfa okumaya niyetlendi isem de bir iki cümleyle yetinip derhal sızma moduna geçiş yapmışım.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Çatalada-Yalıkavak



Gece açık denizden geçen iri motorlu tekneler yüzünden iki kez çok ciddi olarak sallandık. Birbiri üstüne bordalamış bu tarz bağlanmalarda, yandan gelen dalgalar, eğer iyi ayarlanmadıysa direklerin ve gurcataların çarpışmasına sebep olup, ciddi yaralanmalara yolaçabiliyor, dikkatli olmak lazım...
Sabah kahvaltıyı ve deniz sefasını müteakiben Pazartesi olmasına karşın, günübirlikçi teknelerin istilasına uğramadan önce kuzeye yollanmak niyetindeyiz. Çok uzun bir yolumuz yok zaten.
Rüzgar çok hafif olarak güneyli...
Yolda aküleri şarj etmesi amacıyla, motordayız. Bir yandan da tekneyi temizliyor ve yıkıyoruz. Kaçırdığımız bir usturmaça Serdarlar tarafından zamanında görüldü ve yakalndı.
Kiremit adasına geldiğimizde artık rüzgar iyice oturdu. 15 Knotun altına hemen hiç inmiyor, ben teknenin içinde bulaşıktayım, Nalan dümende. Karşılıklı açılmış genovalarımızla, Elifim ve Lotus Ege sularında yanyana birer kuğu gibi süzülüyor... Çok güzel!
Serdar'ların uçağı erken, akşamüstü gibi en geç marinaya girip, hazırlanmaları gerek. Biz bir gece daha kalacağız, bol bol vaktimiz var.
Son bir deniz molası vermek için Yalıkavak Koyu içinde, Xuma Beach'in olduğu taraftan hakim lodos sebebiyle vazgeçtik. Koyunbaba tarafına döndük. Küçük Kiremit adası sebebiyle lodostan etkilenmeyen bu koy ve içindeki mütevazı lokanta, hem mutfağı hem de servis veren Bodrum'lu ailesiyle bizi geçtiğimiz senelerde hep kalpten etkilemiştir. Buraya tekneyle gelmek güzel bir tecrübe olacak!
Beton iskelenin olduğu koya 5 metreye funda demir. Hemen arkamızdan birçok günübirlik tekne de aynı demir yerini resmen işgal etti, Allahtan karaya çıkmadılar. Motor ve dingiyle karaya çıktığımız sahilde güzel bir deniz banyosuna ek olarak gayet leziz mezelerden oluşan tadında bir sofraya kurulduk. Yine hesaplıydı...
Zamanında kalktık rota Yalıkavak!
Bizi kısa süreliğine, Serdar'ların pontona aldılar... İki tekne uzağımızdalar. Onlar hazırlanırken biz havuza gittik. Yalıkavak Marina el değiştirmiş olmasına rağmen hala hizmet veren bu civardaki sevdiğimiz tekne mekanlarından birisi. İlk açıldığı yıllardan beri geliyoruz, sevdiğimiz dostlarımız var, hemen hemen hiç bozulmadı ancak tabi çok pahalılaştı...
Teknenin yolda depoladığım atık sintine suyunu (2 numara) atık tanka attım. Marina Mağazasında aradıklarımı (usturmaça kılıfı, pil) bulamadım, vazgeçtim...
Sıcaklar biraz hafifleyince, havuzdan tekneye geçtik. Herkes duşunu almış, medeniyete kavuşmuş olmanın getirdiği rehavete ulaşmış artık.
Akşam yemeğinde Aslı (Ökten) misaifiri ile beraber marinaya geliyor. Güzel bir akşam yemeği sofrasında beraber olduk. Özleşmişiz, uzun sohbet tekneye geçmemizle, havuzlukta devam etti.
Ertesi sabah uçağımız çok erken, taksiyi ayarladık. Sorunsuz bir yolculukla Istanbul'a döndük.
Harika bir havada ve tempoda geçen, güzel bir Yunan Adaları turuydu...

25 Temmuz 2010 Pazar

Vathi-Çatalada (Bodrum)



Motor gürültüleriyle uyandım. Yandaki komşumuz, Feeling motor çalıştırmış, diğer teknelerin zincirlerinden nasıl kurtulup, demir alacaklarını düşünüyorlar...
Bayağı karışık bir durum. Üstlerinde 4 tane zincir var-keza bizim de-.
Allahtan ilk iki tekne kendiliklerinden çıktılar zaten. Yolları uzunmuş, güneye gidiyorlar. Diğer ikisinn ilkini zincirle halatın yerini değiştirerek halletiler. Diğeri de kibarlık edip demirini aldı ve beton pontonda daha ileri bir yere geçti. Sorun çözüldü gibi... Rahatlıkla demir aldılar ve çıktılar.
Herkes demir almışken biz de çıkalım diye düşündüm. Birazdan aynı şekilde bir dolu teknenin gelip yine bizim üstümüze zincir sermeleri gayet olası! Pontonda herkes çıkınca, bizim altımızda kalan son tekne "eh bari biz de çıkalım" deyince işimiz iyice kolaylaştı! Sanıyordum, yanılmışım!!
Nalan ve Shane o kadar gürültüye kalktı zaten, hemen motor çalıştırdım. Rüzgar tamamen yön değiştirmiş açıkdenizden yani doğudan geliyor. Dolayısıyla bizi sığlığa doğru itiyor. Kavaleta sıkışınca ve ırgatın sigortası atınca bir anda kendimizi koyun en sığ yerinde oturmuş olarak bulduk. Bir şekilde kurtulduk, motorla falan ama bu sefer de rüzgar bizi en dipteki tonoz halatlarının üstüne yapıştırdı... Yapacak bişey yok! Gaz kestim. ekne durdu, başladım elle incecik tonoz halatıyla koca 15 ton tekneyi çekmeye... Her zamanki gibi elimde eldiven falan yok! Bu lanet olasıcılar zaten en ihtiyacınız olduğu anda kaybolurlar ya da unuutulurlar ya hep, bizimki de o hesap!
Neyse allahtan rüzgar fazla basmıyor tekneyi, çektim ettim bir şekilde. Sonra bir hata daha yapıp, tornistanla çıkmaktansa, tekneyi döndürmeye karar verdim. Al bir mesele daha... Zaten koyun artık en dar yerine sürüklenmişiz, tonoz halatları arasından dans ederek çıkarken, denize dimdik inen kaya duvarı neredeyse yaladık! Verilmiş sadakamız varmış...
Koydan çıkınca herkesi bir rahatlama aldı. Hemen kuzeyde Almeires adıyla bilinen koya, yüzme molası verme amaçlı demirledik. Almeires Yunanca'da badem demek, sahilde bulunan, bazen de kıçtankara koltuğun bağlandığı badem ağaçları sebebiyle bu ismin verilmiş olduğunu düşünürüm hep.
Biz ağaçtan değil ama bir kayadan koltuk aldık. Bu sırada egzosttan siyah bir duman geldiğini gördüm. Su da geliyor, demek devridaim iyi. Motoru açtım sağına soluna baktım sorun yok gibi. Devri arttırdım. Pek düzelmedi. Motoru kapatıp ve suyuna yağına baktım onlar da iyi. Erol ağabey ile telefonda görüştüm, mazot girişlerinin rokorlarını gevşetip devrini dinle dedi. Ama bizim yaşlı kızın rokorları pek tekin durmuyor, kıçtankara kuş uçmaz-kervan geçmez bir Yunan Adası'na kıçtan kara bağlıyken, sıfır rüzgarda rokorlarla oynamak pek bana göre bir iş değil. Vazgeçtim...
Küçük bir sahil var, botla gittik. Taşların üstüne yayılmış yaklaşık 20 kişilik bir grup, karadan ulaşımın olmadığı bu koya gelmişler, küçük bir çadır kent inşaa etmişler, kıyafetlerinden hepsinin dalgıç ve zıpkıncı oldukları anlaşılıyor. Leonardo DiCaprio'nun başrolünü oynadığı "The Beach" filminin seti sanki...
Kahvaltı faslını da bitirip, yola koyulacağız.
Aslında amaç daha kuzeye doğru çıkıp, Leros ve belki Lipsi yapmaktı ama bu motor işi canımı sıktı. Serdar'larla yaptığımız telefon görüşmesinden onların da tam karşımızdaki Çatal Ada'ya gelip demirlediklerini öğrenince, rotayı değiştirip Türkiye tarafına geçmeye karar verdik.
Yunusların eşlik ettiği, güzel ve kolay bir motor seyriyle görünmes sınırı geçtik. Meltemin tamamen kalmış olmasını fırsat bilerek adanın hiç tanımadığım ve girmeye fırsat bulamadığımız batı tarafı koylarında durduk.
Harika bir denize funda demir!
Ahtapotlarle beraber bir şnorkel ve su altı çekimi sonrasında demir alıp, yine motorla adanın etkileyici güney tarafından, Serdar'ların alargada olduğu taraf geçtik. Bu sırada tam önümüzde seyreden balıkçı sandalından atılmış sırtıyı çok geç farkettim, adamcağızın haklı isyanına rağmen, misinayı pervaneye doladım... Maalesef! Elimle özür diledim ama nafile. Benim bile başıma geldiyse bu?
Serdar'ları bulmamız uzun sürmedi. Üstlerine bordaladık. "Oldukça uzun zincir serdim, bu havada ikimizi de rahat rahat tutar" dedi.
Tam bu sırada, kıçtan takma motoruyla yanımızdan geçen yüzü yabancı değil bir simayı, tanımamız ve seslenmemiz üzerine, yolunu değiştirip yanaştı: Orhan Barut Hoca!
Davet ettik, kırmadı, geldi, kucaklaştık, hasret giderdik...
Adettendir, yeni kızımızı gezdirdim. Beğendi...
Perim, aşağıya doğru inecekmiş. Fenike'ye kadar gideceğim dedi. karşılıklı selametler dileklerimizle ayrıldık.
Gece buradayız, koca koyda bizden başka demirde kalan sadece 3-4 tekne var. Bir tanesi en az 100 yıllık bir masterpiece.
Her iki teknenin birleştirilen erzağı ile güzel bir yemek organizasyonu ve şarabın etkisiyle yattık uyuduk.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

Vathi



Üstümüze zincir döşeyen onca tekne varken zaten çıkamıyorduk ama Vathi'yi herkes o kadar sevdi ki olmasaydı da çıkmayı düşünmezdik.
Zaten sert esecek, Kuzeye doğru tırmanma ve Lipsi-Arkhi/Marathi adalar topluluğuna-çok sevmemize rağmen-çıkmamaya karar vermiştik. Bugün de buradayız yani...
Sabah güzel bir kahvaltıyı müteakiben, solumuzdaki tekneler birer ikişer çıktı. Onları uğurladık, iyi yolculuklar diledik.
Mendireğin ucuna demirli, komşularımız Feeling yanımıza geldi demirledi. Sabah şnorkelleri ve sualtı kamerasını alıp yüzmeye gittik ama anlayamadığım bir şekilde su oldukça bulanık. Yine de biraz balık videosu falan çektim.
Biz Canon Digital G10 ve onun orjinal housingini(sualtı kılıfını)kullanıyoruz. Güya 30 metreye kadar dayanıyormuş. Geçtiğimiz seneye kadar kullandığımız G7 ve housinginden de çok memnunduk, ancak malum "değişmeyen tek şey değişim". Hoş her "değişim", mutlaka kesin "gelişim" olarak algılanmamalı bence ama...
Sualtında video veya fotoğraf çekmek bayağı zor bir iş. Etrafta dolaşanları mı yakalayayım, yoksa kamera ekranına mı bakayım derken ikisini birden kaçırmak gayet olası. Ben genelde ne gelip giderse gitsin ekranı fazla hareket ettirmeden çekim yapanlardanım! Ama yine de öğrenecek çok şey var tabii.
Öğle sıcakları bastırınca, teknede biraz ıvır-tıvır işlerle uğraştım. Elektriklerimiz iyi durumda, yeni akülerimizden çok memnunuz. Nasılsa bir yere gtmiyoruz diye ön tarafa yeni aldığım rüzgar manikasını kurdum tekne içnde iyi hava deveranı sağlıyor, onun yanına da ön güverteye hamağı gerdim. Birçok aliplisi oldu başta Sinan!
Bir ara balık tutma işine girdik, küçük bir deniz levreği misafirimiz oldu! ))
Sinan kırmızı kova içerisine yaptığı minik bir laboratuar ortamında, bu küçük balığı uzun süre ağırladı. Sanıyorum salıverildikten sonra geriye döndüğünde, arkadaşlarına anlatacak çok şeyi olmuştur!
Akşamüstü beton ponton üstünde, küçüklüğümüze geri döndük ve köyün çocuklarının düzenlediği "balıklama atlama" şampiyonasına katıldık. Bence ben birinci olmalıydım ama hakkımı yediler ))
Akşamüstü koya 3-4 tane daha tekne geldi ve aynı bir gün önceki gibi hepsi üstümüze dem,r attılar. Dur bakalım nasıl çıkacağız buradan?
Akşam yemeği köşedeki tavernada. Sinan yan komşularımızın oğlu ve yanında getirdiği birçok oyuncak araba ile yemekten çok daha fazla ilgilendi. Bir ara iki kafadar arasında tamemen teritoryal bir mesele çıkar gibi olsa da kazasız-belasız paylaştılar oyuncaklarını. Çocuk çocukla büyür ya...

23 Temmuz 2010 Cuma

Kos-Vathi (Kalymnos)



Ertesi gün batılı-kuzeybatılı sert eseceği ihbarı var, erken avara olacağız. Ama asıl sebep liman görevlisine yakalanmamak. Aslında gayri kanuni bir iş yok, hepimizin vizesi pasaportu falan var da durup-dururken 5 günlük seyahat için transitlog parası 50-70 Euro vermek istemiyorum...
Limandan kolayca çıktık, korktuğum gibi bir demir takılması olayı falan yaşanmadı.
Mendireğin hemen kuzeyindeki plajı geçerek, Türkçe adı Kum Burnu olan (Ak. Amnoglossa) burnu ve açığındaki sığlıkları kazasız belasız geçerek Pserimos'a dümen tuttuk.
Güneşin yükselmesiyle beraber rüzgar sertleşmeye başladı. Yolumuz çok uzun değil, daha önemlisi Ömer Deniz uyuyor! Motora kuvvet geldiğimiz Pserimos ana limanı mendireğinde her zamanki gibi yer yok. Alargaya demirlemek için hazırlık yaptık ancak içerisi uçuyor... Henüz daha erken. Biraz daha yol yapalım diye karar verip, limandan çıktık.
Tam karşıdaki Plati adasının güney ucunda, günübirlik teknelerinin tercih etiiği bir koy var. Saat daha 9 bile olmadı, baktım uzaktan demirde hiçbir tekne yok, oraya yol verdim. Zaten yakın bir yer...
Nitekim tek bir gulet vardı, biz geldiğimizde. Yanına alargaya demirledik... Harika bir suya kendimizi attık. Çok güzel balıklar eşlik etti. Şnorkelle yapılan seferin ganimeti hemen beliriverdi! Dolce Gabana marka sahte pırlantalı bir kol saati...
Sabah kahvaltısını yapıp, Ömer Deniz'i de suya soktuktan hemen sonra etrafımızda beliren günübirlik tekneleri ile sarıldık. Daha da önemlisi bir tanesi, tüm uyarılarıma rağmen demirini bizimkinin üstüne attı.
Nalan dalıp durumu inceledi ve zincirin bizim demirin çok az üzerinde olduğunu söyledi. Zinciri kaldırmadan, kalomasının boşunu aldıktan sonra, demiri kumun içinde makineye tornistan vererek sürükleyebileceğimizi düşünerek işe giriştik... Nitekim becerdik. Giderken günübirlikçi kaptan, zaten 20 dk sonra çıkacağını söyledi. Be adam şunu baştan söylesene!
Plati ile Pserimos arasındaki kanaldan, sert rüzgarı kafadan alarak yükseldik. Geçen sene burada bir lambuka kaçırmıştım ama yine de oltayı atmadım...
Kanaldan çıkınca batıya rota tuttuk. Kalimnos'un yüksek dağlarının kuytusuna girene kadar kabaran denizlerden nasibinmizi aldık... Bu tekneye bir sprayhood şart!
Rota Vathi! Vathi Yunanca vadi demek. Birçok adada adı Vathi olan koy var. Biz Kalimnos'takini doğrusu çok seviyoruz. Demirleme ile ilgili sorunları olmasına, yer bulmakta bazen sıkıntı yaşanmasına, fazla öte-beri temin edilememesine rağmen küçüklüğünü, sıcaklığını ve duygusunu seviyoruz...
Daha önce de defalarca geldik ve her seferinde iyi duygularla ayrıldık.
İçeri girerken, sancaktaki küçük koylarda hiç vakit harcamadık. Koydan çıkan 3-4 tekne vardı, mendirekte yer bulabileceğimiz ümidiyle içeri gaz verdim. Manevra eden bir tekneye, benden önce yanaşması için yol verdim, kibarlığıma selamla karşılık verdi...
Vathi rüzgarı yandan alan uzunca bir rıhtımı olan bir yer. Ortası 15 metre kadar derinliği olan bir vadinin en ucu, denize açılan bir dere. Dibi iyi demir tutuyor ancak yandan gelen rüzgarda manevra etmek ve sağdaki-soldaki teknelerin zincirlerine takılmadan girmek alengirli bir iş. Bunun yerine rıhtımın kısa kenarına kıçtan kara olmak hem daha kolay hem de tüm yük rüzgarüstü koltuk halatlarında olacağı için çok güvenli. Ancak gel gör ki burası günübirlik tekneler için ayrılmış bir yer. Dolayısıyla akşaüstü falan uygun ama gün içinde gelindiğinde yer bulmak pek olası değil, hele bizim gibi sabahtan gelince daha da zor! Ancak pontonun bu en istediğimiz yerinde bir yatın bağlı olduğunu görünce oraya kıçtankara olduk... Yanımızdaki teknedekiler, kokpitten kalkıp yardım bile etmedikleri gibi garip-garip baktılar! Anlam veremedim...
Neyse onların yardımına ihtiyacımız yok. Kendi kendimize yanaştık ki iskelede beliren iki tip burasının teknelere ayrıldığını söyledi. Adamı tersledim, savuşturuudum ama bir yandan da söyledikleri doğru... Nalan ile birbirimize baktık ve "haklı olmak değil mutlu olmak" felsefesini uygulama mantığıyla, tekrar çıkıp pontonun uzun kenarına kıçtan kara olduk. Yandan gelen rüzgarla zor bir manevraydı ama uğraş-didin girdik bir şekilde.
Bizi biraz önce uyaran yerli halktan adamcağız, biraz da mahçup tavırlarla gelip "hoşgeldiniz" dedi. Onu selamladık, bizi anladı... Dost olduk.
Vathi'nin suyu hep olduğu gibi çok güzeldi. Herkes suya... Sonrasında, hemen iskeleye hakim köşedeki tavernaya yayıldık. Yanımızdaki teknedekilerle tanıştık, Norveç'ten gelen bir ekipmiş. Başlarındaki tecrübeli, diğerleri tekneciliğe aşina olmayan bir gruptan oluşuyor. Bayağı bir dolaşmışlar bu civarda, gidecekleri yerlerle ilgili fikir alışverişinde bulunduk.
Akşaüstüne doğru, bizim zincirin üstüne seren 3-4 tekne daha geldi... Lotus Vathi'de gayrımenkul oldu! Artık burada ne kadar kalacağımızı, diğerleri belirleyecek.
Ama keyfimiz yerinde. Süngercilerden alışveriş, tavernada güzel bir akşam yemeği, ufak-tefek eksikleri tamamlama, azıcık tamirat ve biraz balık tutma derken akşamı ettik. Yattık uyuduk!

22 Temmuz 2010 Perşembe

Bodrum-Kos



Sabah kalktık. Bugün sıcak olacağa benziyor.
İlk iş Levent Kaptan'la bot işini konuşmak olacak. Sağolsun, Alpar'ı arabayla yollayarak botun bize salimen ulaşmasını sağladı. Ancak bu yüzden çıkmamız akşamı buldu, malum yelkencinin kol saati yoktur!
Bu arada teknede yapılacak ufak tefek işler var, onları hallettim. Birgün önceden bağladığım redresör tüm gece zıpkın gibi çalışmış. Problem yok.
Teknenin içinde yine su var. Bir türlü nereden geldiğini bulamadık henüz! Sanıyorum tanklardan geliyor ancak 3 tane 250 tankı Mösyö Jano, sintinenin içine tıktığı için, neresinden kaçırdığını anlamak oldukça zor!
Hazır marinada olduğumuzu hesaplayarak, sintine suyunu 5 lt lik petlere doldurup marina atık su sistemine taşıdım. Pet şişe azlığı yüzünden 2-3 sefer yapmam gerekti.
Marina West Marin'den, rüzgar manikası, birkaç ufak tefek malzeme alışverişini tamamladık. Bu arada Nuray ve Shane tekne alışverişi yapıyorlar.
Ömer Deniz ve Nalan teknede...
Sonra bir ara havalanmak için havuza gittik. Burası yeni bir tesis herhalde. marinanın güzel bir yerinde, hemen fenere yakın, Kale'yi karşıdan gören manzaralı bir tesis var ama işletmesi bir garip. Neyse fazla vakit harcamadık oralarda zaten, tekneye geri döndük.
Mazot alıp, marinadan avara olduk.
İlk müsait yerde demirleyip, tüm günün ısınmışlığını Ege'nin lacivert sılarında yıkadıktan sonra, rota Kos!
Batıdan gelen taze meltemle yelkenler doldu, Kos'a neredeyse uçarak 1 saatte vardık. Her zamanki gibi Kos Marina kaput! Analimana girdik korka korka...
Gidenler bilir, sezon ortasında limanda yer bulmak bir meseledir. Fakat biz şanslıyız galiba. İçerisi çok kalabalık değil. Liman C şeklinde. Bir ponton gezi yatlarına ayrılmış, aynı Bodrum Belediye Limanı gibi, bir tanesinde küçük balıkçılar bağlı. Diğeri ise, şehir tarafından uzak, kaleye sırtını vermiş bir ponton. Bence harika. Kale duvarına yaslanmış, yüzyıllık manolya ağacının yaprakları altında bir yer bulduk, nitekim sahildeki görevli de orayı işaret ediyor. Uzun zincir döşeyip, kıçtankara olduk.
Yanımızda kaptanlı olarak charter yapan bir rus aile var, diğer tarafımızda ise devasa bir motoryat mendirek görevi görüyor, Allahtan!
Etrafı topladık, şu bu derken görevli tekrar geldi, "kağıtlar" falan bişeyer geveledi. Tesadüf tam o anda telefondaydım, kafamı salladım onaylarcasına... Adamcağız gider gitmez de tüm ekip olarak toparlanıp kendimizi şehre attık.
Haldun'dan biraz yukarda güzel bir Türk mahallesi ve "Arap Kadri" adında hoş bir lokantası olduğu haberini almıştık. Bir taksicinin yardımıyla kolaylıkla bulduk, yemek tekrar dönüş, şehirde biraz turlama sonucunda saat zaten gece 11.00'i buldu.
Kokpitte biraz yayıldıktan sonra, yattık uyuduk.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Yolculuk



Bu sene yine "leyleği havada gördük"... Şimdiden bu yaz, tekneye 4. gidişimiz. Kış sonunda yaptığımız teknik seferleri saymıyoruz, onlar "tatil" için değildi! iş seyahatiydi hepsiii... ))
Sanıyorum kış gelmeden bir bu kadar daha olur... Umarım.
Bu seferin amacı uzun zamandır Türkiye'ye gelmeyen ablam Nuray'larla beraber bir seyahat yapmak. Bodrum tarafından Yunan adalarına geçmeyi istiyoruz...
Teknenin geçtiğimiz hafta elektrik-aküler ve şarj cihazları ile yaşadığı nahoş sorunlar çözüldü. Levent Kaptan ve ekibi tekneyi bu sabah salimen, Milta Marina'ya bıraktılar... Lotus II bizi bekliyor!
Uçak erken, dolayısıyla geleneksel olanın aksine daha akşam olmadan Bodrum'a vardık. Yerleşme vs sonrasında karnımızı doyurmak için, önce Sünger Pizza! Yine yer yok, daha doğrusu çok bekelemek lazım. Biraz ilerdeki Liman Köftecisinde, içerde klimalı ortamda uygun bir masa ayarlayınca keyfimiz yerine geldi...
Maç da varmış, mecburen seyrettik!! ))
Ufak tefek bişeyler tedarik edip, tekneye yollandık. Çocukların uykusu geldi.Onlar hemen yattılar. Önce redresörün montajıyla uğraştım biraz, bir şekilde 220V gelmiyor, tesisata. Ben de direkt çektim halletim. Hemen elektrik basmaya başladı. Redresör iyi, keyfim yerine geldi güverteye çıktım tam yayılacağım! Bir şeyler ters, bu teknede ama ne? Bakınıyorum bakınıyorum, garipliğin ne olduğunu bir türlü bulamıyorum...
Sonunda çözdüm! Bot yok!!! Levent Kaptan ve ekibi botu anlaşılan, Karacasöğüt'te iskeleye bağlı unutmuşlar. Yandık, planladığımız seyahati bot ve motoru olmadan yapmamız çok zor. Neyse, du bakalım, sabah ola hayrola...

20 Temmuz 2010 Salı

Montaj

Yeni gelen akülerin boyları farklı olacağından montajları için Levent Kaptan (Baktır) ile konuştum. Hem lojistik hem işin uzaktan kumanda ile tarifini becerebilecek tek ekip onda var. Elektrikçisi Ayhan'ı zaten tanıyorum. Geçen seferden gayet güzel anlaşmış, birçok işimizi halletmişlerdi sağolsunlar. (Bkz. Önceki Bölümler-02 Temmuz 2010)Bu sefer marangozluk birşeyler de gerekebilir, bölmenin ayarlanması açısından... Önce bir fizibilite yapılmalı, eğer olmayacak gibiyse, gönlüm elvermiyor ama, Istanbul'dan bulduğum piyasaya göre oldukça ucuz aynı boyda 200A aküyü yolayacağım.
Neyse zamana karşı bir yarış, Ayhan tekneye gitti, "bu bölmenin altı boş, istersen orayı traşlar yerleştiririz" dedi. Akücü aküleri temin etti, kargo, teslimi, şu-bu derken 4 adet traksiyon aküsünü oraya yerleştirdiler.
Sonradan gidip baktığımda harika bir iş çıkartmış olduklarını gördüm, sevindim...
Redresörü Melih Ağabey, söküp Istanbul'a getirmişti. İthalatçı firma Linetech ile görüştüm, hatayı incelemek için fabrikasına gönderdiler, bize de mağduriyetimize istinaden, daha ileri model Mobitronic bir redresörü, çok az farkla maliyetine verdiler.
Bütün bu işler bittikten sonra, orjinal plana sadık kalmak amacıyla, tekneyi Bodrum'a getirmek için yine Levent Kaptan ve ekibinden yardım istedik. Onu da gayet güzel halletmişler sağolsunlar...

16 Temmuz 2010 Cuma

Akü

-Alo Mehmet?
-Evet??
-Buzdolabı çalışmıyor!!
-Nasıl çalışmaz? Daha yeni oradaydık bir sorunu yoktu...
-Valla bilmiyorum, bir sigortası falan var mı?
-Bildiğim kadarıyla yok. Panodaki düğmesi sigortası onun. Devreyi redresör üstünden alıyor, bir de rölesi var, tam kompresörün altında, bir bak bakalım...
-Ok
-Sonra beni mutlaka ara. Merak ettim...
diye başlayan, Melih Ağabey'le olan konuşmalarımız, neredeyse tüm haftasonu sürdü )))

Sonuç olarak, hem buradan Erol Ağabey'in tele konferansla katılması, hem sağolsun Karacasöğüt'lü tanıdıkların (Bayram Efe, Osman) ve onların bulduğu elektrikçi (Nurettin) sayesinde redresörün bozulduğu, aynı anda alternatörün de gümlediği, buna bağlı olarak günlerdir şarjda kalmayan tenvirat akülerinin çöp olduğunu tespit ettik...
Yapılacak iş belli! Aküleri değiştireceğiz, redresörü söküp tekrar buraya firmaya getireceğiz, bize sorunu söyleyecekler,...vs. vs. Tekne Istanbul'da olsa çok kolay da, orada o işleri kime yaptıracağız? Mesele bu!
Akülerle ilgili yazılacak çok şey var. Bu konuyla ilgili yazılmış detaylı bir dokümana http://www.gezginkorsan.org/forum/index.php/topic,840.0.html ve http://www.gezginkorsan.org/forum/index.php/topic,2086.0.html den ulaşmak mümkün.
Biz genelde bakımlı, kurşun-asit sulu ve mutlaka göstergeli akü tercih ediyoruz. Göstergesine yukardan bakılabilecek geniş, havadar bir yere konması lazım. Altlarında mutlaka asit taşmasına karşı plastik bir kap, kutu ya da hiç olmadı bir kalın naylon olmasında yarar var.
Jel aküler hem daha pahalı hem şarj ile ilgili sorunlar yaşanıyor. Sulu ve bakımlı akü olması tercihi istenirse bomi (asidite ve densite) ile ölçüm yapabilme kolaylığını sağlıyor.
İster jel ister sulu olsun akülerin ömrünü kısaltan en önemli unsur, uzun süre boş kalmaları. Paneldeki voltmetreden, ampermetreden ve DC charge göstergelerinden arada bir durumlarını gözetlemek ve kapasitede düşüklük varsa ya redresörle sahil cereyanından ya da motor ile desteklemek gerekiyor. Boş kalmış aküleri 3-5 gün o vaziyette tutmak demek, akülerin çöp olması anlamına geliyor!
Piyasada satılan akülerin büyük kısmı marş aküsü yani starter aküler. Motor çalıştırmakta kullanılan, kısa sürede büyük amperlerde akım sağlayan, devamlı kullanıma aslında pek uygun olmayan aküler. Traksiyoner aküler diye geçen grup ise daha büyük, deşarj edilmeye daha uygun olan ürünler. Aslında golf arabaları veya forkliftler gibi elektrikle yürütülen aletlerde devamlı akım vermek için planlanmışlar. Teknede buzdolabı çalıştırmak, aydınlatma ve benzeri tekne içi elektrik kullanımını için idealler. Ancak daha pahalılar ve daha önemlisi daha büyükler. Kalem pil gibi dikine yerleştiriliyorlar, dolayısıyla derinliği fazla olan bölmelere ihtiyaç duyuyorlar.
Bizim teknedeki akülerin bulunduğu bölmenin yüksekliği 30 cm kadar. Genel starter aküler için iyi ancak traksiyon grubunu kurtarmıyor. Ben de teknede olmadığım için birisini yollayıp bu işi yaptırmam lazım ama kim?

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Çökertme-Karacasöğüt



Arılar basmadan, iskeleden ayrılıp bir yerlerde hem kahvaltı hem de deniz molası için durmak istiyoruz. Çökertme'nin batı koyu bu iş için ideal. Ancak demirde birkaç tekne var... Zaten kısa kalacağız kıçtankara ile uğraşmak istemedim, güzel güzel yanaşmış teknelerin arasında alargada kalmak istemedim o yüzden tekrar dışarı çıktım...
Tam çıkarken kalan teknelerden, bir tanesinin silueti gözüme ilişti. Bu Kayıtsız III! Özkan Gülkaynak demek burada tutuyor teknesini.
Dünyayı dolaşan gezgin Türklerin hemen tamamnının Gökova'ya gelip demirlemesi, sadece bir tesadüf olamaz sanırım! Kendimize de pay çıkarttık, teknesini Karacasöğüt'te bağlamış bir tekneci olarak, bizim bu güzellikleri anlamamız için dünya seyahati yapmamıza gerek kalmadı gibilerinden )))
Çökertme'nin hemen batısında, haritalarda Kargılı koyu olarak bilinen yere geldik. (Bu civarda "Kargı" ile ilgili amma çok koy ismi olduğunu şaşırarak takip ediyoruz)
Koyun doğuusunda, kumsalın önüne yalnız başımıza demirledik. Kimseler yok! Mükellef bir kahvaltı ve Ömer Deniz'in de bizzat katıldığı deniz sefası sonrasında, Nilgün'ü yine Bodrumlu Gönüllüler yararına düzenlediği organizasyonlar depreşmiş olacak ki kumsalda çöp toplama işine giriştik. Çok da berbat değil aslında, kısa sürede halloldu. Bu iş insana kendisini çok iyi hissetmesini sağlayan bir aktivite.
Rüzgar fazla da şiddetlenmeden demir alıp, doğuya, Karacasöğüt'e rota tutuyoruz. Erafımızda birkaç yelkenli daha var. Ama anlaşılan onlar motorda. Rüzgar fena değil. Ekip de hevesli... Balon basmaya karar veriyoruz! Uzun uzun hazırlık yaptık. ne demişler "uzun hazırlık-kısa manevra; kısa hazırlık-uzun manevra" )))
gayet başarılı bastık, zıpkın gibi oldu. Motoru stop edince de keyfimiz yerine geldi. Yelkenle harika seyrediyoruz... Fotoğraflar falan, teknemiz süper!
Boş duranı kimse sevmezmiş mantığı ile, temizlemeye giriştik.
Biraz aşağıda kalınca, bir de rüzgar Gökova içlerine girdikçe zayıflayınca, motoru çalıştırdık. Longoz (bir başka Kargılı)'da yüzme ve dondurma molası. Hava sıcaklığı gittikçe kendini hissettirmeye başladı.
Fazla oyalanmadan Karacasöğüt yolları... Cep telefonum bir şekilde bloke olduğu için iskeledekileri arayamadım. Yer yok. yandaki iskeleye aborda olduk. İskele Restaurant sevimli, iskelesini de yenilemişler.
Ayhan'lar birkaç gün daha teknede kalmayı düşünüyorlar. Bizim için hiç sakıncası yok, tersine memnun oluruz. Bence bir tekne kullanıldıkça güzelleşiyor..
Akşam yarı final maçı var, Almanya-İspanya. Almanya favori ama nedense biz İspanya'yı tutuyoruz. Yine mazlumun yanında olma durumu sanırım.
Gece geç saatte gidip Orhaniye'den Mercedes'i almamız lazım ama ben çok yorgunum ve erken kalkacağız. Sağolsun, Ferhat organize etti.
Ertesi sabah bu iş bize kötü bir anı olarak kaydolacak gerçi ama malum "her seçim bir vazgeçiştir" )))