30 Ekim 2010 Cumartesi

29 Ekim Kutlamaları ve Gösteriler



Kız geldi ya artık Boğaz Seferleri ve eğlenceleri başladı. Bunların en vazgeçilmez olanı kesinlikle 29 Ekim kutlamaları. Geçen sene de ondan önceki senelerde de hep yaptık, Lotus'a doluşan farklı farklı misafirlerimizle, suyun üstünden müthiş ışık gösterisini izlemek çok zevkli oluyor.
Ancak bu seferki misafirlerimiz çok farklı ve çıkış için bir önemli nedenimiz daha var! Müyesser ve Celal Özdemir'in 50. evlilik kutlaması amacıyla denizdeyiz.
Aslı ve Raşit Özdemir'in de sene-i devriyesi ama henüz onlar "altın" yıldan birazcık uzaklar ))
Velhasıl hava soğuk falan ama, Boğaz'daki gösterinin iptal edilmediğini öğrenince doğru Lotus'a gittik. Önden giden ekip olarak motoru çalıştırdık, Webasto'yu falan açıp, tekneyi ısıttık.
Ekibin geri kalanının gelmesiyle, Bebek Taxi ile tekneye doluştuk.
Palamar çözüp, Boğaz Köprüsü altına geldiğimizde, tekneler yerlerini almıştı. Sahil Güvenlik cirit atıyor, atılan havai fişeklerden kimsenin bir zarar görmemesini sağlamaya çalışıyordu.

Hava geçtiğimiz senelere göre oldukça serin. Dümen tutanın vay haline..



Birbirimize sarılarak ısınmaya çalıştık.



...ve sonra gösteri başladı!!!

21 Ekim 2010 Perşembe

Boğaz Seferi

Lotus artık Boğaz'da, Bebek'te şimdilik alargada demirde. Kuruçeşme'de kıçtankara bir yer kolluyoruz. Kış sezonu için ayrılacak bir tanıdığımız yerini boşaltınca, 1 Kasım'da oraya geçeceğiz.
Sağolsun Bebek Taksi Grubu hizmet veriyor, Murat'ın adamları her zamanki gibi zıpkınlar... İlk bağlandığımız gece tek tonozdan halat aldık. Tüm gece üstünde dönmüş, kontrole gittiğimde, tüm halatların karman-çorman olduğunu görmüştüm. Meğer tonoz şamandırası altında fırdöndü yokmuş, önlü-arkalı bağlamak lazımmış. Ruşen Kaptan bizi yan tarafa aldı, salimen bağladı.
Teknede malum eksikler hiç bitmiyor. Tüm seyahat boyunca su yapıyordu Lotus. Sanırım bu sefer bulduk. Meğer ön ardiye içindeki pis su tankının giriş dirseğinden kaçırıyormuş. Devre dışı bıraktık. Kontrol amaçlı 2 gün sonra gittiğimde içerisinin kupkuru olduğunu gördüm. Şimdilik problemi çözdük. Pis su tankı ya değişecek, zaten orada koskoca bir krom lehunda olmasından hiç hazetmiyordum. Plastik (tercihen polietilen) bir tankla değiştireceğiz. Benzerini eski Lotus'da yapmıştık, linki Lotus Tamir Günlüğü-Kasım 2009'dan bulunabilir

Daha bir dolu ıvır-zıvır var. Perşembe Pazarı'nda, elimde liste yapılacaklar ve alınacakları tamamlamaya çalışıyorum. Nem alıcı, kakıç ucu, LED navigasyon ampulleri, bağlanmak için kalın galvaniz kilitler ve radansalar, temizlik malzemeleri, 2x4'lük kablo, kokpit dolapları için Masterlock kilit, sürtünme ve aşınmaya engel olması için yangın hortumu, vıdı-vıdı... Bir dolu malı motorsiklete yükledim tekneye geldim.

Akşam kalabalık bir davetimiz var, kutlama gibi olacak... Mümkün mertebe herkese haber verdim. Önce Eyüp Ağabey ile Erol Ağabey geldi. Biz hemen tekne içini dağıtıp, Webasto'nun elektriğini çektik. Başka bir devreden almaktansa, direkt panele çekmeyi tercih ettik. Erol ağabey sağolsun hazır girmişken iki büklüm, kıç ambarda borusunun izolasyonunu yaptı, termostatının yerini ayarladık. Salonda sabitledik.
Webasto ile ilgili dikkat edilmesi gereken şey, kesinlikle elektriğinden kapatmamak. Ayar düğmesinden off konumuna getirdikten sonra, iyice soğumasını bekleyip ondan sonra elektriği kapatmak gerekiyor.
Bu arada telefon geldi, Turhan Ağabey (Akman) Kandilli vapur iskelesindeymiş, "gelip alır mısınız?" diye sordu. Onu orada bırakacak halimiz yok ya, atlayıp gittik. Lotus'u şamandıralardan çözdük, sonra da tekrar eski yerimize yanaştık.
Teknede hala bir dolu iş var, Turhan Ağabey de girişti, ufak tefek işleri tamamlayıp, teknenin içini ve aletleri toparlayınca da millet gelmeye başladı.
Bebek'ten alacaklarımızdan sonra yine karşıya geçip, Ömer, Hakan (Zorlu) ve Taner'i yine Kandilli'den ama bu sefer daha alengirli bir manevrayla aldık.
Herkes tamam gibi diye düşünürken, telefon çaldı Hakan (Irıklı) "yetişiyorum" dedi... Onu da Beykoz'a yanaşıp alacağız... Tam Dilenci Sefası gibi oldu Lotus, her iskeleye yanaşıp birilerini alıyoruz )))
Neyse, rota Erol Ağabey'in haklı baskısıyla Kavak. Poyraz'a dönen hava sebebiyle güneye kaçan balıkçıların arasından sıyrılarak kuzeye yükseldik. Kavak'ta, iskelede üst-üste bordalamış bir dolu balıkçı kayığının en üstüne yanaştık. Sağolsunlar halatımızı aldılar.

Sahilde anlaştığımız bir lokantanın en üst katını resmen kapattık. Sohbet süperdi, servis de fena değildi ancak bu mevsimde bize bu kadar kötü balık vermeleri, Kavak'ın ününe hiç yakışmadı...



Bu sırada Ömer ile beraber aynı anda, Lotus'un kıçının açtığını farkettik. Atlayıp gittiğimizde, balıkçının bağladığı tarafın çözülmüş olduğunu gördük. "Kim olursa olsun, ne kadar güvenirsen güven, karaya çıkmadan atılan bütün bağları kontrol et de tekneden öyle çık" sözü kendini haklı çıkardı...
Lokantadan vakitlice ayrıldık. Akıntının da yardımıyla hızlı bir seyirle Bebek'e döndük. Yanaşmamız yine bir olay. Kakıçımız suya düştü. Allahtan Serdar var... Yaklaşık 100 metreden, gecenin o karanlığında kakıçın su üstünde duran minicik ucunu gördü de tekrar bulduk, evlayilekliğimizi...
Yardıma gelen Emrah Taxi ile yanaştık. Karşıya geçenlere bir de Kandilli seferi yaptı sağolsun. Harika bir Boğaz gecesi, yine ufak-tefek aksilikler ama kazasız-belasız mutlu bir şekilde bitti... Darısı nicelerine

10 Ekim 2010 Pazar

Boğaz'dan Boğaz'a...

Gece gürültüyle uyandım. Zaten 2 haftadır, başımıza gelenler yüzünden, evde bile artık tilki uykusunda uyuyorum. Bilenler bilir, uyku konusunda karanlık bir geçmişim var! Bu gibi anlarda iyice arpalıyorum...
Ama bu seferki yanlış alarm değil galiba. Don gömlek güverteye fırlayınca Ömer ve Turhan Ağabey'i, çıldırmış bir boğa gibi direğin tepesinde bir o yana bir bu yana tepinen balonla boğuşurken buldum. İndireceğiz mecbur, karanlıkta "tut orasını-çek burasını" nidalarıyla öfkeli lehundayı kutusuna koyduk, çok şükür...
Ömer tüm bunlara sebep olan, koca bir gemiyi gösterdi. İlginç! Yanında devasa ağ atmış bir de balıkçı var. Büyük geminin seyir ışıkları yanıyor ama güverte ışıkları da faal! Bunun mümkün olamayacağını-yani güverte ışıkları yanan bir geminin gece seyredemeyeceğini-ertesi gün Erol Ağabey'den öğrenecektik... Ama heyhatt!!
Neyse balonu takmadan ve yırtmadan indirdik ya, bu da bişey.
"Daha vardiya değişimine var, istersen yat uyu" denilince itirazsız kendimi kamaraya attım. Bana sanki sadece 2 dk geçmiş gibi gelmişti ki Turhan Ağabey'in sarsmasıyla uyandım...
"Arada fena yağmur bindiriyor, sıkı giyinin" dedi. Dediğini yaptık. Erol Ağabey'le güverteye çıktığımızda ara ara serpiştiren bir yağmur vardı, aman fazlası "aşık usandırır"...
Ömer bize Şarköy ve Hayırsız Ada fenerini gösterdi. İlginç, bayağı uzağız ama herhalde Lodos'tan olsa gerek gökyüzü pırıl-pırıl. 15 milden görmemiz gereken feneri neredeyse, 25 milden şıkır-şıkır görüyoruz.
Bu aslında iyi bişey mi kötü mü emin değilim. Çünkü motor yelken neredeyse 7-8 millerde gidiyoruz ama bir türlü karaya yaklaşamıyoruz! Moral bozucu yani...
Lapseki'de 40 litre takviye etmemize rağmen, mazot durumumuz kötü. Marmara Adası'nda yanaşıp mutlaka depoyu doldurmamız lazım.
Ada'ya geldiğimizde saat 06.00'dı, henüz gün ağarmamıştı. Mazot iskelesine bir şekilde yanaştık, ama pompacı etrafta yok. Eyüp Ağabey "ben pompacıyı bulurum" diyerek, köye aramaya çıktı. Ağarlaşan göz kapaklarımın baskısına artık dayanamayıp, uyumuşum.
Uyandığımda hava aydınlanmış, Eyüp Ağabey'i hala pontonda, pompacıyı beklerken buldum. Sabah kahveye gitmiş, köy halkıyla sohbet etmiş, kahvaltı etmiş, sokaklarda dolaşmış biraz ama pompacıya ulaşamamış bir türlü.
Marmara Ada'lı Hüsam'ı (Özenç)arayıp, meseleyi çözelim diye telefonu elime aldığımda pompacı da geldi.
Depoyu doldurduk, ufak tefek eksikliklerimizi tamamladık ve Ada'dan avara olduk. Boğaz'da güneyden gelen bir rüzgar, işimizi kolaylaştırıyor. Anayelken ve genova fora. Rüzgar tam istediğimiz yön ve şiddette olunca, genovayı indirip balonu bastık.
Asmalı'yı bordalayınca nispeten azaldı, güzel bir seyirle Istanbul rotasındayız artık. Önümüzde 11-12 saatlik bir açık deniz seyri var.



Durum böyle olunca sohbet koyulaştı. Eyüp Ağabey, geçmişten gelen çok ilginç ve heyecanlı, yaşantı-anı tadında, ototbiyografik bir giriş yaptı. Şahsen çok etkilendim. Ben vardiyayı bıraktığımda, öğle güneşi iyice etkisini göstermiş, sohbet de yakın zamanda Avrupa ve Dünya'yı etkisi altına alan siyasi akımların masaya yatırılmasına dönüşmüştü.
Uyandığımda, rüzgar kuzeye dönmüştü. Batı-Karayel doğrultusunda 3-4 kuuvetinde esiyordu. Buna da şükür. Anayelken artan dalgalarla iyi abrıyor ama balon veya genova zorlanıyor.
Birden bire ortaya çıkan yunuslarla, seyrimiz bir anda neşelendi. Hava zaten oldukça ısındı, keyfimiz yerine geldi. Turhan Ağabey'in devreye girmesiyle harika bir sofra yaptık!



Büyükçekmece açıklarında güneye dönen ve sertleşen havadan yararlanmak için tekrar balon bastık. 4-5 kuvvetinde hava ile kuzeye yükseliyoruz.
Boğaz'ın girişinde, önümüzden çok yakın geçen bir konteynır gemisinin dalgası tüm güvereteyi süpürdü, açık heçlerden giren su miktarı inanılmaz.
Bu kadar dalga kaldıracağına hiç birimiz ihtimal vermemiştik. Toparlayabildiğimiz kadar içerisini toplarladık, balon ıslak, sintineyi bastım, şilteler ve minderler hatta salonda masanın üstündeki haritalar bile nasıl ıslanmış anlatamam. Artık nasıl kurutacağız kış vakti emin değilim?
Boğaz'a girdiğimizde, güneş batıyordu. O şehr-i Istanbul ki, üstündeki inanılmaz güzel ışık oyunları eşliğinde ilk defa bu sulara gelen Lotus'a, sanki "hoşgeldin" der gibiydi...
Kız Kulesi, Dolmabahçe, Ortaköy , Köprü ve Akıntı Burnu derken işte Bebek!

8 Ekim 2010 Cuma

Bozcaada-Lapseki



Lotus'u Bozcaada Balıkçı Barınağı'nda bırakıp geri dönmemizin üstünden daha henüz 3 gün geçmemişti ki tekrar yola koyulmak üzere hazırlıklara başladık. Melih Ağabey veya Raşit'in gelmesini çok istiyorum ama ikisi de meşguller, bakalım.
Erol Ağabey müsait, Ömer "benim için de uygun" deyince, çekirdek kadro oluştu. Uzun bir motor seyri olacağa benziyor, işin kötüsü otopilotumuz arızalı. Dümen tutacak, teknecilikten anlayanlara ihtiyacımız var. Eyüp (Oğan) Ağabey ve Turhan (Akman) geliyoruz deyince doğrusu çok sevindim...
Tek yön seyir olacağı için, bizi oraya bırakacak birilerine ihtiyacımız var. Bu konuda Sergün sağolsun tüm imkanlarını seferber etti. Oldukça lüks bir minibüsümüz ve bizi oraya bırakıp geri dönecek bir şoförümüz var.
Yolculuk Cuma gece yarısı, saat 03.00 gibi başladı. Sohbet muhabbet şeklinde, Gelibolu'ya oradan motorlarla Çardak tarafına geçtik. Geyikli sahiline ulaştığımızda, ilk sefer 09.00 vapurunun kalkmasına daha yarım saat vardı.
Hemen sahildeki çardakta, çaylarımızı içip tavla oynadık. Kahvehane kültüründe geniş bir tecrübesi olduğu aşikar olan Eyüp Ağabey'i karşıma almamakla ne isabetli davrandığım kısa sürede ortaya çıktı... Meğer sadece tavlada değil, tüm kağıt oyunlarında tam bir "kurt" olan Eyüp Ağabey'le en kısa sürede kanlı bir partide buluşmak üzere sözleştik, koştura koştura vapura bindik.
Taze bir poyrazla Ada'ya geçtik. Birgün önce zar-zor da olsa, Babakale'yi geçip Bozcaada'ya sığınmış Erol Akyiğit ve arkadaşlarıyla buluştuk. Onlar da bizimle beraber aynı rotada yukarı devam edecekler, ancak biraz zaman kısıtlamaları var.
Bozcaada'ya yayılıp, çorba içtik, yiyecek-içecekleri temin ettik, şarap siparişlerini Çamlıbağ'dan tedarik ettik ve tekneye döndük.
Çıkmamız, öğleyi buldu.
Rota Boğaz!



İhbarlara göre, Karadeniz ve Marmara'nın doğusunda çok şiddetli fırtına var, ancak şimdilik bu civarı etkilemiyor. Marmara'yı geçmeyi planladığımız Pazar gününe kadar, şiddetini büyük oranda kaybedecek, denizi geçerken hatta hafif bir lodosla bize destek bile verebilir bakacağız.
Tam karşımızdan gelen şiddetli akıntıya rağmen, Boğaz'ı tutturduk. Bu arada Erol Ağabey'in hummalı otopilot tamir çalışması netice vermedi, dümen mecburen elde...
Ara ara eğilip dümen palamıza bakıyoruz. Boğaz trafiğini geçerken, dümensiz kalmak en istenmeyen şey. Otopilot tamirinden başarısızlıkla çıkınca teknenin orasına-burasına saldırmaya başladık. Önce sarma anayelken mekanizmasını neredeyse tamamen söktük. Ancak sorunu bir türlü tespit edemedik. Yaptığımız değişikliklerle sanki biraz daha kolay gibi ama, takıldı mı yine takılıyor...
Tekneye giren suyu boşalttık. Ancak giriş yeri hala muamma!
Anayelkendeki yırtık biraz büyümüş, tamir etmek için direğe çıkmak gerekiyor. Bir şekilde geçici de olsa hallettik, bu yolda bizi idare etsin de...
Akşam saatlerinde, Nara Burnu'nu bordalayıp, kuzeye Lapseki'ye doğru Anadolu yakasından yükseldik. Lapseki açıklarına geldiğimizde, akşam olmuştu.
Mendireğe su kesimimiz dolayısıyla giremedik, koya demirledik. Güzel bir makarna, eşliğinde şarap ve peynir ile akşam yemeğimizi yedikten sonra demir alıp Boğaz'dan çıktık. Güzel bir güneyli rüzgar var, balon bastık.
Rotamızdayız ve gayet güzel bir seyirle gidiyoruz. Yattım uyudum.

4 Ekim 2010 Pazartesi

Ayvalık-Bozcaada

Ömer'in dürtmesiyle uyandım...
-Hemen kalk, başımız dertte!
-Hayrola?
-Taramışız, şu an açık denize doğru sürükleniyoruz...
-Yok canım! Daha neler??
-Ciddiyim...

Ömer gibi birisinin bu cümleyi etmesi zaten başlı başına tedirgin edici birşey. Hemen kalktım, ama inanasım gelmiyor. Tamam çok sert rüzgar vardı, tamam nereye attığımızı görmedik, ama buralar daha önce defalarca demirlediğimiz-güya-bildiğimiz sular!
Güverteye çıktığımda, tekne rüzgara bordasını vermiş, rüzgaraltındaki Poyraz adanın batı ucuna doğru, yavaş ama kararlı bir devinimle sürükleniyordu!
Resmen taramışız... Olacak şey değil, ama oldu işte!
Hemen dümene geçtim, motoru çalıştırdık, Ömer ırgatta, diğerleri hala günün yorgunluğu sebebiyle içerde horul horullar.
Saat geceyarısı 2 gibi, saatin alarmini 4'e kurmuştuk, ama tekrar gidip demir atmak kadar saçma bişey olamaz. Çıktık bir kere gideceğiz....
Hazırlıkları yaptık, 25 üstü esen sert rüzgar var, karadan geliyor. Çapa çıkınca tüm etrafının erişte dolu olduğunu gördük. Herhalde gidip bir erişte yığınına attık demiri, gece vakti o karanlıkta nasıl göreceğiz? Verilmiş sadakamız varmış diyorum, bir yandan da kendi kendime muhakeme ediyorum.
Bu denizcilik işi en ufak bir ihmale gelmeyen, ciddi bir iş. Tüm gün boyunca çok başarılı bir şekilde inanılmaz kısa sürede, inanılmaz bir konstrüksiyonu tamamlamış olmamız bizi başarılı bir denizci yapmıyor... Ya da o konunun burada buraya demir atmakla hiçbir alakası yok! Yukardan bakan, "dur şimdi çocuklar yorgundur, onları kollamak iyi olur" falan demiyor. Eğer doğru zamanda doğru hareketi yaparsan herşey yolunda gidiyor-gün içinde olduğu gibi-ama başka şeylere, şansa, özellikle de geçmişine güvenip "ahkam kesme" pozisyonuna girince hiç affetmiyor...
Ve işin ilginci, intikam almak, hırs yapmak falan gibi insani duyguları da yok doğanın... Esiyorsa esiyor işte, mesela "Çanakkale Boğazı geçit vermedi" gibi ifadeler, ne kadar insani ama gerçekten uzak yaklaşımlar...
Çanakkale Boğaz'ında esen rüzgarın umurunda değil ki bunlar, onbinlerce yıldır esiyor. Geçersin-geçemezsin tamamen sana kalmış!
Neyse uzatmayıp, konuya dönelim...
Poyraz Adayı sancakta bordalayıp, Güneş Adası fenerlerine doğru yelken açtık. GPS'te 10 knotla gidiyoruz. Adayı geçtikten sonra yelkenleri ayarlamak için rüzgara döndüğümüz sırada, Ömer'in dehşetle büyüyen gözleriyle kendime geldim! Başüstünden bana "gördün mü?" diye bağırıyordu...
Neyi göreceğim diye geriye baktım, teknenin pupasında kalmış, sudan 1-2 metre yükselen devasa beyaz bir cisim gördüm! Ahanda bu ne?
İlk aklıma gelen mülteci kayığı oldu! O civarda bu mevsim, insan kaçakçılığı çok artmış olduğu için bir şişme bot ve içinde nice insani dramlarla karşılaşabileceğimiz endişesiyle, korka korka geri döndük. Beyaz cisme doğru kısa bir süre seyredince, denizin ortasında devasa bir gemi şamadırası olduğunu tespit ettik. Yine şanslıyız... Bu gece 2 oldu, dur bakalım işallah 3 olmaz!
Edremit Körfezi içinden gelen sert rüzgarla Müsellim Kanalı'na doğru rota tuttuk. İhbarlara göre, kanala girdikçe hava hafifleyecek. Cidden de öyle oldu...
Yelkenle seyrediyoruz, bir önceki gece sert dalgada iskele seyir fenerimizi kaybettiğimiz için, fenerlerin hepsini söndürdük, gece seyrinde ampulu gözünü alıyor insanın. Harika bir gökyüzü altında, nefis yelken yapıyoruz.
4 saate varmadan Babakale'yi bordaladık. Güneş henüz ağarıyor.



Oltaları suya atıp, yattım uyudum. Vardiya Erol Ağabey'de.
Babakale-Bozcaada arası yaklaşık 20 millik, dikine-kuzeye bir seyir. Rüzgarın sert ama poyraz olması avantajımıza, Anadolu kıyısına yakın seyredince çok kaba deniz kaldırmıyor. Motor yelken tırmanıyoruz.
Saat 10.00 gibi Bozcaada mendireğine girdik.
Net bir manevra ile kıçtankara olduk. Sabah mahmurluğunu üstünden atamamış Ada, henüz yeni yeni uyanıyor. Zaten kışın gelmiş olmasıyla da ritmi oldukça yavaşlamış, yazın hareketliliği, yerini huzurlu bir dinginliğe bırakmış.



Ada'nın bu halini hep sevmişimdir. Tekneyi toparlayıp, Çamlık'a uzadık. Amaç tartışmasız "sulu yemek"! Çorba var mı sorumuza negatif cevap veren tüm esnaf homurdanmamızdan nasibini alıyor.
Çamlık'ın altındaki lokantaya yayılıyoruz. Nefis yemekler.
Ufak tefek eksikleri tamamlayıp, otobüs bileti için Kaan'ı ofise yolluyoruz. İki vapur olduğunu, ilkinin saat 13.00'te diğerinin 18.00 de olduğunu öğreniyoruz.
İlkine yetişmemiz imkansız. Diğerinin ototbüsleri ise geceyarısı Çanakkale'den kalkıyor. Bu ertesi gün Istanbul'da olacağımız anlamına geliyor, ama yapacak bişey yok.
Kaan önden gidiyor, onu yolcu ediyoruz.
1-2 saatlik uykudan sonra tekneyi toparlamaya girişiyoruz. Uzun sürüyor, ama kılpranga oldu kızımız...
Bozcaada'da 3-4 günlüğüne bırakınca, taramasından endişe ettiğimiz için, kıç koltukları gevşetip, Lotus'u 2-3 metre kadar açığa alıyoruz. Varagele ile botu sabitliyoruz, yoksa inip-binmek mümkün değil.
18 vapuuruna neredeyse tam zamamnında atlıyoruz. Sert poyraza rağmen sıcak çay, güvertede kendimize gelmemizi sağlıyor.



Sallantılı bir minibüs yolculuğu ile Geyikli'den Çanakkale'ye sefer, terminalde sona eriyor. Otobüs biletlerimizi aldıktan sonra, ver elini kordon. Bilinen Yalova Restaurant yerine, Rıhım Lokantası'na oturuyoruz. Menü palamut, salata, meze ve rakı!
Herşey harika...
Otobüsün koltuğuna kafam değer değmez uyuyorum.
Uyandığımda Istanbul'dayız...

3 Ekim 2010 Pazar

Karaburun-Ayvalık

Yemek harikaydı. Ancak yolumuz uzun, biz masada otururken yavaş yavaş rüzgarın arttığını izliyordum göz ucuyla. Koy içinde demirdeki teknenin yalpaya düşmesi dalgaların da yavaş yavaş kabalaştığının belirtisi, gece zorlu olacağa benzer...
Kıyıboyunda kısa bir tur atıp, tesadüfen karşılaştığımız düğün eğlencesini seyrettik. Birkaç ay önce benzerini bir Yunan adasında izlemiştik. Aradaki farklar ne kadar küçük ve şekilsel, esas aynı! Her kim dediyse aynı suyun iki devletiyiz biz, doğru demiş )))
Dıştan takmayı, ayarını kaçırıp biraz bolca içine eklediğimiz yağ yüzünden biraz zor çalıştırdık. Ama iki seferde herkes teknede.
Bot başüstüne alındı, motor çalıştı, fenerler yandı, teknenin içi neta, seyre hazırız. Şehrin tam karşısındaki Büyükada'yı sancakta bıraktık. Açıktan gelen dalgalar ağır. Cumhur ile ben vardiyadayım. İyice sağlam giyindik. 30 knotlarda poyraz Çandarlı körfezinin içinden ağır denizler taşıyor. Sadece motorla bazen 3,5-4 metreye varan dalgalarla boğuşmak akıl işi değil. Yelken basıp, rotayı 25-30 derece kadar iskeleye çevirdim. Bu şekilde 1-2 saatlik seyirle Midilli'nin kuytusuna gireriz diye düşünüyoruz. Nitekim de öyle oldu. Hem daha stabil bir seyir oldu hem de çok daha hızla kuzeye doğru çıktık.
Ancak aklım fikrim palada. Denizler sağdan geliyor, o taraf da dümenin sağlam yüzeyi diye kendimi avutuyorum ama nafile! Acaba dayanacak mı? Bunu ancak zaman gösterecek...
Midilli'nin güneydoğu ucundaki fenerlere iyice yaklaşıp, denizler azaldığında vardiyayı bıraktım ve yattım. 3 saat sonra kalktığımda henüz hava ağarmamıştı. Dikili açıklarında hafif-orta deniz ve 15-20 knotlarda rüzgara rağmen kuzeye seyrimiz devam ediyordu. Aradan Güneş Adası'nın fenerlerini görünce rahatladık, seyrimiz kolaylaştı.
Gün ağarmasıyla Ayvalık Kanalı'ndan geçip, Balıkçı Barınağı'na kıçtankara olduk. Ferit ve Cumhur buradan bir otobüse binip İzmir'e geçecekler. Erol Ağabey, Ömer, Kaan ve Ben yola devam edeceğiz, diye düşünürken gelen kötü haberle tüm moralimiz dibe vurdu! Anlaşılan o ki palanın sağlam tarafı da parçalanmış, tutunduğu yerden tamamen çıkmış, 2 gece önce bağladığımız kuşaklar bir kısmını yerinde tutmuş ve dümen görevi görmüş ama bu palayla Istanbul'a kadar gitmemiz mümkün değil, o kesin!
Taş Kahve'de oturup bir durum değerlendirmesi yaptık. Şıklar belli.
a-Tekneyi burada bırakıp, tamir edildikten sonra gelip alacağız
b-Tekneyi karaya alıp biz tamir edeceğiz ya da palayı İstanbul'a kargolatıp orada tamir edeceğiz
c-Dümeni denizde söküp duruma bakacağız.

Bu işleri yapmak için en uygun yer Setur Marina. Arayıp konuştum, ofisteki çocuk ya durumu tam kavrayamadı ya da anladı ama elinden bişey gelmiyormuş gibi davrandı. Her ikisi de birbirinden kötü ama bu aşamada çocuğa sinirlenmenin bir yararı yok. Kaldı ki sadece lifte almak için istedikleri para neredeyse dümen parası kadar! Dolayısıyla ilk iki şıkkı hemen eledik.
Erol Ağabey ben dümeni denizde sökerim, merak etmeyin dedi. Ömer sökersek nasılsa tamir ederiz dedi. Kaan atladı, ben de dalarım ve güzel yemek yaparım dedi. Ekip tamam!
Ayvalık tostlarımızı bitirip, Ferit'leri yolcu ettikten sonra, palamar çözüp Setur'a yollandık. Bizi bir pontona aldılar.
Erol Ağabey kendisinin "dümen dairesi" dediği kıç boşluğa zar zor sığdı, önce otopilot bağlantılarını çıkarttı, sonra dümen düzeneğini, ama dümeni taşıyan yük asıl yedek yekenin bağlantısı olarak da kullanılan üst tarafta. Oraya bir küçük kapakla ulaşılıyor.
Dümeni suyun içinde askıya aldık. Mil üzerinde bulunan 6 metrik yive vira ettiğimiz vardavela teli civatası sayesinde harika bir düzenek kendiliğinden oluştu bile. Vardavela telinin diğer ucunu direkten gelen balançinaya bağladık, direk dibindeki vinçten Ömer bu sistemi kontrol ediyor. Asılınca, Erol Ağabey yükü taşıyan kamayı çıkarttı, dümen boşta. Ancak meret üstünde kapkalın onca mil ve metal ağırlığa rağmen yüzüyor. Üstüne çıkınca kendiliğinden düştü aşağıya!
Pontona yatırdık kuzu gibi...
Şimdi olay 3 nalla bir ata kaldı diye düşünürken, yanımızdan geçen orta yaşlı bir tekne sahibi, merakla "hayrola çocuklar, geçmiş olsun" dedi. "Ağabey dün gece seyirdeyken köpekbalıkları saldırdı, şanslıyız ki sadece dümenimizi ısırmışlar" diye atılınca herkes kahkahayı koyverdi...
Bazı insanlarla "dost" olmak ne kadar kolaydır! Yıldıray Albay'la da aynen öyle oldu. Tanışmamızın üstünden daha 15 dk geçmeden onun arabasında civarın meşhur bir yapı marketinin yolunu tutmuştuk bile.
Sarf malzeme eksiklerimizi kısa sürede tamamladık, diğer alet-edevat Lotus'ta fazlasıyla mevcut zaten...
Dümenin neredeyse tekrar inşa edilmesi, 3 saatimizi aldı. Bu sırada ponton tam bir atölyeye dönüşmüştü, jet taşıyla civata kesenler, işkencelerle kontraplak sıkanlar, matkaplar, gürültüler ve toz sebebiyle etrafımıza verdiğimiz rahatsızlık için tüm Marina sakinlerinden burada tekrar özür dileriz!
Marina yönetimi hariç, hepsi bizi anlayışla karşıladı, "sizinki acil durum çocuklar, bizim yapabileceğimiz bişey var mı?" diye soranlar bile oldu... Ayrı ayrı hepsine teşekkürler.
Dümen tamam olunca bir güzel boyadık, iş takmaya geldi. Pontonda bizi izleyen meraklı gözlere rağmen, sanki hergün dümen söküyor takıyormuşçasına kendimizden emin adımlarla, dümeni tek seferde yerine oturttuk.
İş bitti, motor çalıştırıldı, alet edavatı toplayıp, palamar çözüp çıkmamız 15 dk sürmedi. Pontondaki yeni dostlarımızın şaşkın bakışları altında, geldiğimiz gibi çıktığımız marinadan gecenin karanlığına doğru dümen tuttuk.
Tüm bu koşturmaca sırasında hepimiz çok yorulmuştuk. O kafayla, açıkdeniz bile olsa, seyre çıkmak akıl karı değil. Ayvalık Kanalı'nı geçtikten sonra Poyraz adanın kuytusunda kalan kampın önüne demirledik.
Kaan maharetini konuşturup, harika yemekler yaptı. Herkese vitamin ve ağrı kesici takviyesi.
Kafamı yastığa koymadan uyumuşum...


Tamirden önceki hali


Kontraplaklar hazırlanıyor


Sabitleme


Tesviye


...ve boya

2 Ekim 2010 Cumartesi

Marathi-Karaburun

Gecenin zifiri karanlığında, herhangi bir tonozla-halatla halvet olmadan koydan çıktık. Arkhi-Marathi arasındaki boğazdan kuzeye doğru yükseldik. Nalan'ın ilettiği raporlar bu gece rüzgarın şiddetlenmeyeceği ancak bir sonraki gece itibarıyla tüm Ege'de fırtına şiddetinde rüzgar beklendiğini söylüyor. Vaktimiz var, Samos'u sancakta bırakıp Fourni kanalından yukarı çıkacağız
Açık denize çıkınca dalgalar büyümeye başladı ancak motor zorlanmıyor, camadanlı bir anayelken ile stabil bir şekilde rotayı tuttuğumuzu görünce saat 03.00 gibi nöbeti devredip yattım.
Saat 06.00 civarında kalktığımda güneş henüz ışıklarını göstermemişti, Ikaria boğazını biraz geçmiş, açıkdenizde Çeşme'ye doğru yükseliyorduk.
Buralar balık için bereketli sular, hava karanlık olmasına rağmen, her iki oltayı da iki taraftan sallandırdım. Açık deniz için hazırlanmış ağır takımlar bunlar, zaten bu civarda ufak balık gelme olasılığı da sıfır...
Tekrar yattım uyudum...
Saat 09.00 gibi, Kaan'ın bağrışıyla yerimden fırladım. Malum ses! Ekip tecrübeli. Güverteye çıktığımda, oltada hala vızıltı var, kimse dokunmamış, motor boşta, tekne iyice yavaşlamış...
Yüzme platformuna oturup, kamışı elime aldım, kemer takıldı, hazırlıklar yapıldı, kakıç-kepçe falan hepsi hazır. Hissedebildiğim kadarıyla 10 kilo civarı bir orkinos bu! Lambukalar için hem kuzeydeyiz hem de bu hayvanın hareketleri daha hantal ve ağır. Arada yol istiyor, kaloma veriyorum.
Yaklaşık 20 dk kadar sürdü, toparlayıp, görünecek hale getirmemiz. Güzel bir orkinosumuz var. Bot bir önceki gece başüstüne alındığı için balığı yüzme platformunun basamağından alacağız. Biraz alengirli bir iş, dur bakalım! Uzun kakıç Ömer'de... Punduna getirip alıyoruz içeri.



Videosu ekte: http://vimeo.com/15766951

Çok güzel bir hayvan, ama teknede bizim pişirmemiz mümkün değil, yazık ederiz. Hemen Ahmet (Semiz) Ağabey'i aradım, durumu anlattım. Ne zaman Çeşme'de olursunuz diye sordu. Kabaca saati hesaplayıp söyledik. Sağolsun hem babası hem de uzun zamandır tanışmak istediğimiz ama bir türlü fırsatını buılamadığımız Celal Üstünbaş ile buluşmuş, bizi karşılamaya Çeşme Marina'ya gelmişler.
Yanaşırken koltuğumuzu bile aldılar, sert rüzgar ile beraber geç davranınca biraz zor oldu manevra! Rezil olduk hafiften )))Ama kibarlıklarından çaktırmadılar pek...
Neyse karşılıklı hediyeler, iltifatlar, bu güzel insanları Lotus'da ağırlamak hepimizi memnun etti. Bu Gezgin Korsan oluşumuna hayranım!



Eksiklerimizi tamamladık, su ve mazotumuzu aldık, yola devam edeceğiz.
Çeşme kanalında, karşıdan gelen rüzgarla yükseldik. Rota Karaburun. Gece olmadan akşam yemeği için uygun bir yer arıyoruz. Bu balık için en ideal yerin Karaburun'da İsmet'in Yeri olduğunu öğrendik.
Boğazın çıkışında rüzgar hemen tamamen kaldı. Hafif havada balon bastık. Karaburun'a geldiğimizde hava çoktan kararmıştı. Karanlıkta bizim tekneyi mendirekten içeri sokmaya cesaret edemedim, açıkta demirledik. Botu indirip, motorunu taktık.
Balığı alıp pazarlık için biz önden gittik. Diğerleri hemen sonrasında geldi. Güzel bir masaya birkaç parça meze ve rakı eşliğinde oturduk. Servis gayet iyi, ortam da...
Ocağın başındaki kişi-adını bir türlü öğrenemedik- masamıza kadar gelip tebrik etti. restaurantın sahibiymiş. Balığı pişirme tekniklerinden falan biraz konuştuk, harika bir ziyafet çektik.
Gece rüzgar sertleyecek ama Ayvalık'a kadar yükselmeyi düşünüyoruz. Bakalım gece nelere gebe?

1 Ekim 2010 Cuma

Gökova/Karaada-Marathi

Sabah uyandığımda gün ağarmak üzereydi. Oltaları suya atıp, dümene geçtim. Cumhur ve Ömer tüm gece vardiya tutmuşlar, "gece kuşları"... ))
Orak Adasını geçip rotayı Karaada-Poyraz limanına tuttum. Dümen tamiri için uygun bir yer...
Yöre halkının sarıyaz dediği bu mevsimler teknecilik ve yelkencilik için biçilmiş kaftan, el ayak çekiliyor, sonbaharın dinginliği ve huzuru her yanı kaplıyor. Ancak seyrimiz uzun ve yorucu olacak, Gökova'nın bu güzelliklerine fazla vakit ayırmamız maalesef mümkün değil.
Biraz yavaş bir manevrayla karaya koltuk aldık. Dalıp duruma baktım. Palanın sancak yüzünde çerçeve nispeten sağlam, diğer taraf ise neredeyse tamamen uçmuş gitmiş. Bir önceki gece yarısı marangoz Mümtaz'dan aldığımız 6 lık konrtayı şekillendirip suya batırdık. Kamyoncuların kullandığı cinsten kelepçeler ve gergilerle bir güzel sıktık! Bana göre zıpkın gibi oldu.
Bodrum'a kadar 1 saatlik yolumuz var. Bakalım ne olacak?
Bodrum'a girip, her ihtimale karşılık, Yunan Adaları için Euro alacağız, hem de birkaç eksik var onları tamamlayacağız. Erol Ağabey motorun termostatının olmadığını düşünüyor. Kaan ve Erol Ağabey'i botla karaya yolladık. Bu arada teknede biz de ufak tefek işlerle uğraştık. Ferit'i direğe çektik, radar reflektörünü çarmıka sabitledi, sağolsun...
Oltaları düzenlerken, her tatilin vazgeçilmez "kurbanını" Poseidon'a adadık... Bu seferki benim cep telefonum. Lanet şey için, satıcısı su geçirmiyor denmişti. Nerdee?? Utanmasa içinde balıklar yüzecek, akvaryuma dönüştü garibim.
Her denize düşen telefonda olduğu gibi, soğukkanlılığımızı hiç kaybetmeden, sudan çıkarttık. Kapattık. Kapandı kerata allahtan! Sonra yıkadık tatlı suyla. Contalı bir model ancak tornavida veya bozuk para ile açılıyor. Açıp içini iyice bir silkeledik. Sonra güneşe bıraktık! Bakalım kuruyacak mı? Bu aşamada yapılan en büyük yanlış telefonu tekrar açmaya çalışmak.
Kaan ve Erol zamanında şehirden döndüler bu arada, Bodrum'dan vakitlice ayrıldık.



Güzel bir rüzgarla Bodrum koyundan çıktık, Hüseyin burnuna doğru yükseldik. Lipsi veya Arkhi'ye kadar ilerlemek istiyoruz. Yolda dıştan takmanın pervane tamiri, metale yapışan epoksi çift komponenetli yapıştırıcı ile göbeği tutturduk.
Yemek ve şarap sonrasında herkes mayıştı...



Lipsi önlerine geldiğimizde harika gün batımı manzaralarına rağmen, Marathi'ye yönlenmeye karar verdik. Gece karanlıkta girişi buldurmak zor olacak ama, bakalım...
Sağolsun Ufuk Timer'in tekne için hediye ettiği kalem pille çalışan ancak çok güçlü el fenerleri sayesinde, tekneyi (tamamen işaretsiz ve fenersiz) bu adalar arasından salimen geçirip, Pandelis Taverna'nın önündeki tonozlardan tekine yanaştırdık...
Yemek harikaydı. Servis, dekorasyon ve ambiyansta. Bildiğimiz ada lokantalarından birazcık daha pahalı ama bence değer...
Harika bir gökyüzü altında 2'şer 3'er, botla tekneye döndük. İnanılmaz yıldız kayıyor, gece olmasına rağmen altımızda cam gibi bir su...
Fakat kötü haber! Palanın sol tarafına yapıştırdığımız kontra tamamen parçalanmış ve/veya uçmuş gitmiş. Kayışlardan sadece 2'si yerinde. Gece gece dalıp onları sıkıştırdım. Onların kalan gövdeyi tutacağına dair, iyi niyetli düşünmekten başka çare yok! Burada yapabileceğimiz başka hiçbir tamir söz konusu değil.
Fazla oyalanmadan gecenin karanlığına doğru yola koyulduk.

30 Eylül 2010 Perşembe

Karacasöğüt

Erol ağabey arayıp da dümen palasının bir tarafının tamamen parçalandığını söyleyince, başımdan aşağıya kaynar sular döküldü resmen!
Hasar, görmezden gelinecek ufak-tefek bişey de değil anlaşılan. Ömer ve Erol Ağabey ile uzun uzun konuştuk. O civarda bir yerde, tamir için birisine vermek istemiyoruz. Başında bizim yapacağımız bir iş de değil, tekne Istanbul'da olsa problem değil ama nasıl yapsak bir türlü bilemiyoruz. Geçici bir takım çözümlerle tekneyi Istanbul'a bir şekilde getirmek ve sonrasında tamirata burada girişmeye karar verdik. Ama nasıl uygulayacağız? Bunu zaman gösterecek...
Ömer ve Erol Ağabey'den başka, Ferit ve Cumhur da geliyor. Son dakikada Kaan'ın katılımıyla yine güzel bir ekip oluştu hemen...



Cumhur zaten Didim'de, o karayoluyla katılacak. Biz hepimiz Dalaman'a uçtuk. Arabayla Karacasöğüt'e geçmeden önce, Bozburun'dan gelen Ateş Ağabey'ler ile yolda Jandarmanın yanındaki Şelale Restaurant'da buluştuk. Cumhur da oraya geldi...
Uzun zamandır görüşmemiştik, hasret giderdik. Tamir stratejimizi Ateş Ağabey'e anlattık, pek beğenmedi haliyle...
Yemeği vakitlice bitirip tekneye geçtik. Zaten bir dolu eşya var, yiyecek-içeceklerin taşınması falan uzun sürdü. Dümenimizin kılıfı da tamirdeydi Marmaris'te, o da gelmiş. Gerçi çok uğraştırdı beni, işçiliğini de sevmedim hiç ama geldi ya!
Gece yarısı tamirat için marangoz Mümtaz'ı yatağından kaldırıp dükkanı açtırdık, sağolsun bizi kırmadı.
Bu arada Erol Ağabey deniz suyu pompasını takmış, motoru çalıştırmış. Tekneye döndüğümüzde, herşeyi yerleşmiş olarak bulduk. Dümeni orada o saatte tamir etmeyi düşünmüyorum doğrusu. Hele bir yola çıkalım. Belli ki pek hava yok, düz denizde motorla seyredeceğiz.
Yarın ola hayrola!

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Bodrum-Yediadalar/Uzun Liman

Nihal erkenden kalkıp, kimseyi rahatsız etmeden uçağa gitmiş. Ben rahatsız oldum doğrusu, onu uğurlamak isterdim, çok büyük yardımcımızdı bizim. Olmasaydı çok zorlanırdık...
Sabah sakin bir Bodrum havasına uyandık. 2 gün üst üste elektik aldıktan sonra akülerimiz artık iyi durumda. Hemen hiç eksiğimiz yok. Olan ufak tefekleri de hemen o civardan temin ettik.
Günşıray'lar ile yaptığımız konuşmadan, Baluna'nın sabah erkenden Gümüşlük'ten çıkıp, Poyraz Limanı'nda kısa bir deniz molasından sonra Gökova'da açıkdenizde seyir halinde olduklarını öğreniyoruz. Lotus (Haldun) Bodrum'da kalacak. Haldun yeni misafirleri ile Kos'a gidecek. Kadir'in işi yok. Bizimle gelme teklifini severek kabul ettik.
Serdar'lar, Gökova'dan dönüşte. Orak Adası civarında öğleyin buluşmak için sözleşmiştik. Bakalım.
Düşündüğümüzden fazla oyalandık. Çıkışımız 12'yi buldu. Rota doğu. Mahir'lere yetişmemiz olası değil, onlar dümeni Yedi Adalar'a doğru kırdılar bile ama Serdar'larla kısa da olsa görüşmek amacıyla kuzey kıyısında kalıyoruz.
Pabuç burnunu geçerken, malum sesle irkildik... ))
Bota atladım sahile oldukça yakınız, derinlik fazla değil. Bir taş balığı sanırım. Kolaylıkla bota aldım. 20 cm-neredeyse rapalanın boyu kadar- bir lagos... Be hayvan, niye atlarsın boyundan büyük yeme?
Zarar vermemek için azami gayret gösterdim. Bir de nasıl çırpınıyor yavrucak?
Neyse zarar vermeden, kurtardım oltadan. Sonra da saldım haliyle... Bu boyda Lagos ve orfozların avlanması yasak. Ama olmasaydı da bırakırdık. Bunlar taş balığı ve hepsi uzun ömürleri olan yerli balıklar, açık denizde yakalanan palamut-toriğe benzemiyorlar yani.
Yanlış bir anlaşma sonucu, biz Pabuç'tan önce durduk-demirledik, Serdar da sonrasında yerleşmiş. O bizi bekler, biz onu bekleriz durumu yani...
Yanaşmamız biraz karışık oldu. Ama becerdik bir şekilde...
Sonrasında da Elifim'e aborda olduğumuzda bir de halatı pervaneye dolayınca iyice inanasım geldi, bugün başımızda bir "şansızlık" olduğuna! Nereden bilebilirdim?
Rüzgarı kaçırmamak için, ertesi gün gayet yanık bir hava olacağı ihbarını da göz önüne alarak; Serdar, Alev ve Elif ile olan kısa sohbetimizi daha da kısa tutarak yola koyulduk.



Arkadan gelen rüzgarla 4 saatlik güzel bir seyrimiz var. Oltalar suda. Rüzgar tam iğnecikten geldiği için gönderi de bastık. Herşey yolunda, zamanında orada olacağız derken, "yine o ses"!!!
Bu kadar açık denizde geldiğine göre küçük bişey değil belli ki. Hazırlıklarımızı yaptık, kısmetimizi görecek kadar yakına sabırla çektik. Bir lambuka! Ama düşündüümden çok daha büyük, neredeyse 1,5 metre boyu var! Bota almak oldukça zor olacak...
Nitekim alamadık, neredeyse elimi uzatsam değecekmiş kadar yaklaşmışken son bir darbeyle misinayı koparttı ve kaçtı, ama balığın kendisi çok güzeldi, sırf o ana değer.
Linki ektedir: http://vimeo.com/14519899

Kaçan balık büyük olurmuş diye söylene söylene, tekrar yelken basıp, akşam saati çok uygun rüzgarla Yedi Adalara girdik. Baluna, Uzun Liman'ın hemen başında 4 gurcatalı dev bir megayatın yanında demirde.
Koy çok hoş, tekrar Gökova'da olmak çok güzel. Gayet sakin bir havada, Baluna'ya aborda olduk. Günşıray'lar biz gemeden sahilden iki tane koltuk almış, upuzun zincir döşemiş.
Balığı kaçırınca, malum, akşam yemekte yine makarna var! Ama Mahir ve Claude'un gurme kabiliyetleri sayesinde mükemmel bir yemek yedik.
Günün yorgunluğu ile yattık uyuduk

Yalıkavak-Bodrum

Sabah çok da erken kalkamadım. Zaten 2-3 gündür, bir kırgınlık var üstümde. Nalan ve Ömer Deniz de keza, çok iyi durumda değiller. Ömer de bir de kabızlık durumu var. Ne yaptıysak çözemiyoruz, bizi zorlayacak gibi gözüküyor.
Biraz da bu yüzden tekrar Yunan Adaları falan fikrinden vazgeçtik. Rotayı Bodrum'a tutacağız. Lotus (Haldun) zaten 2 gündür orada, Baluna da bizden birgün sonra çıkıp Bodrum'a ya da direkt Gökova'ya geçecek.
Sabahtan alışveriş ve tekne işleriyle uğraştık. Çamaşırlarımızı aldık. Her hazırlığımız tamam, artık yola çıkabiliriz.
Denizler dünden kalma havayla biraz kabarık ama rüzgar en azından şimdilik sert değil. Rota Çatal Ada... Öğle arasında kısa da olsa bir yüzme sefası yapmayı düşünüyoruz. Deniz sefasına makarna molasını da ekledik. Elimin pansumanı sebebiyle ben zaten denize giremiyorum.
Akşamüstü rüzgarını da alarak, Çatal Ada Bodrum arasını 1,5 saatte yaptık. Olta suda ama henüz bir tıkırtı yok!
Haldun geleceğimizi ön büroya bildirmiş. İlginç dialoglar olmuş aralarında:
-Bir arkadaşım 1 geceliğine kalmak için Milta'ya gelecek. Yeriniz var mı?
-Var efendim... tekne adı?
-Lotus.
-Eh Lotus zaten sizin tekneniz??
-Bu başka Lotus...
-Peki. Sahibi kim?
-Mehmet Erem.
-Ama nasıl olur Mehmet Bey sizin teknenin de sahibi görülüyor bizim kayıtlarda...
-Eh deli kızın çeyizi, malum... ))

Nitekim tam ilk göz ağrımız ile, kıç-kıça demirledik. Pontondan yürüyenler, iki Lotus arasından geçerken dilek tutacak haldeler!
Sesimizi duyan Haldun ve Kadir hemen tekneden çıkıp yanımıza geldiler. Küçük bir kokteyl oluşturduk hemen. Hemen akabinde çok da vakit kaybetmeden, işlere giriştik. Marinanın nimetlerinden yararlanmak isteyen bir grup, duşlara giderken, Emre ile ben girişimizi halletmek için ön büroya geçtik. Sonrasında akşam yemeği için ekibin büyük kısmı Sünger Pizzaya yerleşti, Nalan ile ben teknede kaldık. Haldun'un anne ve babası gelince onları tekneye misafir ettik, çok beğendiler.
Akşam Ömer Deniz için ilaç almak için nöbetçi eczaneyi bulmaya, manavlar mevkine kadar yürüdük. Bodrum yaz dönemiminin hareketliliğini, muhtemel ramazan sebebiyle kaybetmiş gibi.
Çok da geç olmadan tekneye geçtik, ben zaten bayağı yorgunum. yarın sabah Nihal erkenden dönüyor, ama o da yorgun anlaşılan. Keza Haldun'lar da pek "gecelere akma" modunda değiller...
Nitekim, yattık uyuduk.

24 Ağustos 2010 Salı

Gümüşlük-Yalıkavak

Hem tekneleri toparlamak, hem eksikleri tamamlamak hem de o akşam gelmesi planlanan Istanbulluoğulları ekibini karşılamak için, Gümüşlük'te durmaktansa Yalıkavak tarafına geçmeye karar verdik.
Sabah erkenden Mahir Ağabey'in sahildeki pastaneden getirdiği börek-çörek ile güzel bir kahvaltı yaptık. Çok da fazla oyalanmadan, denizin de sertleşmediği erken saatte demir alıp kuzeye yollandık.
Oldukça batılı esiyor, yolda yelkenle motora destek oluyoruz.
Hemen önümüzde iki gündür demirde duran, Fransız bandıralı Super Maramu da bizimle beraber seyirde. Yalıkavak'ta, yan yana bir yere bağlandık.
İlk iş temizlik. Kendimiz uğraşmayıp profesyonellere bırakmaya karar verdik. Tekne temizlemek, özellikle de içini temizlemek aslında önemli bir iş. Bunu çok iyi yapan firmalar olduğu gibi, tersine büyük hayal kırıklıklarına yol açabilecek olaylar da oluyor. Bizimkisi maalesef ikinci gruptaydı, kadının yaptığı-daha doğrusu yapmadığı- işe o kadar sinirlendim ki resmen kavga çıkarttım!
Sonra biz tekneye girerek bir daha temizledik.
Ancak bu arada teknenin nereden tatlı su kaçırdığını buldum. İskele deposu, giderinden-yani hidrofora olan bağlantısından-gayet güzel ses çıkartarak damlatıyor. Ancak, oraya ulaşmak çok zor. Bakalım nasıl çözeceğiz?
Öğleden sonra, işlerini bitiren Mahir Ağabey'lere misafir olarak Küçük Kremit adasına denize gittik. Oldukça kaba dalga var, bayağı sallandık.
Akşamüstü gün batımında tekrar Yalıkavak Marina. Güneşin tam battığı sırada ters taraftan doğan dolunay, inanılmaz bir manzaraydı.
Akşam yemeği Yalıkavak içinde, Gönül Abla. Yunan Adalarında bir süre kaldıktan sonra, Bodrum'a döndüğümüzde, özellikle akşam yemeklerinde hep şaşırırız bir süre. Bu sefer de aynı oldu. Yani nasıl olup da mütevazı bir sulu yemek lokantasında, tam karşı kıyıdaki alkol falan dahil, mükellef bir balık-deniz ürünleri sofrasından daha pahalı olduğunu ben bir türlü anlayamamıyorum!
Zeynep annesi ile beraber, arabayla bizi ziyarete geldi. Çok hoşumuza gitti, ancak kısa kaldılar. Herkes yattıktan sonra, Istanbulluları beklerken, teknenin öte berisiyle uğraştım, seyir günlüklerini güncelledim.
Gece 2 gibi geldiler. Geçen sefere kıyasla yerleşmemiz çok daha kolay oldu... Yattık uyuduk.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Vathi-Gümüşlük

Sabah kalktığımızda hava düşmüştü. Poseidon da zaten buna uygun bir tahminde bulunuyordu.
Bugün adalardaki son günümüz, Ömer ve Firuz'u Türkiye'ye geçireceğiz. Turhan Ağabeyler de uçaklarını ayarlamışlar, akşam Bodrum'dan uçuyorlar.
Biz Ömer'leri bırakmak amacıyla erken ayrılacağız Vathi'den, Turhan Ağabeyler Mahir Günşıray ile kalıyorlar. Hem yardım etmek amaçlı, hem de Mahir çıkışlarını ayarlamak için, tekneyle değil ama karadan Kalimnos Liman'a gitmek istiyor. Orayı görmek değişik olur diye düşünüyorlar. Onlarla "şimdilik" vedalaştık, halatlarımızı çözüp ayrıldık.
Yandan gelen güzel bir apaz rüzgar ile kısa sürede Türk tarafına geçtik, sancak gurcatadaki bayrak indi, Lotus forsuyla yer değiştirdi.
Rota Gümüşlük, koya girişte yandan gelen dalgalardan birisiyle, güvertede takılan ana yelken sarma sistemini açmak için uğraşırken elimi sıkıştırdım. Gümüşlük Sağlık Ocağı'nda üç dikiş diyeti varmış!
Halbuki kaç kez de dedik, eldivensiz hiçbir iş yapmamak lazım diye... Ama insanın basireti bağlanıyor.
Motoru braketinden indirip, alargadaki tekneden karaya çıktık. Ömer'leri geçirdikten sonra, çay bahçesine yayıldık. Ömer Deniz tekrar vatan toprağına çıkıtğını farketti mi nedir? Neşeyle koşturuyor, çay bahçesinde oturan herkesle cilveleşiyor.
Elimdeki hasarı onardıktan sonra, tekrar tekneye döndüm, birkaç meselesini halletim. Yağına suyuna baktım. Buzdolapçı ile konuştum ama bu sistemden hayır yok. Boruların değişmesi lazım. Sintine pompasını çalışır hale getirdim.
Tekrar sahile döndüm ama sıcak fena, kumsaldan denize girme olayından hemen vazgeçtik. Tekrar tekneye geldik.
Genel temizliğini yaptıktan ve denize girdikten sonra, Ömer uyudu. Mahir Günşıraylar ise tam bu sırada koya geldiler. Önceden hazır ettiğimiz "velkam kokteylleri" ile karşıladık onları. Sanki yıllardır görüşmeyen kadim dostlarmış gibi kucaklaştık...
Üstümüze demir atan bir koca katamaran sebebiyle biraz gerginlik yaşanmasına rağmen, neşemizi kaybetmedik. Balık tutma aksiyonu, bir önceki gece sofrada kalan ızgara ahtapot ve kalamar ile... Nalan güzel bir karagöz tuttu ama devamı gelmeyince, çorba malzemesini sahilden temin etme cihetine gittik.
Sofra yine kusursuzdu. Zeynep (Çatay) Yalıkavak'tan ziyaretimize geldi, tekneye ilk gelişi, çok beğendi...
Turhan Ağabey'leri ve Zeynep'i yolcu etmek için sahile çıkınca, Gümüşlük takıcılarını ziyaret ettik. Eşe dosta küçük hediyeler.
Yattık uyuduk...

22 Ağustos 2010 Pazar

Xerocampos-Vathi

Herhangi bir coğrafyada uzun süredir yelken yapılıyorsa eğer, ister istemez bazı favori yerler ve mekanlar oluşuyor, ve keza "istenmeyen" koylar ve limanlar...
Hem Xerocampos (Leros) hem Vathi (Kalymnos) kesinlikle bizim "favori" mekanlarımız.
Doğrusu bu tarz bir yerin teknedekileri ve sahiplerini nasıl ve niye etkilediğini çözebilmiş değiliz, ama belki de bunun çok da önemi yok!
Ömer ve Firuz seyehatlerini birgün daha uzatınca, Vathi ve Kalymnos güzel bir alternatif olarak karşımıza çıktı, hemen değerlendirdik.
Güzel bir Xerocampos sabahına uyanıp, herkesi bağlı bulunduğu tonozda sağ salim görünce sevindik, gece sert esmesine rağmen aksilik çıkmamış...
Mütevazi bir kahvaltı ve sonrasında direğe çıkma aksiyonunu takiben hem bir önceki gece için teşekkür etmek adına hem de ayrılmadan görüp vedalaşmak için Hayk'ı aramaya koyulduk ancak ulaşamadık...
Haldun'lar hala ciddi bir "kebap" halet-i ruhiyesi içindeler. Peşimizden geleceklerini söylediler ama ben pek inanmıyorum...
Arkadan gelen rüzgarla, güzel bir seyirle, Baluna ile beraber iki tekne güneye doğru yelken açtık.
Vathi'nin hemen kuzeyinde, Almeires diye bilinen, ıssız koylardan birisine kıçtan kara olduk. Güzel bir deniz sefası ve iri çakıllı kumsalda Ömer Deniz'in "hafriyat" tutkusunu biraz olsun giderdikten sonra, demir alıp asıl destinasyonumuza yollandık.
Vathi yine kalabalıktı. Sağımızda iri bir katamaran ile Alman bandıralı bir 45 liğin arasında demir atacak tek bir yere, kıçtankara bağlandık.
Hem sağımız hem de solumuzdaki ekiptekiler, anlamsız şekilde, yardımcı olmama hukuklarını kullanmayı tercih ettiler. Bir şekilde hallettik, sorun olmadı...
Baluna da bizim iki yanımıza, nispeten daha kolay şekilde girdi. Rahatız...
Kızlar deniz sefasına, erkekler bira keyfine daldılar.
Köyde kısa bir yürüyüşten sonra, tekneleri yukardan gören terasıyla köşedeki tavernaya kurulduk. Yoğurtlu etli "dolmades" ler ve ahtapot ızgara gayet başarılı idi...
Yattık uyuduk.

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Lipsi-Xerocampos



Rüzgar bütün gece deli gibi esti. Birkaç kez dışarı çıkıp demirleri ve halatları kontrol ettim. Kıç koltukları boşta olduğunda, teknenin kıçı yönü değişen sağanaklarla uyumlu olduğu için, demirlere de daha az yük biniyor. Pontondan 2-3 metre açıktayız, hemen hiç yaslanmıyor...
Sabah oldukça erken kalktım. Beni duyan Ömer ve Turhan Ağabeyler de kalkmışlar.
Havuzlukta oturmuş, yeni doğan güneşin limanda ışık oyunları oynadığı bir sırada, Ömer'in seslenmesiyle irkildik...
"Şu gelen Lotus değil mi?"...
Aynen de öyle. Bu tekneyi ne kadar uzaktan da olsa tanırım ama gözümden kaçmış işte. Haldun tek başına dümende, bir yandan da usturmaçaları falan ayarlıyor. Pontona atladık, yanaşmasına yardım ettik. Kadir ve Emine içerdeler, henüz uyanmamışlar.
Tüm gece yol yapıp, sert denizler geçmişler. Agathonisi civarında, anayelken yırtılmış. Artık tamir edilemeyecek kadar kötü...
Yedeğini Istanbul'dan istetmek lazım ama, artık Bodrum'u beklemesi lazım.
Bizim tekne eşrafı da kalkınca, Leros sabahında kahvaltı için favori mekanımız Bakery'ye gittik. Upuzun bir sofraya hep beraber kurulduk.
Biraz şehirde ve kilisenin etrafındaki dar sokaklarda dolaşma, fesleğen alma, tekne eksiklerini tamamlama, biraz bacak açma sonrasında hep beraber, 3 tekne Xerocampos'a yollanmak için hazırlıklara giriştik. Lotus'un ve Baluna'nın çıkışları kolay. Bizde bayağı teçhizat var.
Açılı atılmış iki demiri aynı anda toplayamayacağımız için, Ömer'i botla ağır admiraltiye gitti, onu elle boşunu alacak. Ben asıl demiri ırgatla topladıktan sonra manevra edip, onunla buluşacağım.
Kafadan bastıran ağır rüzgara rağmen demir tutuyor bizi, kıç koltukları rüzgaraltında olduğu için çözdük, kızlar boşunu alıyor, ben ırgattayım, bu sırada bir çağrış-bağrış! Pontonun ilerisinde devasa bir katamaranın sahibi, bağıra bağıra bişeyler diyor. Önce anlamadım, her ihtimale karşı, dümene geçtim. Koltukları alınca tabi tekne dönmüş, ama panik edecek bir durum yok. Adamdan da uzağız bayağı neden bağırıyor anlamadım.
Haldun'lar ve Turhan Ağabeyler pontonda, adamla bağrışıyorlar.
Ben tekrar ırgata geçtim, zinciri almaya başladım. Başarılı bir şekilde, Ömer'i de yakaladık, ikinci demiri elle aldık. Salimen çıktık limandan...
Sonradan öğrendiğimize göre, adam daha biz manevraya başlamadan, Haldun'a gidip, "tecrübeli mi bunlar? yanlış yapıyorlar galiba" gibilerinden bişey söylemiş. Haldun da "sen işine bak, merak etme" gibilerinden başından savmış... Kompleksli bir tip anlaşılan, var bir meselesi ama ben çözemedim, neden panik olduğunu da hiç birimiz anlayamadık, neyse!
Üç tekne de koyun çıkışında yelken basıp, arkadan gelen rüzgarla güneye yollandık. 17 mil gibi bir yolumuz var. Lotus yırtık yelkenine rağmen, bayağı performanslı. Resmen yarış yapıyor bizimle )) Tabii biz de altta kalmadık. Seyir bir anda küçük çaplı bir yarışa dönüştü...



Xerocampos her zamanki gibi kalabalık. Tonozların çoğu dolu. Kendimize bir yer bulduk, bağlandık. Lotus da yakınımızda, ama Baluna kendine çok da sağlam olmayan bir tonoz alınca, tedbir amaçlı demir de attı. İyi ki de atmış, akşam korkulan olmuş, tonoz halatı kopmuş ama demir tekneyi tutmuş.
Motorları koyup, sahile çıktık. Bir tavernaya yayıldık. Haldun'lar hayk ile buluşmaya gittiler, akşam yemeği için sözleştik.
Ömer ve Firuz normalde, yarın gitmeleri gerek ama baskılara dayanamayıp tatillerini birgün uzattılar. Bu harika, bu sayede bir ada daha yapabileceğiz, belki yolumuz üstünde, Vathi'ye geçeriz.
Hayk çok eski bir dostumuz. İlk Xerocampos'ta yıllar önce tanışmıştık. Burayı o kadar beğenmişti ki uzun uğraşlardan sonra yamaçta bir ev almıştı kendine. Evin bir bölümün apart otel haline dönüşürmüş. Bence çok başarılı...
Tekneye gidip akşam hazırlıklarımızı yaptık, yaklaşık 25 kişi upuzun bir sofraya kurulduk. Menüde kılıç ızgara var. Psari Taverna'nın sahibi, adından da anlaşılacağı gibi yaşlı bir balıkçı.
Hayk meze kültürüne çok hakim bir gurme olduğu için, kendi eliyle hazırladığı dolmalarla kalpleri fethetti. Uzun uzun sohbet ettik.
Ömer Deniz'in durumu sebebiyle, erken ayrıldık. Yattık uyuduk.

20 Ağustos 2010 Cuma

Arkhi-Lipsi

Sabah oldukça taze ve dingin şekilde uyandık. Yatağından kalkan denize atlıyor. Su pırıl pırıl ve sıcaklığı insanı kendine getirecek cinsten...
Ömer dalışa geçmiş bile. Hemen sabah kahvaltısı hazırlıkları yapıldı. İki tekne nevaleyi birleştirip mükellef bir sofra kurduk.
Bugünkü rotamız Lipsi analiman. Adanın doğusundan geçip, orada daha önce görmediğimiz adalarda denize girilecek yerlere bakacağız. Alternatifi iki sene önce tamamen tesadüfen bulduğumuz, Makronisi mağaraları.
Meteo akşamüstünden sonra rüzgarın bu civarda ve özellikle batıda, Ege kanalında şideetleneceği, fırtına düzeyine ulaşacağı yönünde... Haldun, halen Sığacık'ta demirde duran Lotus'a bu akşam gidecek ve onu alıp bizim tarafa yelken açacak. "Gece seyri yapacağız" dedi ama merak ediyorum. Dar Boğaz hep sert denizler yapar, öncesi ve sonrasında da bayağı bir yolu var, umarım bir terslik çıkmaz...
Demir aldık ve bağlandığımız sahilden ayrıldık. Arkadan gelen 4 kuvvetinde rüzgarla, iki tekne güneye doğru süzülüyoruz. Yelken yaparken yakınlarda tanıdık, 2-3 tekne ile beraber seyretmek, yeni edindiğimiz çok hoşumuza giden bir aksiyon... Yine öyle yaptık.



Lipsi doğusunda Aspronisi denilen adalarda günübirlikçiler var. Oldukça vahşi görünümlü demir yerleri buralar. Eskiden beri bu tip alengirli yerlere demirlemeyi sevmişimdir, ama bu sefer değil.
Adanın etrafını dönerken, sığlıklara azami dikkat ederek, hatta bir iki yerde rota değiştirip geri dönerek, yelkenle Makronisi'ye kadar geldik. Tam düşündüğüm gibi etrafta 1-2 tekne var, ama mağaranın girişi boş!
Baştan demir atıp, kotuk almaya müsait tek bir taşa kıç halatımızı bağladık. Süperrr!!!
Herkes şnorkel ve maskeleri ile dalışta, su altı mağarasını keşfe çıktı! Yaklaşık 2 metre derindeki bir kanaldan dışarısıyla irtibatı olmayan bir yere geçiliyor. Etkileyici.
Tekneye dönüşte votka-limonata akşamüstü içkimiz oldu. Sonrasında, durmadan üstüne koyan sağanakları da göz önüne alarak, zaten küçük bir liman olan Lipsi'de erken erken yer bulabilmek amaçlı demir aldık, Makronisi'den ayrıldık.
Köşeyi dönünce kafadan gelen 35 knotları bulan sağanaklar ve tekne üstünü sık sık yıkayan serpintilerle Lipsi'ye geldik. Liman içi, rüzgaraltı tarafta sadece tek bir teknelik yer var. Orayı bizden hemen sonra gelen Baluna'ya bırakıp, alternatiflere bakmak için koy içine çıktık. Onların mutlaka yanaşması lazım, su deposu neredeyse tamamen bitmiş. Biz nasılsa başımızın çaresine bakarız diye düşündük...
Beton rıhtımın rüzgarüstü tarafında demirde kimse yok. Şiddetli sağanaklara rağmen, rüzgarüstüne uzun zincir döşeyip, kıçtankara olmaya karar verdik. Dip çamur iyi demir tutuyor. Şimdilik iyi gibiyiz...
Hemen sancağımıza bir gulet geldi. Ancak sadece demirde duramıyor, koyun karşı tarafından neredeyse, 200 metreden upuzun bir koltuk aldı. Bu sırada iskele tarafımıza yanaşmaya çalışan bir motoryat bir türlü tutunamadı, sonunda pontona bordaladı. Kocaman flybridge'i yüzünden, rüzgar yüklendiğinde, araya koyduğu usturmaçalar kağıt gibi oluyor. Dur bakalım ne olacak?
Hep beraber karaya çıkıp, etrafı dolaştık. Sahil tarafta, rüzgara rağmen, bir tavernada kendimize yer bulup nasiplendik.
Bir süre sonra, Ömer Deniz'i yatırmaya giden Nalan aceleyle geldi ve teknenin yaslandığını söyledi. Ömer (Kırcal) ile koşup, duruma baktık. Sağımızda gulet kaptanı, solumuzda motoryatınki herkes ırgatın başında teyakkuz halinde. Liman içinde 40 knotları bulan bir hava var. Yüklendiğinde, tüm zincir geriliyor ve yük tamamen 25 kiloluk Delta çapaya biniyor. Eğer bir tararsa, sülük gibi pontona yapışmamız an meselesi!
Ömer ile kısa bir durum değerlendirmesi. Diğer tekne sahipleri de geldi, yardıma ihtiyacımız olup olmadığını sordular... Teşekkür edip, kibarca savuşturduk. Bu gibi durumlarda tanımadığımız-hele de yabancı-tekne sahiplerinden pek bir yardım almayı sevmem. Durumu daha da karışık bir hale getirir!
Bence yapılacak tek bişey var: Ambardaki 35 kiloluk admiralti!
Demonte vaziyette, katlanmış çapayı çıkartıp, kurduk. Yanımıza 70 metrelik bir halat alıp bir ucunu bota bağladık. Bu aşamada halatın güzel açılıp, botun zeminine serilmesi ve ağır demirin onun üstüne yerleştirilmesi önemli. Öteki türlü demiri en alttan çıkartıp atınca ciddi çapariz oluşabiliyor.
Oldukça uzun bir mesafe katedip, neredeyse koyun ortasına, ilk zincirimizle yaklaşık 30 derece açı yapacak şekilde, ağır admiraltiyi zemine yolladık. Halatı döşeyerek, tekneye geldik. Boşunu alınca teknenin kafası topladı. Sağanaklarla çok daha az yaslanmaya başladı. Geceyarısı yatarken, herkes tekneye çıktıktan sonra biraz daha boşunu alabiliriz.
Nitekim öyle yaptık. Zaten yemeğimiz bitmişti. Kıç koltuklarını da boşaltıp, teknenin kafasını rüzgara döndürmesini sağlayınca, şimdi artık ne kadar bindirse içimiz rahat!
Yattık uyuduk...

19 Ağustos 2010 Perşembe

Didim-Arkhi




Didim Marina'yı hep merak ediyorduk. Yepyeni bir işletme. Çok iyi bir servis ve bakımlı bir tesis. Şimdilik oldukça boş...
Mimarisi alışık olduğumuz marinalardan farklı. En azından uçaktan kuşbakışı görünüşü çok etkileyici. Marina Didim şehrine biraz uzak, keza Bodrum Havalimanına da, neredeyse 1,5 saat kadar yol yapmak gerekiyor, ancak bence değer...
Marina müdürü, aynı zamanda bir Gezgin Korsan olan Murat Yaprak. Hem telefonda yaptığımız görüşmelerde, hem de yoğun iş temposuna rağmen bizzat Lotus'a kadar gelerek büyük incelik sahibi bir kişiliğe sahip olduğunu gösterdi. Kendisine ve ekibine buradan bir kez daha teşekkür ediyoruz...
Lotus'ta ufak tefek eksiklikler var. Anayelken güngörmez gergisi kopmuş, makara dili parçalandığı için sürtünmeden aşınmış anlaşılan. Bir kılavuz tel bularak 16'lık halatı geçirdik, bir de yüksük ayarlayarak sürtünmenin önüne geçtik. Anayelken rollerı takılıyor. Halatı ince geliyor galiba, değiştirdik. Sistemi yağladık. Nispeten düzeldi ama asıl seyirde denemek lazım, bakacağız...
Motor yolda hararet yapmış. Yağına suyuna baktık, iyi gibi. Buzdolabı motor kompresyonu güya Bodrum'da Sergün'ün bulduğu bir usta tarafından daha dün elden geçirildi ama yine çalışmıyor...
Alışverişi tamamladık, suyumuzu, mazotumuzu aldık ama çıkışımız da saat 13.00'ı buldu. Baluna Arkhi'de demirde... Bizi bekliyor.
Haliyle rüzgar tam kafadan esiyor. Meteoya göre, bugün 4-5 esecek. Ama yarından (Cuma) itibaren sertleşecek, nitekim ilgili dostlar arayıp uyardılar. Ama bir kez Arkhi'ye geçtikten sonra diğer durakların hepsi rüzgaraltı arkadan geldikten sonra ne eserse essin...
Farmakonisi'yi iskelede bıraktıktan sonra, akşamüstü melteminin üstüne koymasına rağmen, motor devrini çok da arttırmamıza gerek kalmaksızın biraz zorlanarak ama sorun yaşamadan akşam olmadan Arkhi'ye vardık.




Baluna, adanın doğu tarafında lagoon denilen yerde, alargada demirde. Kısa bir yüzme molası için, üstüne demir atmadan bordaladık. Ultra çapa, 20 üstü esen rüzgarda iki havaleli tekneyi tutamadı. Taradık!
Ömer balık peşinde, suda olmasına rağmen, Baluna'ya bağlı koltukları çözüp ayrıldık. Civarda geceyi geçirmek için 3 alternatif var. İlki Marathi. Çok uzaktan bile birçok motoryat tarafından işgal edilmiş gibi hemen vazgeçtik. Arkhi'nin analimanı Port Augusta, muhtemel o da kalabalıktır. Buzdolabındaki birçok nevaleyi düşününce, bir limana girip tavernada yemektense, nispeten ıssız bir koyda kendi yağımızda kavrulmayı tercih ettik.
Çok da güzel oldu... Mahir Ağabey'in mangalda yaptığı sucuklar ve etler, yanında diğer mezelerle bana göre iki teknelik harika bir sofra oluşturduk.
Gece geç saate kadar devam eden, köyden gelen mzik sesini merak ederek iki otla karaya çıktık. Meğer adanın önemli bir düğünüymüş, çok eğlendik...
Tekneye döndüğümüzde, saat 4'tü ama durmadık. Yakamozun etkisiyle herkes denize atladı... Maalesef video ve fotoları çok kötü! Bu kadar para vererek alınan makineler nasıl olur da insan gözünün gördüğünü belgeleyemez? Anlayamıyorum...

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Didim


Nilgün ve Turhan Akman'a çok önceden sözümüz vardı, yeni Lotus ile bir seyir yapmıştık gerçi ama beraber Yunan Adaları fikrine hep sıcak baktılar sağolsunlar. Hep beraber arabayla Sabiha Gökçen'e yollandık...
Nihal Ankara'dan aynı saatlerde başka bir uçakla gelecek...
Zaten o taraflarda, "kara" tatilinde olan Ömer ve Firuz, son dakikada organize olup bizle beraber gelmek istediklerini söyleyince neredeyse bayram yaptık! Süper ekip...
Ama asıl zor organizasyon kısmı diğer teknelerle buluşma bölümünde. Mahir Günşıray ve sevgili Claude, Agathonisi'de bizden haber bekliyor. Arkhi-Marathi-Lipsi üçgeni içinde bir yerde buluşacağız. Haldun Cuma akşamı Sığacık'tan yola çıkacak. İki Lotus'u beraber Leros'ta Hayk'ın evinin önüne demirlemek istiyoruz bu sefer!
Keza Serdar da Elifim ile, Cuma akşamı Yalıkavak'tan çıkacak... Ama Serdar titiz adamdır, yanlarında geçerli vize ve pasaport yoksa boğazına bıçak dayasak, o tarafa geçmez. )))
Yolu kısaltmak için bizden önceki 5 gün boyunca Sergün ve ekibi Lotus'u Karacasöğüt'ten Didim'e getirdi. Başarılı bir seyir olmuş, ufak tefek aksaklıklar haricinde sorun yok.
Didim Marina'dan transfer işini Atilla Bey halledecek sağolsun. Taksi 115 TL, minibüs 165 TL. Sergünleri marinadan alan araç, havalimanına gelen Ömerlerin arabayı geri Bodrum'a bırakacak. Dolayısıyla tekrar Didim'e dönmek zorunda kalmayacaklar...
Yine karışık-kuruşuk organizasyonlar! James Bond gibiyiz ama bir misyonumuz yok... Deniz üstünde daha fazla vakit geçirmek haricinde.
Firuz ve Ömer tekneye çok hoş hediyeler getirmişler. Bir tanesi de saksıda acı biber! Ama asıl süpriz salonun köşesine konan soğan-patates kurtlanmış! İnanılmaz kötü kokuyor, zaten Nalan'ın koku hassasiyeti en üst düzeyde... )))
Didim marina'yı ilk uçaktan, tepeden gördük. Etkileyici...
Dubai'deki otellere benziyor biraz yapı olarak...
Yine teknemizdeyiz, mutlu-kutlu yattık uyuduk

3 Ağustos 2010 Salı

Dönüş

Erol korsan, salı günü Lotus'a geleceği o gece netleşen Raşit korsana yarenlik etmek amacıyla Lotus'ta kalma kararı üzerine, Ahmet korsanla ben Salı sabahı Marmaris üzerinden Milas'a hareket ettik. Bodrumdan gelen eşimin arabasına 11:00 de Milas'ın İzmir kavşağında güzel bir zamanlama ile o sıcakta hiç beklemeden binip İstanbul’a yola koyulduk.

Süper güzel bir 5 günlük Lotus "vapuru" ! tatili hepimize harika oldu. Bu vesile ile başta Sevgili Merem korsanıma, Erol üstada, ve Ahmet korsana çok teşekkürler ediyorum. Hem süper keyif aldık, hem de Ahmet Korsanla birlikte kısıtlı bilgi ve tecrübelerimizi genişletebilme imkanı bulabilmiş olmaktan dolayı son derece memnun olduk.

Bundan sonra aynı rotada (Erol üstadın da yüreklendirmesi ile) uygun bir kiralık tekneyi Ahmet korsanla birlikte beraber abralayabileceğimize bizde inanmaya başladık. Umarım tez zamanda yeni edineceğimiz tecrübelerimizi de yazabilme imkanı bulurum.

Ey Lotus, pruvan daima neta, rüzgarların da hep kolayına ola inşallah. Tez zamanda yeni keyifler yaşatman dileğiyle…

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Okluk-Karacasöğüt

02 Ağustos Pazartesi Lotustaki son günümüzdü.. Okluk koyundan 11:00 gibi avara olup, rüzgar bizi nereye götürürse oraya gitmek niyetiyle yelkenlerimizi fora ettik.

Kolayına rüzgarla Sedir adasının doğusundaki koya demirledik demirlemesine de çevredeki birçok günübirlik teknesinin cıstakları sebebiyle bir - iki Lotus çevresi yüzme ve (sevgili HakanZ korsanın tabiriyle) bir alümyon kutu likit içimi süresi sonrasında demirimizi alıp tekrar körfezin mavi sularına yelken bastık.

Yelkeni bastık basmasına da gitgide azalan rüzgar bizi tam olarak Akbük'e vardıramadıysa da karşı kıyıya yakın bir yerlere kadar getirdi. Bir tramola ile rotamızı, varış limanımız olan Karacasöğüt’e tutup ne kadar rüzgar, o kadar knot şeklinde bir aheste tavırla gezimizin son ayağının seyirine başladık. Ancak yolumuzun ortalarına doğru neredeyse tamamen duran hava sonucunda yine dizelus tanrısı yardımımıza koştu.

Koy girişinde hava tekrar esmeye başladı ise de biz motorla devam ettik. Koya girişte tam önümüzde yaklaşık 25 - 30 kadar yelken kulübü öğrencileri lazer ile eğitimde idiler.

Boş bulduğumuz bir aradan onlara çapariz vermeden rahat bir şekilde geçip iskeledeki yerimize, Ahmet korsan demirde, ben halatlarda ve Erol üstadın da kıvrak dümen manevraları ile koca Lotusu iki tekne arasındaki tek boş kalmış yere tabir-i caiz ise "zıpkın" gibi kıçtan kara yaparak bağladık.

Her ne kadar seyirimizi tamamlamış isek de Lotus keyfini o gece de vapurda kalarak devam ettirdik. Ertesi sabah bizi yarım saat mesafedeki Marmaris’e götürecek yegane minibüsün 07:30 da olduğunu öğrenip yerimizi ayırtarak son gecemizin kandilini de keyifle söndürebileceğimiz bir mekan bakınırken, çok geçmeden en güzel mekanın Lotus havuzluğu olduğu sonucuna vararak gereken nevaleleri temin edip derhal teknemize döndük ve sabah 06:30'a saatlerimizi ayarlayıp 01:30'a kadar komşu teknenin sorumlusunun da katılımıyla keyifli bir sohbetle son 70 liğimizi de neta ettik.

1 Ağustos 2010 Pazar

Yedi Adalar-Okluk

Yani ez cümle, ulu yaradanımıza hamd-ü senalar olsun ki sabah uyanınca daha az arılı olabileceğini düşünerek gittiğimiz Küfre koyunda dişli Amet korsanın hazırlamış olduğu sucuklu yumurtalı brançımsı kahvaltıda parmaklarımızı yememeği başarabildik

Amet korsanın beslenmemize olan katkılarını Lotusun etrafında atılan 9 - 10 tur yüzme marifetiyle kalori dengeleme çalışmalarımızı müteakip rotamızı kafadan gelen rüzgarı Euro Dizelius tanrısının da katkılarıyla halledip değirmen büküne vasıl olduk.

Bükteki koyların tavafı tamamlanıp birde üstüne üstlük deniz kızı heykelinin de resmi iskele bordadan 10 mt mesafeden çekilince artik sıra meşhur Okluk koyunda Deniz kızı restoranın iskelesine bağlanmaya gelmiş oldu.

Erol korsan hariç bizim ilk defa gelmiş olduğumuz Okluk koyu gerçekten muhteşemliği ile bizi çok etkiledi. İnsan mavi’ye mi yoksa yeşil’e mi baksın şaşırıyor.
Büyük Sadun üstat boşuna benimsememiş Okluk koyunu…

Bağlanmamızı müteakiben sırasıyla yüzme, tekne yıkama, yüzme, tente donatma, yüzme, likit tüketimi, yüzme likit tüketimi gibi birbirini birçok defa tekrar eden filler sonrasında kendimizi bağlı diğer 21 teknenin mürettebatı gibi abiye şortlarımızı giyere k restorandaki masamıza gitmeden evvel yan tekne komsularımızın davetiyle güzel bir Bodrum sohbeti esliğinde rutin akşamlık 70 lik mesaimizin adını bu aksam için 90 lik olarak tanımlamış olduk

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Orak Adası-Yedi Adalar

Sabah yüzme rutini sonrasındaki Ahmet korsanın hazırladığı bol kalorili kahvaltı bizi biraz sonra yapacağımız ana yelken sarma halatı değişimine hazır etti.

Ne olacak ki ya, ne kadar bir iştir diye yaptığımız yorumlar bumbayı sökme gerçeğiyle yüzleşince Erol korsan ne gerekirse yaparız dert etme gerekirse 19 metrelik direği, hatta salmayı bile söker takarız diyince tamirci ruhumuza bir nebze likit serpmiş oldu.

Neyse fazla tamir detayına girmeyeyim ama acemi bir denizci olarak şu kadarını belirtmeliyim ki 2.nci tamir saati sonunda son olarak söküp, sancak bordaya zar zor dayayıp kenara aldığımız parçanın gemici jargonunda güverte olarak tanımlandığını Erol korsandan örgenmiş olmam sebebiyle kendisine bir sefer daha teşekkürlerimi iletiyorum

Birkaç saatlik marin tamirat eğitimi sonrası hadi artik çıkıyoruz diyerek rotasız bir şekilde kolayına rüzgarla şimdiye dek benim tanıştığım en mükemmel yelken keyfine başladık. Ortalama 20 knot’lardaki lodosla sancak kontra apaz seyirle Lotus vapuru bizlere, maşallah süper bir seyir konforu yaşattı

Masmavi Gökova’nın ortalarına kadar gelince rotayı (gerisin geriye) Çökertme olarak belirleyip şahsım tarafından itina ile gerçekleştirilen ve Erol korsanın tabiriyle “şimdiye dek bu teknede atılan en terbiyeli” bir kavança ile pruvamızı Çökertme koyuna döndürdük. Yaklaşık 2 saatlik bir seyir sonrası koya yelkenle girip kalabalıktan ve rüzgardan çok hoşlanmayınca ani bir fikir birliği ile restoran iskelelerindeki guletlere adeta su fışkırtırcasına bir tramolayla tekrar ver elini Gökova güney kıyısı seklinde yola koyulduk.

Lotus vapuru o havada kıç omuzluktan gelen baba sayılabilecek dalgalar üzerinden adeta tereyağı gibi kayıp giderken vapura olan hayranlığımız ve yelken hazzımız maksimumda idi Lotusu, hakikaten cesametine rağmen Amet korsanla beraber bizim bile rahatlıkla abralayabiliyor olmamıza şaşırmadık desek yalan olur. Bu arada Erol korsanın da bizi yüreklendirmesini yadsımamız mümkün değildir.

Neyse gün batmadan yedi adaların batı girişinden girip koy beğene beğene sonunda uzun liman içerisinde şahsi koyumuza tabii ki Amet korsanın gene crockslarını kuşanarak sahile yüzüp, uygun bir ağaç beğenmesi ve koltuğumuzu yeni düğüm çalışmaları ile tamamlaması ile başarılı bir kıçtan kara olduk.

Yüzme faslı sonrası gemici fenerimizin aydınlattığı çilingir soframızda gecenin gereği olan 70 lik mesaisi İ-phone,nun sete bağlanmasıyla eski Frank Sinatra parçaları esliğinde başlamış oldu. Lakin, günün özellikle sabah oluşan yorgunluğu beni, bonfilemi bile bitiremeden yaktığımız kahvenin dahi kovalayabilmeyi başaramadığı ari sürüsüne rağmen havuzlukta sızmamı engelleyemedi.

Size biraz sevgili Ahmet korsandan bahsetmek istiyorum. Kendisi lakap zengini bir dost ve kanka bir kişi olup her ne kadar ileri teknoloji imalat isleri ile uğraşıyor olması sebebiyle tarafımdan uzun yıllar önce “Dişli Amet” seklinde lakaplanmış olsa da, elinden her türlü işin en az dişli imalatı kadar süper bir şekilde gelmekte olduğunu özellikle belirtmek isterim. Ancak bence, harika bir şekilde icra ettiği hiç bir özelliği hatta fotoğrafçılığı bile kesinlikle gurmeliğinin bir doğal sonucu olan aşçılığının önüne geçmeyi başaramamıştır.

30 Temmuz 2010 Cuma

Yalıkavak-Orak Adası

Sabah erkenden Dişli Ahmet’in yakın gelecekte yerleşmek amacıyla satın almayı tasarladığı arsayı görmeye Yahşiye gittik. Akabinde, tekneye dönüp Erol korsanı da uyandırıp hep beraber eşimin, bizim deniz sefamız süresince misafiri olacağı Hülya arkadaşımızın Yalıkavak’ın en tepesindeki evinde şahane manzaralı ve püfür püfür esen bir rüzgar eşliğinde mükellef bir kahvaltı davetine icabet ettik . Ev sahibesiyle birlikte eşim bizi marinaya getirirken yol üzerinden gerekli tüm alışverişimizi de tamamladığımızda artık geriye marina ayrılış işlemleriyle, mazot alımı kalmıştı.

12:00 gibi artık Yalıkavak’ı iskele vasatta bırakıp rüzgarsız mavi sularda motorla ilerliyor iken ne iyi oldu da geldik diye hem şükrediyor hem de yeni Lotusu tanımaya çalışıyorduk.

İlk girdiğimiz koy olan Gümüşlükte 2 saatlik bir yüzme molası süresince tekne ambarlarını doldurduğumuz mavi alümyon kutudaki likitleri mideye indirme mesaisini yarılamış sayılabilirdik.

Yüzme ve yeterli miktarda likidi tüketme molası sonrasında yine motor seyirle, Orak adası kuzeyinde masmavi renkli suyu olan, güzel bir koyda onlarca tekne arasında kendimize geceleyecek bir yer bulup kıçtan kara bağlandık.

Tabii bu manevrada sevgili Ahmet korsanın crocslarini çekip yüzerek karaya çıkıp, denizcilik dünyasına yeni kazandırdığı gemici düğümleri ! ile kolayca bağlanmamızı sağlaması sebebiyle Erol korsan tarafından ekstra unvanlarla taltif edilmiş bulunmaktadır. Neyse bağlantı sonrasında derhal mesaiye başlayarak o geceki istikakımız olan 70 lik gerektiği en iyi şekilde tüketilerek gece sonlandırıldı.

Bu arada iskelemizdeki tekne komsumuz sevgili Halil Ergür korsanın botuyla Lotusa yaptığı ziyaret pek bizleri sevindirdi. Kendisiyle tanışmış olmaktan ve sohbetinden çok mutlu olduk.

Yalıkavak Marina

Sevgili Ali Özer'in ağzından, Lotus ile yaptıkları Gökova seyahatinin yazısı...
29 Temmuz 2010 Perşembe günü 14:30’da Kavacık’dan arabayla hareketle, Eşim, ben, Erol Şar ve Ahmet Pakin (nam-ı diger “Disli Amet”) korsanlarla birlikte gece 00:30 da sevgili Merem korsanın, sağ olsun bizim icin Yalıkavak marinaya bıraktığı Lotus vapuruna ulaştık. Yoldaki gırgırlarımızı ayrı bir konuda yazmamız gerekse de gece yarısı, Erol korsanın teknede Lotus’un 1. salon 2 nolu barında bulduğu “Lagavulin” single malt whisky’nin dibine darıyı, (yaa dur yapma etme açma canım kutuyu falan dememize rağmen) saat 04:30 a kadar keyifli ve bol kahkahalı bir muhabbete ekerek saatlerimizi 07:30’a kurup yattık. Her ne kadar Çeto korsanın kitabından o kafayla birkaç sayfa okumaya niyetlendi isem de bir iki cümleyle yetinip derhal sızma moduna geçiş yapmışım.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Çatalada-Yalıkavak



Gece açık denizden geçen iri motorlu tekneler yüzünden iki kez çok ciddi olarak sallandık. Birbiri üstüne bordalamış bu tarz bağlanmalarda, yandan gelen dalgalar, eğer iyi ayarlanmadıysa direklerin ve gurcataların çarpışmasına sebep olup, ciddi yaralanmalara yolaçabiliyor, dikkatli olmak lazım...
Sabah kahvaltıyı ve deniz sefasını müteakiben Pazartesi olmasına karşın, günübirlikçi teknelerin istilasına uğramadan önce kuzeye yollanmak niyetindeyiz. Çok uzun bir yolumuz yok zaten.
Rüzgar çok hafif olarak güneyli...
Yolda aküleri şarj etmesi amacıyla, motordayız. Bir yandan da tekneyi temizliyor ve yıkıyoruz. Kaçırdığımız bir usturmaça Serdarlar tarafından zamanında görüldü ve yakalndı.
Kiremit adasına geldiğimizde artık rüzgar iyice oturdu. 15 Knotun altına hemen hiç inmiyor, ben teknenin içinde bulaşıktayım, Nalan dümende. Karşılıklı açılmış genovalarımızla, Elifim ve Lotus Ege sularında yanyana birer kuğu gibi süzülüyor... Çok güzel!
Serdar'ların uçağı erken, akşamüstü gibi en geç marinaya girip, hazırlanmaları gerek. Biz bir gece daha kalacağız, bol bol vaktimiz var.
Son bir deniz molası vermek için Yalıkavak Koyu içinde, Xuma Beach'in olduğu taraftan hakim lodos sebebiyle vazgeçtik. Koyunbaba tarafına döndük. Küçük Kiremit adası sebebiyle lodostan etkilenmeyen bu koy ve içindeki mütevazı lokanta, hem mutfağı hem de servis veren Bodrum'lu ailesiyle bizi geçtiğimiz senelerde hep kalpten etkilemiştir. Buraya tekneyle gelmek güzel bir tecrübe olacak!
Beton iskelenin olduğu koya 5 metreye funda demir. Hemen arkamızdan birçok günübirlik tekne de aynı demir yerini resmen işgal etti, Allahtan karaya çıkmadılar. Motor ve dingiyle karaya çıktığımız sahilde güzel bir deniz banyosuna ek olarak gayet leziz mezelerden oluşan tadında bir sofraya kurulduk. Yine hesaplıydı...
Zamanında kalktık rota Yalıkavak!
Bizi kısa süreliğine, Serdar'ların pontona aldılar... İki tekne uzağımızdalar. Onlar hazırlanırken biz havuza gittik. Yalıkavak Marina el değiştirmiş olmasına rağmen hala hizmet veren bu civardaki sevdiğimiz tekne mekanlarından birisi. İlk açıldığı yıllardan beri geliyoruz, sevdiğimiz dostlarımız var, hemen hemen hiç bozulmadı ancak tabi çok pahalılaştı...
Teknenin yolda depoladığım atık sintine suyunu (2 numara) atık tanka attım. Marina Mağazasında aradıklarımı (usturmaça kılıfı, pil) bulamadım, vazgeçtim...
Sıcaklar biraz hafifleyince, havuzdan tekneye geçtik. Herkes duşunu almış, medeniyete kavuşmuş olmanın getirdiği rehavete ulaşmış artık.
Akşam yemeğinde Aslı (Ökten) misaifiri ile beraber marinaya geliyor. Güzel bir akşam yemeği sofrasında beraber olduk. Özleşmişiz, uzun sohbet tekneye geçmemizle, havuzlukta devam etti.
Ertesi sabah uçağımız çok erken, taksiyi ayarladık. Sorunsuz bir yolculukla Istanbul'a döndük.
Harika bir havada ve tempoda geçen, güzel bir Yunan Adaları turuydu...

25 Temmuz 2010 Pazar

Vathi-Çatalada (Bodrum)



Motor gürültüleriyle uyandım. Yandaki komşumuz, Feeling motor çalıştırmış, diğer teknelerin zincirlerinden nasıl kurtulup, demir alacaklarını düşünüyorlar...
Bayağı karışık bir durum. Üstlerinde 4 tane zincir var-keza bizim de-.
Allahtan ilk iki tekne kendiliklerinden çıktılar zaten. Yolları uzunmuş, güneye gidiyorlar. Diğer ikisinn ilkini zincirle halatın yerini değiştirerek halletiler. Diğeri de kibarlık edip demirini aldı ve beton pontonda daha ileri bir yere geçti. Sorun çözüldü gibi... Rahatlıkla demir aldılar ve çıktılar.
Herkes demir almışken biz de çıkalım diye düşündüm. Birazdan aynı şekilde bir dolu teknenin gelip yine bizim üstümüze zincir sermeleri gayet olası! Pontonda herkes çıkınca, bizim altımızda kalan son tekne "eh bari biz de çıkalım" deyince işimiz iyice kolaylaştı! Sanıyordum, yanılmışım!!
Nalan ve Shane o kadar gürültüye kalktı zaten, hemen motor çalıştırdım. Rüzgar tamamen yön değiştirmiş açıkdenizden yani doğudan geliyor. Dolayısıyla bizi sığlığa doğru itiyor. Kavaleta sıkışınca ve ırgatın sigortası atınca bir anda kendimizi koyun en sığ yerinde oturmuş olarak bulduk. Bir şekilde kurtulduk, motorla falan ama bu sefer de rüzgar bizi en dipteki tonoz halatlarının üstüne yapıştırdı... Yapacak bişey yok! Gaz kestim. ekne durdu, başladım elle incecik tonoz halatıyla koca 15 ton tekneyi çekmeye... Her zamanki gibi elimde eldiven falan yok! Bu lanet olasıcılar zaten en ihtiyacınız olduğu anda kaybolurlar ya da unuutulurlar ya hep, bizimki de o hesap!
Neyse allahtan rüzgar fazla basmıyor tekneyi, çektim ettim bir şekilde. Sonra bir hata daha yapıp, tornistanla çıkmaktansa, tekneyi döndürmeye karar verdim. Al bir mesele daha... Zaten koyun artık en dar yerine sürüklenmişiz, tonoz halatları arasından dans ederek çıkarken, denize dimdik inen kaya duvarı neredeyse yaladık! Verilmiş sadakamız varmış...
Koydan çıkınca herkesi bir rahatlama aldı. Hemen kuzeyde Almeires adıyla bilinen koya, yüzme molası verme amaçlı demirledik. Almeires Yunanca'da badem demek, sahilde bulunan, bazen de kıçtankara koltuğun bağlandığı badem ağaçları sebebiyle bu ismin verilmiş olduğunu düşünürüm hep.
Biz ağaçtan değil ama bir kayadan koltuk aldık. Bu sırada egzosttan siyah bir duman geldiğini gördüm. Su da geliyor, demek devridaim iyi. Motoru açtım sağına soluna baktım sorun yok gibi. Devri arttırdım. Pek düzelmedi. Motoru kapatıp ve suyuna yağına baktım onlar da iyi. Erol ağabey ile telefonda görüştüm, mazot girişlerinin rokorlarını gevşetip devrini dinle dedi. Ama bizim yaşlı kızın rokorları pek tekin durmuyor, kıçtankara kuş uçmaz-kervan geçmez bir Yunan Adası'na kıçtan kara bağlıyken, sıfır rüzgarda rokorlarla oynamak pek bana göre bir iş değil. Vazgeçtim...
Küçük bir sahil var, botla gittik. Taşların üstüne yayılmış yaklaşık 20 kişilik bir grup, karadan ulaşımın olmadığı bu koya gelmişler, küçük bir çadır kent inşaa etmişler, kıyafetlerinden hepsinin dalgıç ve zıpkıncı oldukları anlaşılıyor. Leonardo DiCaprio'nun başrolünü oynadığı "The Beach" filminin seti sanki...
Kahvaltı faslını da bitirip, yola koyulacağız.
Aslında amaç daha kuzeye doğru çıkıp, Leros ve belki Lipsi yapmaktı ama bu motor işi canımı sıktı. Serdar'larla yaptığımız telefon görüşmesinden onların da tam karşımızdaki Çatal Ada'ya gelip demirlediklerini öğrenince, rotayı değiştirip Türkiye tarafına geçmeye karar verdik.
Yunusların eşlik ettiği, güzel ve kolay bir motor seyriyle görünmes sınırı geçtik. Meltemin tamamen kalmış olmasını fırsat bilerek adanın hiç tanımadığım ve girmeye fırsat bulamadığımız batı tarafı koylarında durduk.
Harika bir denize funda demir!
Ahtapotlarle beraber bir şnorkel ve su altı çekimi sonrasında demir alıp, yine motorla adanın etkileyici güney tarafından, Serdar'ların alargada olduğu taraf geçtik. Bu sırada tam önümüzde seyreden balıkçı sandalından atılmış sırtıyı çok geç farkettim, adamcağızın haklı isyanına rağmen, misinayı pervaneye doladım... Maalesef! Elimle özür diledim ama nafile. Benim bile başıma geldiyse bu?
Serdar'ları bulmamız uzun sürmedi. Üstlerine bordaladık. "Oldukça uzun zincir serdim, bu havada ikimizi de rahat rahat tutar" dedi.
Tam bu sırada, kıçtan takma motoruyla yanımızdan geçen yüzü yabancı değil bir simayı, tanımamız ve seslenmemiz üzerine, yolunu değiştirip yanaştı: Orhan Barut Hoca!
Davet ettik, kırmadı, geldi, kucaklaştık, hasret giderdik...
Adettendir, yeni kızımızı gezdirdim. Beğendi...
Perim, aşağıya doğru inecekmiş. Fenike'ye kadar gideceğim dedi. karşılıklı selametler dileklerimizle ayrıldık.
Gece buradayız, koca koyda bizden başka demirde kalan sadece 3-4 tekne var. Bir tanesi en az 100 yıllık bir masterpiece.
Her iki teknenin birleştirilen erzağı ile güzel bir yemek organizasyonu ve şarabın etkisiyle yattık uyuduk.