9 Ekim 2009 Cuma
Alaçatı
-Evet Kaan, buyur...
-Abi acayip trafik var. 2,5 saattir Bayrampaşa'dan köprüye gelemedim.
-Eh Cuma günü, normal. Var daha vaktimiz... Bekliyoruz biz.
-Yok yok böyle olmayacak. Siz çıkın bana doğru gelin isterseniz.
-Neredesin?
-Levent.
-Yahu Levent'ten Etiler ne yazar? Sap ara sokaklardan falan gel.
-Takıldım kaldım...
Hikayenin devamı şöyle:
Uçağın kalkmasına 2,5 saat kala Etiler'den çıktık...
1 saatte Levent'e geri gidemeyince, eve dönüp motorları almaya karar verdik...
Ancak bulunduğumuz ara sokaktan kurtulmamız mümkün değil. Ne ileri ne geri...
Son dakikada bulduğumuz park yerine arabayı koyduk, koşarak taksi...
Hiçbiri haliyle durmuyor, Kaan cüssesini de kullanarak bir tanesini resmen zorla ele geçirdi...
Elimizde sırtçantaları ıvır-zıvır koşturarak motorlara Etiler'e geri geldik...
Bu proje sebebiyle neredeyse 1 saatten fazla zamanda Etiler-Levent-Etiler yapmış olduk...
Acı ama gerçek! Uçağın kalkmasına artık sadece 1 saat var...
Ama süprizler bitmiyor...
Benim motorda benzin yok...
En yakın benzin istasyonu yine Levent'te...
... ve yolda kalmak hiç de istemiyoruz...
Sonuç:
Benim hayatımda gördüğüm en berbat Istanbul trafiğinde, neredeyse 40 dakikada, benzin de alaraktan Sabiha Gökçen Havalimanına yetiştik...
ve inanılmaz ama uçağa bindik...
En arkada oturduğumuz koltukta ellerimin titremesinin tamamen bitmesi için bir büyü rakı içmem gerektiğini maalesef hostese anlatamadım... ))
Bütün bu motor seyahati boyunca arkamda oturan Kaan, sanıyorum uzunca bir süre motorsiklete binmez...
Uçaktan inince arabasıyla bizi İzmir Havalimanından karşılamaya gelen Nurettin İşletici Ağabey'i üçümüz de neredeyse 40 yıllık dostmuşuz gibi kucakladık, sarmaş dolaş olduk.
Ancak hikayeyi anlatınca hak verdi...
Alengirli başlayan bu tarz seyahatlerim hep olmuştur...
Seyahatin geri kalan kısmının gerçek bir tatil gibi geçmesi için, bu duygudan mümkün olduğunca hızlı kurtulmanın gerekliliğine hep inanmışımdır.
Bu yüzden, Güzelbahçe civarındaki balıkçılardan birisine giderek, harika bir balık-rakı organizasyonu yaptık. Nurettin Ağabey'e ve eski dostu Gürkan Kardeş'e buradan teşekkürler.
Alışverişi de tamamladıktan sonra, tekneye gittik yattık uyuduk.
8 Ekim 2009 Perşembe
Ara verdik...
Lotus ile neredeyse, Eylül'den beri beraber değiliz. Bu kadar uzun ara daha önce hiç olmamıştı. Bunda tatil programlarının azlığı kadar üst üste gelen tamir ve bakımlar dolayısıyla ortaya çıkan aksaklıklar da etkili oldu. Yaz başından beri planladığımız Göcek seyahtimizi, armada çıkan son dakika aksaklığı ve zaruri tamiri sebebiyle, sağolsun İyibudarlar'ın teknesi Elifim (eski adıyla Elif) ile yaptık. Aslında çok da rahat ettik.
Bu aynı boyda aynı firmada yapılmış teknelerin nasıl olup da dizayn olarak birbirlerinden bu kadar farklı olabildiğini galiba hiç anlayamayacağım...
Neyse Marmaris-Göcek seyahatimiz gayet başarılı geçti...
Lotus bunun akabinde, Marmaris Netsel'den Bodrum'a geldi. Oradan alan Melih Ağabey ve Mustafa Çam anladığım kadarıyla harika bir lodos rüzgarını arkalarına alarak Alaçatı'ya kadar çıkarttılar.
Bizim plan da şimdi Alaçatı'dan alıp, Çanakkale tarafına bir yere çıkartmak. Ekip sağlam bakalım, ne süprizler bekliyor bizi )))
4 Ekim 2009 Pazar
Bodrum Alinda
Sabah saat 07.00 gibi uyandık, hava yine çok güzeldi, güneş yeni doğuyordu. Önce kahvaltıyı da burada yapalım diye düşündük ama sonra rüzgarı kaçırmamak için vazgeçerek bir başka koya gitmek üzere yola koyulduk, motorla koydan çıktıktan sonra dalgalı ve rüzgarlı bir denizle karşılaştık. Rüzgar düne göre daha şiddetli, deniz ise bayağı dalgalıydı. Bu kez sadece Cenovayı açtık, ana yelkeni böyle bir rüzgar ve dalgada açmaya cesaret edemedik, direği kırabileceğimizi düşündük. Çok kısa bir süre ayı bacağı denedik ama riski görünce vazgeçtik.
İkinci günkü seyrimiz daha zor, ama çok da zevkliydi. Artık sadece rüzgarı değil, dalgaları da kolluyorduk ve rotamızı ona göre ayarlıyorduk. Yer yer dalga boyu 3-4 metrelere varabiliyordu. Ama hızımız da zaman zaman 8-9 nm. yi bulabiliyordu, üstelik sadece Cenovayla. Sabah kahvaltımızı yapmak ve biraz da gezmek, görmek için Leros adasının kuzeyinde Partheni koyunda limana girdik. Burası koy girişinde birçok balık çiftliğinin olduğu ve içeride bir çekek yeri ve büyük gemilerin de yanaşabildiği bir limanı olan küçük bir yerleşim merkeziydi. Bir tonoza bağlanarak sabah kahvaltımızı yaptık ve çok sevimli bir yer olmadığı için daha sonra hemen çıktık ve yola devam ettik. Öğleyin yemek molası için Patmos adasının güney-batısında yer alan geniş bir koya girdik de ama rüzgar bizi o kadar şiddetli savuruyordu ki ancak makarnamızı yedik ve hızla o koydan uzaklaştık. Oysa orada denize de girmeyi planlamış ve hayal etmiştik.
İkinci gecemizi İkaria adasında Kirykos limanında geçirmeyi planlamıştık ve öngörümüze göre oraya varışımız çok geç olmayacaktı, saat 19.00 gibi orada olmayı planlıyorduk. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı ve saat 19.00 da ancak boğazdan geçip Foumi adası limanına varabilmiştik. Yine zik zaklar çizerek, tramolalar atarak seyretmiştik. Malum hem dalga hem rüzgar yolu biraz zorlaştırdı. Limana girdiğimizde önce tekneyi kıçtan kara bağlamak için bir yer baktık, daha çok balıkçı tekneleri vardı. Ancak tüm yerlerin balıkçı teknelerine ait olduğu konusunda uyarılınca, Alman bayraklı bir katamaranın yanına gittik ve ona demirlediği yerin bize de uygun olup olmadığını sorduk ve tam yanına 4 metreye demirleyecekken limandan bizi çağırdılar ve evraklarımız olup olmadığını sordular, biz de olmadığını ama kısa süre kalıp yolumuza saat 04.00 gibi devam edeceğimizi söyledik. Görevli olduğunu söyleyen bir şahıs bu şekilde nasıl buraya geldiğimizi ve asla duramayacağımızı söyleyerek bizi yolumuza devam etmek konusunda zorladı. Ben de bunun üzerine Melih’e yürü yavrum gidiyoruz, ilk hedef Alaçatı Marina dedim. Alman yatçıdan aldığımız hava durumu tahmini yarın rüzgarın hafif şiddette olacağı ve kuzeye döneceğiydi. Zorlu bir gece bizi bekliyordu, hazır güneyden esen bir rüzgar varken yelkenle yola devam edebilirdik. Saat 19.30 gibi hava kararırdı ve biz Fournoi (Foumi) den ayrıldık, yine cenova ile ve dalgalarla yol alıyorduk. Hava parçalı bulutluydu ve dolunay vardı. Ay ara sıra bulutlar arasından yüzünü gösterdiğinde etrafımız bayağı aydınlanıyordu, bunun dışında ise zifiri bir karanlık vardı, kendi ışıklarımız dışında bir ışık yoktu. Rotamızı yaptığım hesaplara göre 335 derece kuzey-doğuya hedeflemiştik. Daha sonra Melih Mehmet Erem’le yaptığı görüşme ile bunu doğruladı biraz daha kuzeye kayarak 350-360 a kadar çıktık. Dalgalar gittikçe irileşmişti, rüzgar da artık biraz daha serin esiyordu. Dalga ile aynı zamanda rüzgarı hesaplamak ve yelkeni doldurmak gittikçe zor olmaya başlamıştı. Saat 24.00 de yekeyi Melih’e devredip, ben uyumaya gittim. Melih tek başına battaniyeye sarınarak 01.45 e kadar devam etti, sonra ben uyandım ve tekrar yekeye geçtim, bu kez Melih dinlenmeye çekildi. Ortalama hızımız 6-6,5 nmildi. Saat 03.00 gibi çok uzaklarda Alaçatı’nın rüzgar santrallarının ışıklarını gördük. Ve 03.45 gibi sahile daha yaklaşınca tramola atarak kayan rotamızdan şimdi hafif kuzey batıya 2-3 mil seyrettik ve Alaçatı limanı koyunun girişine geldik. Orada Melih’i uyandırdım ve cenovayı topladık, motorla seyretmeye başladık. Çok sığ olduğu için bir gözümüz derinlik ölçerde, rüzgar altında seyrediyorduk. Derinlik kimi yerlerde 3 metre olabiliyordu. Korkarak ve koyu tam ortalayarak marina ağzına kadar ilerledik, Melih bu arada marinayı telefon ile arayarak bizi karşılamalarını istedi. Ve saat 04.00 gibi marinada çekek yerinin önüne (Marinada o saatte boş yer yoktu) rüzgar altında biraz acemice ve bottaki arkadaşın yardımlarıyla tekneyi bağladık. Tahmin ediyorum ki, çocuk bizim gibi acemiliği her hallerinden belli iki kişinin gecenin bu saatinde, böyle bir havada nasıl geldiğimize çok şaşırdı. Ertesi sabah tekneyi marinaya çeker ve yanaştırırken de aynı şaşkınlığı bir kez daha yaşadığına adım gibi eminim.
Açık denizde canavarız, ama demirlerken ve bağlanırken tam bir acemi olduğumuz ve daha çok deneyim edinmemiz gerektiği kesin. Onu da öğreneceğiz….
Etrafı temizledikten sonra, geride arızalı bir otomatik pilot bırakarak tekneyi terk ettik.
3 Ekim 2009 Cumartesi
Alinda-Alaçatı
Teknik aksaklıklardan ve gecikmeden dolayı özür dileriz!
izlemek için buraya tıklayın: http://www.vimeo.com/8051851
Gerçekten üç günde yaşantıma üç yıl eklendi diyebilirim. Nasıl mı? Anlatmaya başlayalım;
Melih’le (Ömür) ilk kez konuyu konuşmamız Eylül ayının başına rastlıyordu. Melih bana Ekim'de Mehmet Erem’in teknesi LOTUS’u Bodrum Marina'dan alıp Çeşme’ye getirip getiremeyeceğimizi sordu. Kadere bak ki aynı tarihlerde arkadaşımın ortağı olduğu Papa Joe adındaki lüks yelkenlisi ile, eğer müşterisi olmazsa o hafta sonu üç aile (1-4 Ekim) yine Bodrum’dan 4 günlük bir kaçamak yapacaktık. Ancak tekneye son 4 günde müşteri çıkınca ve teknenin günlüğü 3500 bin Euroya kiralık olunca, para bir kez daha bizi satın aldı ve program yattı. Böyle olunca zaten randevu vermediğim bu 4 gün bir anda boşa düştü. Melih’e uçak biletlerini Perşembe gününe almasını ve Bodrum’a gidebileceğimizi söyledim. Ama itiraf etmeliyim ki, önce Melih ve benim dışında birisinin daha teknede olacağını düşünmüştüm.
Geçen sene yine aynı tarihlerde Levent ve Sami ile (lise sınıf arkadaşım Levent Şensezgin) “CORE” adındaki teknelerini Çeşme’den alıp 4 kişi İstanbul Kalamış Marinaya getirmiştik. Gerçi rüzgar yoktu ve çok sakin bir havada yelken açamadan sürekli motorla yol alarak seyretmiştik, ama yine çok güzel bir duyguydu denizde olmak ve gece seyri.
1 Ekim Perşembe saat 15.00 de uçakla Bodrum’a indik ve 16.30 gibi de LOTUS’un güvertesindeydik. Niyetimiz o gece Galatasaray ve Fenerbahçe’nin UEFA kupası maçlarını izlemek ve suyumuzu doldurup sabah 06.00 gibi yakıt ikmalimizi yapıp yola çıkmaktı, ancak o gece Marina yetkililerinden aldığımız sürpriz bir haberle hareketimizin 09.30 dan önce olamayacağını, çünkü yakıt ikmalinin ancak saat 09.00 dan itibaren mümkün olduğunu öğrendik. Suyumuzu gece doldurduk (Melih sancak tarafımızdaki teknenin hortumunu,iskele tarafımızdaki teknenin musluk bağlantı adaptörünü alarak karşımızdaki teknenin bağlı olduğu musluktan doldurdu) alış-verişimizi yaptık, ama yakıt için sabahı bekledik.
Bu arada zaten hafta içinde takip ettiğimiz gibi, marinadan aldığımız son hava raporunda da iki gün boyunca rüzgarın güney-güneybatı yönünden orta şiddette eseceği, dalga yüksekliğinin maksimum 2-4 metre olabileceği bilgisini aldık. Yani her şey böyle bir yolculuk ve yelken için müthiş uygun görünüyordu.
Sabah 10.00 gibi motorinimizi aldık ve motor – yelken seyriyle yola çıktık. Akyarlar ve Turgutreis’i de geçtikten sonra rüzgar kendini hissettirmeye başladı. Rota kuzeybatı yönünde devam ettik ve yola çıktıktan yaklaşık bir saat sonra cenovaya ilave ana yelkeni de açtık ve güneybatıdan esen apaz rüzgarla yelkenimizi doldurarak motorsuz saatte 4-4,5 nm ile yol almaya başladık. Ancak tam bu sırada maalesef GPS’ imizin pili bitti (Tedbirsizlik) ve Melih in kolundaki saatte var olan GPS ile yolumuzu tayin ettik(Teknolojik arkadaşım benim). Hızımızı LOTUS’un hız ölçeri ile tam ölçemiyorduk, çünkü sürat arttıkça alet daha fazla saçmalamaya başlıyor ve 4 nm ile giderken 6 nm., 6 nm ile giderken de 8 nm. gösteriyordu, muhtemelen teknenin altında ki hız pervanesinde bir kirlenme vardı veya ters akıntı etkiliydi.
Melih ile kaptanlığı çok güzel paylaştık, o diplomalı kaptan, ben ise alaylı yardımcısı. Böylece ikinci uzun tekne yolculuğumda miçoluktan 2. kaptanlığa terfi etmiştim. Ama itiraf etmeliyim ki, dümen çoğu kez bendeydi. Bu arada yekeli bir tekne ile dümenli bir tekne arasında idare açısından bayağı bir fark olduğunu anladım. Geçen sene gittiğimiz “CORE” dümenliydi ve otomatik pilot vardı ve iş çok kolaydı. Ama “LOTUS” da yeke bayağı zor kumanda edilebiliyor. Yekenin otomatik pilot teşkilatı ise çok hassas olamıyor. Bu nedenle yeke başında olmak hem çok zevkli, hem de bayağı yorucuydu.
İlk gün yelken açtığımız saat 11.00 den itibaren koy giriş çıkışları hariç hemen her yerde yolumuza yelken ile devam ettik. Birinci gün deniz oldukça sakin ve dalgasızdı, rüzgarda ana yelkeni de açtık ve yine güneybatı yan rüzgarıyla hafif yatmış vaziyette ortalama 6-8 nm. ile çok güzel bir yolculuk yaptık. Arada burnumuzu rüzgara kaptırdığımız da oluyordu, ama sonunda ince çizgide ve dikkatli gitmeyi de öğrendik. İki kez tramola atarak yolumuzu biraz uzattık ama zevkimize zevk kattık diyebilirim, bu konuda Melih’i biraz zorladığımı söyleyebilirim.
Melih hedef adamı, hedefi koyuyor ve oraya gitmek için plan yapıyor, rüzgarı ikinci plana atıyor (GİDECEĞİ LİMANI BİLMEYEN GEMİYE HİÇBİR RÜZGARDAN HAYIR GELMEZ) diye düşünüyor ve obsesyonunu her şeye rağmen benim isteğimle bastırıyor ve beni mutlu etmeye çalışıyor, her zamanki gibi.
Ben ise yelken için rüzgarı sonuna kadar kullanmak taraftarıyım, (RÜZGAR SENİ NEREYE GÖTÜRÜRSE ORAYA GİT, AMA ÖNEMLİSİ GİTTİĞİN YERDEN VE YOLDAN ZEVK ALMAYA BAK!) ve o nedenle hedef ikinci planda, rüzgar ve yelken birinci. Neticede ikimizin de müthiş zevk aldığı tartışılmaz. Hele yolculuğumuza yaklaşık 50 dakika eşlik eden ve bize müthiş bir şov yapan yunus sürüsü ile zevk doruğa ulaştı. Yaklaşık 10-15 yunus çevremizde atladı zıpladı, altımızdan geçti, bize eşlik etti, eskortluk etti. Harikaydı, sonradan niye yanlarına atlamadık diye de çok hayıflandık, acaba bizimle yüzerler miydi? Bazen insan saçmalıyor. Ben de insanım ve saçmaladım; yunusların metal sesine daha çok gelecekleri gibi yanlış bir bilgim vardı, metale vurmam ve gürültüyle birlikte o harika yaratıklar teknemizin çevresinden çil yavrusu gibi dağıldılar ve yolculuk boyunca da bir daha görülmediler. Heyhat!!!
O gün dingin ve harika bir yolculuk sonrası Leros Adası Alinda koyuna saat 17.30 gibi girdik ve önce koyda bir tur attık. Korunaklı bir limandı, bizden başka üç tekne daha vardı, onlara bakarak teknemizi örnek bir şekilde demirledik. Bot ile sahile çıktık, kafede ev yapımı beyaz bir şarap içtik. Ancak bir gece önce biraz yorgun olduğumuz için yemeğimizi erken yemeğe ve uyumaya sabah da erken kalkmaya karar verdik. Yemek benim için domuz dönerdi, Melih içinse tavuk ızgara. Ancak oturduğumuz kafeteryadaki garson kızın bizimle Türkçe konuşması ilginç bir sürprizdi. Bulgar asıllı kız Türkiye de de bulunmuş. Bulgarca, Türkçe, Almanca ve Yunanca konuşabilen çok sevimli bir garson kızdı. İsmini sormayı unuttuk… Leros çok güzel ufak bir ada, tüm yapılar eski bakımlı ve orijinal, betonarme yok denecek kadar az. Bankadan supermarkete kadar her türlü şey var. Leros’dan GPS için pil de aldık ve ertesi gün için rahatladık.
31 Ağustos 2009 Pazartesi
Karacasöğüt-Akbük
Teknede ufak tefek tamiratlardan sonra, Tuncer Ağabey'lere kahvaltıya geçtik.
Bugün tatilin son günü, iyi değerlendirmek istiyoruz...
Ya Okluk tarafına, ya da Akbük' e geçeceğiz, henüz karar vermedik. Tuncer ve sevgili Meryem, iskele yazın çok kalabalık olduğu için ve çıkıp dışarda uzun kaldıklarında, yerlerinin gelen teknelere verildiği için dışarda kalmak pek istemiyorlar. Bize belki de karadan gelecekler...
Rüzgar henüz artmamış, yukarı çıkıp Akbük'e gitmeye karar verdik. Kendisi oldukça büyük bir koy. Girişinde bir kumsalı gözümüze kestirdik. Harika bir kumu, harika berrak suyu ve etraf çam ağaçları ile çevrili nefis bir doğası var...
Çok da matah olmayan bir mutfaktan gelme, ama parası da makul bira-patates tecrübesinden sonra, palamar çözüp Akbük'ten ayrıldık.
Yandan gelen denizlerle, harika bir güneş batışı manzarası eşliğinde, Gökova'ya bir sonraki sefere kadar "hoşçakal" derken, süpriz geliyorum demez, cırrr sesiyle irkildik...
Zaten eve de dönüyorduk, bu saatten sonra kim uğraşacak balık ayıklamakla, yemekle diye kendimizi avutarak tekrar rotaya girdik.
30 Ağustos 2009 Pazar
Bodrum-Karacasöğüt
Ama belki de iyi oldu, muhtemel muhabete devam etseydik, adını bile bilmediğimiz koya yayılır, belki de o gün tekrar çıkmaya yetecek enerjiyi bulamayabilirdik. Ancak ne gam? Herhangi bir zaman kısıtlaması olmayan tekne tatillerine bayılıyorum... Çıkmasak ne yazar?
Olta suda, her zamanki gibi...
Geniş apaz 8-10 knotlarda Gökova'nın kalbine uzuyoruz.
Tuncer Ağabeyler, yolda aradı. Akbük'e geçmemiş, sosyete koyu dedikleri, Karacasöğüt'ün hemen yanında (batısındaki) koyda demirde olduklarını söyledi.

Hasret giderdik.
Ömer "Paşa" ile ilk defa karşılaştılar.
29 Ağustos 2009 Cumartesi
Turgutreis-Bodrum
LOTUS'daki terminnaler swage-stud denilen cinsten. 6 mm'lik tele bu baskı bağlantıyı Bodrum'da sadece birkaç yer yapıyor. Bir tanesi Hüseyin Bey (0532 5017384), İçmeler'de atölyesi var. Ancak biz kendisiyle birçok kez telefonla görüşmemize rağmen, bir türlü buluşamadık. Sonunda teli söküp, Istanbul'a getirmek durumunda kaldık. Burada Cemil Dönerkaya (0212 2503385) sektördeki uzun yıllara dayanan tecrübesini konuşturdu ve sorunu çözdü. İlk planda ıstralyayı takıp, LOTUS'u buraya getirecek ve bir arma testi yapıp neyi ne kadar değiştirmemiz gerektiğine bilahare karar vereceğiz.
Gümüşlük'de kiralalan evden artık çıkma zamanı geldi, ancak bizim dönüşümüz için hala 3 günümüz var. Nalan ile beraber, Ömer "Paşa'yı" da alarak bir Gökova seyrinin süper bir final olacağını farketmemiz çok kısa sürdü...
Gerçekten de güzel bir rüzgar eşliğinde, yelken yaparak ve denize girerek, hoş bir seyirle Bodrum'a geldik. Milta marina birkaç saatliğine bile olsa tam gün parası alacaklarını söyleyince, bağlanıp Bodrum'da vakit geçirmek ağır bastı.
27 Ağustos 2009 Perşembe
Miçonun seyir notları 14-23.08.09
24 Temmuz 2009 Cuma
Kocaada-Dirsek-Kurucabük
Rüzgar ve dalga kafadan bastırıyor, zaten boğazdayız, bir dolu akıntı şu-bu, işin kötüsü hemen dibimiz kumsal. Arada sadece 3-5 metre mesafe var, taradığını fark eder etmez çözülmeye başlasak bile, tangur tungur taşlara oturmamız işten değil.
Anlaşılan bu endişeleri tek taşıyan ben değilmişim. Başta Ateş Ağabey, sonra Ömer, Turhan Ağabey herkes tilki uykusunda geçirmiş. Bir tek Tutkum’da Metin Ağabeyler, kırk kiloluk admiraltiyi çıkartıp atmış olmanın verdiği rahatlıkla mışıl mışıl uyuduklarını söylediler. Buradan ben birkaç sonuç çıkarttım.
1-Bilmediğin yerde gecelemeyeceksin. Kumsalı güzeldi, kimseler yoktu diye demir attık, akşam-gece sohbette güzeldi. Üşendik, oradan yollanmayıp yattık uyuduk. Rüzgarın değişeceğini hesaplamamız lazımdı.
2-Hadi yollanmadık, mutlaka ikinci bir demir döşememiz lazımdı. Ucunda zinciri, uzun bir batan halatla 30-45 derece açıyla atılan yedek bir çapa, hiç işe yaramasa içimiz rahatlatırdı.3-3 tekne üst üste bağlayınca mutlaka dengeli bağlanmak lazım. Tercihen ortadaki demirleyip, diğerleri sağlı sollu bağlanmalılar.
4-Tekneleri açmazlarla ama mutlaka esneyen halatlarla sağlam bağlamak, dengede kalmalarını sağlamak lazım.
5-Ultra çapanın hakkını vermek lazım. Yiğide vur hakkını yeme… Azıcık kalomayla hepimizi tarttı.
Neyse sabah oldu, bir şekilde. Kumsal dünkü güzelliğini kaybetmiş gibi, denize girmeyi falan düşünüyorduk, erteledik. Sabah kahvaltısını da o çırpıntılı denizde yapmayıp, hemen yakınımızdaki Kocabahçe veya Dirsek’te yapmaya karar verdik. Ateş Ağabey bizimle, Turhan ve Metin Ağabeyler, burnu dönüp Bozburun’a dönecekler. Sanıyorduk…
Koyları yapa yapa kendimize uygun bir yer arıyoruz. Olta suda.
Sıcaklık hemen kendini hissettiriyor. Sabah daha 10 olmadı, tenteyi örtmek zorunda kaldık.Dirsek eskiden beri sevdiğimiz bir koydur. Yakın geçmişte, sanıyorum işletmecisi değişti. İki sene önce geldiğimizde, nahoş tecrübelerle ayrılmıştık. Ama coğrafyası harika.Bu sefer de çöplerimizi-ki çoğunluğu sahilden topladıklarımızdı-atmak ve biraz olsun su alabilmek için sorduğumuzda sanki düşman siperlerinden gelmişiz gibi bir tavırla cevaplamış, kovmuştan beter etmişlerdi.
Sağa sola sorduğumuzda, yakın dostlarımızdan benzer geridönüşler aldık. Turizm işi içindeki bir işletme bu kadar mı kendi üstüne kapalı olur. Yahu denizden gelmişiz, ne olur 10 litre su versen? Neyse... Yapacak bişey yok. Bir daha gelmeyiz olur biter!
Koyun dibinde nereye bağlanalım diye dolanırken, bize el eden birisini fark etmemizle, kim olduklarını anlamamız bir oldu! Turhan ve Nilgün Korsan!
Onlar da benzer şekilde, lokantadan hiç de misafirperver olmayan bir davranış görünce, inadına gidip tonozlarını almış, alargada sallanıyorlardı. Üstlerine bağlandık, önce biz, sonra da Kedi. Olduk mu yine 3 tekne. Zaten kıç ıstralya da koskoca GK sancağı da kıpır kıpır dalgalanıyor. Gelsinler de söksünler bakalım bizi buradan ))
Güzel bir kahvaltı, rağmen pırıl pırıl sularda deniz banyosu, su altı aktiviteleri derken güneş iyice etkisini göstermeye başladı. Üstümüze bir ağırlık çöktü.
Ama teknede çözmemiz gereken önemli bir sorun var. Karacasöğüt’ten beri kaçıran kullanma suyu tankı! Ömer’’le beraber tamamen söktük. Bağlantılarını tekrar sıktık, ama nereden kaçırdığını bilmiyoruz henüz. Doldurup bakmamız lazım.Diğer ufak tefek eksikleri de tamamladık.
Bu arada rüzgar çıktı, Evren, ayılma amaçlı, yine bir başka “punch of idiot” yapımına girişti. Bu seferki kavunlu. Bu punch of idiot konusu aslında başlı başına bir öykü. İddiaya göre içildiği zaman tüm kortikal beyin aktivitelerini sıfırlayan, içeni neredeyse “aptal” eden bir içki. Asteriksin büyülü şerbeti gibi içinde neler olduğu bir muamma. Formül sadece Evren’de var ve haliyle kimseye söylemiyor. İdiot yakıştırması ise yine bir Göcek seferinde, yelkenle yanaştığımız Sarsala iskelesindeki bir İngiliz kaptan tarafından yapılmıştı. İçkinin etkisinde olduğumuzdan kelli, kaptana kızamamış, “aptal-aptal” bakınmıştık.Neyse, hikayemize dönelim.
Rüzgarın da artmasından istifade, Kurucabük’e kadar olan yolumuza erken çıkmak istiyoruz. Gerçi orsa orsa yükseleceğiz ama en azından günlerdir motora kuvvet yüklenmekten kurtulmuş olacağız. Teknenin içini iyice neta ettik, her şey hazır gibi.
Birinci camadan ana yelken, yine küçültülmüş genova ile Dirsek’ten çıktık. Rota 340’ı ancak tutturuyor. Hisarönü Körfezini, enlemesine geçip, iki tramolada sanırım içeri gireceğiz. Aktur’a gitme sebebimiz önemli. Ailenin en genç ve en yaşlı fertlerini buluşturmak. Amcam ve ailesi Aktur’da. Ömer “Paşa” da denizden gelecek, bir akşam onların misafiri olacağız. Sağolsunlar bunu çok uzun zaman öncesinden ayarladılar, çok eğlenceli olacağa benziyor şimdiden.Benzeri Ayvalık’da da olan Aktur, orman içerisine inşa edilmiş bungalowlardan oluşuyor. Oldukça büyük bir yer. İki koya yayılmış. Birisi Kurucabük, diğerine Çakıl diyorlar. Biz nispeten daha rüzgaraltı olan Kurucabük koyu’nu (36º 45' 15" - 27º 54' 14") tercih ettik. İskele var ama yanaşmaya izin verilmiyor. İki koyun tam ortasında kocaman bir Türk Bayrağı var, dalgalanan.
Girişte solda kıçtankara olmak, meltemi almamak açısından uygun gibi ancak karaya oldukça uzak. Biz koyun dibinde, sağ tarafta alargada duran teknelerin arasına yerleşmeye karar verdik. Orman Kampının tam karşısı, uzakyolcular da var. Bir yerde uzakyolcular demirdeyse orasını, nispeten güvenli olarak addederim. Bilmediğim bir yerse, onlarla beraber demirlemek mantıklı gelmiştir hep. Yine öyle yaptık.Zemin kum, 6 metreye funda demir.Ömer Deniz’i karaya çıkartmak zor olacak ama ne yapalım? Şimdilik bu. Önce çöpleri attık. Sonra da bir eşya unutmadan, demir fenerini de yakarak tekneyi neta ettik, kapattık ve ayrıldık.Tüm aile kumsalda bizi bekliyorlar zaten. Denize girildi, yüzüldü. Ömer Paşa’yı sonunda gönül rahatlığıyla denize sokabileceğimiz bir kumsal bulduk. Sütlü mısırlar ve günler sonra tatlı suya kavuşmanın heyecanıyla duşta geçirilen saatler sonrasında, toparlanıp akşam yemeği için hazırlanmak için eve geçtik.Etrafta dolanırken, geceyi geçirmek için tekneyi bağlayabileceğimiz bir yer arıyorum ama uygun bişey bulamadım. Bakalım ne yapabiliriz?Akşam yemeği için kalabalık olacağız, sağolsun Nesrin güzel bir restaurantda yer ayırtmış. Çok hoş bir akşam yemeği, harika bir sohbet, nefis yemekler-mezeler, koca koca iki trança, barbunlar ve çok iyi hazırlanmış bir dolu deniz ürünü ile süslü krallara layık bir sofraya konuk olduk.
Gece karanlığında tekrar aynı ekip, tekneye kürek çekmenin zorluğunu öngörerek, kısa süreliğine plajın iskelesine kıçtan kara olarak tüm ekibi tekneye aldık. Hemen yakındaki sağlam olduğunu düşündüğümüz bir tonoza bağlandık.
Yattık uyuduk.
23 Temmuz 2009 Perşembe
Bencik-Kameriye ve Kocaada
Akşamki ana yemek belli olduğuna göre, iş starter olarak vazgeçilemez çorbanın nevalesini bulmaya kaldı! Eh onun için de balıkçıdan medet umacak değiliz ya? Hemen oltalar düzenlendi, kupezlerden biri uzunlamasına ince şeritlerle hazırlanarak yem yapıldı. 8-10 kişilik çorba için yeter miktarda hani ve ispariyi de tekneye aldıktan sonra artık içimiz rahat. “Bu akşam artık aç değiliz, çocuklar…”
Bu arada Evren her zamanki yaratıcılığını konuşturup, krallara layık bir kahvaltı sofrası hazırlamış bile. Sucuklu mucuklu, ve içinde ne olduğunu çok merak ettiğim ama belli sebeplerden sormaya korktuğum bir dolu nevale bulunan bir omleti lüplettik.
Serdarlar, Alev’in sırt ağrılarının şiddetlenmesi sebebiyle, seyahatlerini kısa kesip dönmeye karar verdiler. Üzüldük ve meraklandık. Tekneyi Yalancı Boğaz’a yetiştirip, arabayla, kara yoluyla İstanbul’a dönecekler. Uzun yol! Ancak ertesi gün İstanbul’a vardıklarında ve doktor randevusundan sonra her şeyin yolunda olduğunu öğrenecek, içimizi rahatlatacaktık.
Serdarlarla ayrıldıktan sonra, suya bıraktığımız sepeti de unutmadan, upuzun serdiğimiz zincirimizi yavaş yavaş topladık, demir bir önceki gece, üstüne bağlanmış 4 teknenin ağırlığıyla iyice gömülmüş, zor aldık.
Koyun dışına doğru çıkıp Martı Marina’dan gelen Ateş Ağabey ile buluştuk. Güneye doğru rota tutarak, Kameriye ve Kocada arasından geçerek, bulduğumuz ilk koyda (36º 43' 50''- 28º 03' 07'') serinlemek için durduk.
Aslında batılı rüzgarlara açık bir koy ama deniz sütliman olduğu için salimen duruyoruz, şimdilik! Vakt-i keraat geldiği için sistemi dengelemek lazım. Evren etrafta “ne yapsak acaba?” edalarıyla dolaşıyor. Ama fikrin Ömer “Paşa’dan” çıkacağını doğrusu, başlangıçta hiç birimiz tahmin edemedik…
Ateş Ağabey'in gelirken yanında getirdiği karpuzun yarısını hemen yemiştik. Diğerine buzdolabında yer ararken kısa bir süreliğine masanın üstüne koymamla, anlık dalgınlık sonucu Paşa’nın elini, dirseğine kadar içine soktuğunu fark etmem bir oldu. Yüzünde kocaman gülümsemeyle, parmaklarından damlayan karpuz sularını yalayan Paşa, aslında sanırım o seyahatin, devrim niteliğindeki içkisinin de şekilsel mimarı oluyordu!
Küçük parmakları ile koca karpuzun tam ortasında açtığı çukuru genişletip, çekirdekleri çıkarttıktan sonra, içinde biriken karpuz sularına uygun miktarda eklenen votka, buz, meyve parçaları, portakal suyu ve karanfil, kısa süre buzdolabında soğutulduktan sonra servise hazır hale gelmişti bile!
“WELCOME TO KAMERİYEEE”
Yarım karpuz ile böyle bir kokteyl hazırlamanın avantajı, istendiğinde istendiği kadar ekleme yapmaya devam edebilmek sanırım. Çünkü biz 6 kişi şişenin, pardon karpuzun, dibini bulduk ama henüz yolda olan, “hoş geldiniz partisine” yetişmeye çalışan en az 3 tekne var.
Bozburun Posta Başı, Ateş Korsan’ın da onayıyla koca siyah sancağı da direğe toka edince, Fransızlar apar topar demir alıp sıvıştılar. Bence çok anlamlı oldu bu sancak! Hep yapalım)))
Hemen karpuzun suyu tazelendi, bir Welcome Kokteyli daha…
Bu arada Paşa, elden ele tüm tekneleri ziyaret ediyor, yerinde teftiş ediyor. Bir yandan da Lotus’un içi tam bir “Culinarian Mabede” dönüşmüş, herkes elinde bişeyler... Kimi doğruyor, kimi soyuyor, kimi pişiriyor… Akşama menüde, kumsalda yakılan ateş başında yapılacak balık mangal, balık çorbası, salata, bilumum mezeler, bol rakı ve bol kahkaha olacağa benzer!
Ömer ile Turhan (Akman) Korsan kumsala çıkarak iki dakkada, eskiden kalma çöpleri derdest edip torbalara topladılar. Çöp torbaları artık gelenekselleşmiş şekilde, Lotus’un joker botundaki yerini aldı. Bakalım bu leşleri atacak yer bulana kadar ne kadar kıçımızda çekeceğiz? Tam düşünüldüğü gibi, akşamki sohbet süperdi. O kadar yemek malzemesini -ki bunların arasında Ömer Deniz, puseti, oyuncakları, maması ve tüm eşyaları da dahil- koltuk halatlarından tutuna tutuna kumsala kadar taşımamız için 4-5 sefer yapılması gerekti. Tutkum ve She’den gelen portatif masalar ve sandalyeler sayesinde konforumuz en üst seviyede olduğunu söylemeye gerek yok.

Ancak akşamın kapanış sahnesini kimseye bırakmaya niyetli değilim… Uzun zaman oluyor, denizde bu derece sakarlık seviyesine çıkmayalı ama, koltuk halatlarından tutuna tutuna tekneyi yakalamaya çalışırken, elimi attığım anda, bot altımdan kayıverdi! Anlatması çok zevkli tabi ama bir cebinde cep telefonu, bir diğerinde dijital makine olunca o kadar da keyifli değil. Ateş Ağabey’le hemen ilk tedaviye başladık. Önce pilleri-kartı çıkarttık, tatlı suya attık, hepsini yıkadık, kesinlikle hemen açmadık. 3 gün boyunca güneşin alnında kurudular. Telefondan yana korkum yok, kendisi gayet tecrübeli. Bu sanıyorum 5 ya da 6. Zaten çok eskimişti, harita masası altında nuhnebiden kalma eski telefona geçtim hemen. Ama dijital makine için (Canon G7) ve içindeki resimler için endişeliyim. Neyse resimleri kurtardık, karta kolay kolay bişey olmuyormuş. Ama makineye ne yapabileceğiz, zaman gösterecek, şimdilik serviste. Hayyam pasajındakiler pek de ümitli konuşmadılar ama. Şimdilik yoğun bakımda, bakalım zaman ne gösterecek…
22 Temmuz 2009 Çarşamba
Orhaniye Martı Marina-Bencik
Neyse… Geldi ya!
Hava oldukça sıcak olacağa benziyor. Haftasonuna doğru sıcakların daha da artacağına dair bir öngörü var. Bakalım.
Bu coğrafyada, Hisarönü körfezinin kuzey yakası ile güneyi arasında ciddi iklim farklılıkları oluyor. Körfezin batısı, Datça’ya doğru oldukça rüzgarlı. Meltem etkisini gösteriyor, batılı-kuzey batılı esmesi sebebiyle denizden gelen hava nispeten etrafı serinletiyor ve nemi azaltıyor. Koyun doğusuna gidildikçe rüzgar etkisini kaybediyor. Sıcaklar daha belirgin. Bencik ve Orhaniye gibi kuzey kıyıları oldukça ağaçlık, daha çok Gökova gibi bir bitki örtüsüne sahipken, güneye özellikle Bozburun ve Bozukkale’ye doğru inildikçe bitki örtüsü azalıyor ve Akdeniz hakimiyeti artıyor. Sanıyorum bu etki havanın daha da ısınmasına yol açıyor. Ömer “Paşa” malum, sabahları erken kalkıyor. Sıcaklar iyice bastırmadan onu alıp denize götürmeye karar verdik. Paşa’nın hazırlanması ritüeller silsilesinden oluşan tam bir seremoni! Puseti, simiti, havlusu, çantası, bezi-şusu busu derken, koca bir lojistik destek ünitesiyle yola koyulduk. Marina henüz uyanıyor, ellerinde diş fırçaları-havlularıyla marina duşu yolunda karşılaştığımız titiz Avrupalıların manidar bakışları altında, pontonlardan geçerek kumsala geldik.
Şapada şupada, diz boyu suda binbir maymunluklar yaparken, hepimizin gözü aynı anda sahilde ahtapot döven ahçı yamağına takıldı. Kocaman kovasından çıkarttığı ahtapotları birer birer döverken, bir yandan da bizi izliyordu. Meraklı bakışlarla yanına gittik. Paşa’nın denizlerin 8 kollu, bu en ilginç yaratıklarından biriyle ilk tanışması işte böyle oldu. Çocukcağız da kovasından çıkarttığı, daha henüz hazırladığı şıkır şıkır mezeliklerden birisini takdim etti! İlk ganimet ))
Bakalım seyahat bonkör başladı! Acaba nasıl devam edecek?
Çok eski dostumuz Marina Müşteri İlişkileri müdiresi Sevgili Serpil’in varlığından bağımsız olarak, Martı Marina bizim bu civarda en beğendiğimiz marinalardan. Harika bir coğrafyası var. Denize girmek için bir kumsalı ve yine ağaçların arasında hoş bir havuzu mevcut. Restoranı gayet başarılı ancak aynı oranda hesaplı olduğu söylenemez. Su, elektrik, mazot bulmak mümkün. Girişi işaretli, marina fiyatı Lotus için günlük 35 Euro.
Korsan ekibi, civar coğrafyaya dağılmış durumda. Elif adanın kuytusunda alargada, Kedi dış pontonda, HH ise hemen yan pontonda. She ve Tutkum ise henüz Bencik’te. Kahvaltıdan sonra seyre çıkmak istiyoruz.
Marina’dan son eksikleri tamamlamamız, parasını ödememiz şu bu derken saat neredeyse 11 oldu. Marina dışında bizi bekleyen She ile karşılaştık, hasret giderdik. Kedi ve Elif önde, yelken yapıyorlar. Serinlemek için Selimiye tarafındaki bir koya girdik, 10 metreye demirledik. Kedi ve Elif de üstümüze bordaladılar. HH henüz etrafta değil, Erhanlar arkadaşlarıyla beraber Orhaniye içinde, önünde iskelesi de olan bir restoran’da kalıyorlarmış. Çoluk çocuk olunca haliyle toparlanmalarının uzun sürdüğünü söyledi. Onları çok iyi anlıyorum ))
Deniz sefasından sonra her tekne kendi “eteğindeki taşları dökerek” ortaya karışık bir makarna, yaprak sarma, salata ve soğuk kırmızı şaraptan oluşan bir öğle yemeği gerçekleştirdik. Evren’in mutfak sanatları konusundaki ünü malum!

Bu arada HH de geldi, çoluk-çocuk cumburlop deniz sefası kendiliğinden uzadı, haliyle.
Hepsi üst üste bordalamış 4 teknenin, ayrılıp yola koyulması akşamüstünü buldu. Arkamızdan gelen sudaki sırtılar ile motor seyrinde, önce Robinson Otel’i sonra kardinali en son da Dişlice Adası’nı bordalıyoruz. Arkamızdan gelen başkaca motoryatlar ve yelkenliler de var. Çıkışa yakın bir koydan ayrılan yelkenlinin boşalttığı yere yönelip oldukça derine ve sahilden uzağa demiri funda ediyoruz. Manevrayı bu kadar erken ve biraz da aceleci yapma sebeblerimiz arasında sadece benim HopHop karakterim yok! Hemen dibimizde, benzer şekilde hazırlık yapan yatın ve mürettebatının da önüne geçmek de bir diğer etken. Suda 85 metre zincirin ucuna ekli en az 30-35 metre 3 kollunun, bir benzeri de sahile bağlı. Lotus zıpkın gibi yerine çakılmış vaziyette gece üstüne bağlanacak diğer tekneleri tutmaya hazır, mağrur, tek başına koyda bekliyor.
Teker teker diğer tekneler geldikten sonra, hemen dibimize gelip demir atan Fransızlar dahi keyfimizi kaçıramıyor. Çoluk çocuk herkes suda. Tabi sepet de…
Hidayet Kaptan sağolsun, Bozburun yapımı bu masterpiece’i bize hediye ederek büyük incelik göstermiş. Malum Bozburunlar bu konuda çok ünlü.
Ancak ilk deneme pek de beklenildiği verimlilikte değil. Bakacağız.
Kedi ve HH gece bizle kalmayacaklar, hava kararmadan dönmek istiyorlar.
Akşam yemeği yine ortak, yan masadan-ay pardon tekneden- köfte, közde patlıcan, çeşitli mezeler, rakı ve şarap sofranın olmazsa olmazları…
Uzun bir sohbetin ardından, Bencik’in dingin sessizliğinde yattık uyuduk.
21 Temmuz 2009 Salı
Martı Marina-Orhaniye

Evren Çeşme’den ertesi sabah gelecek.
Fakat asıl ekip bundan çok daha kalabalık. Bu seyahatin planları çok önceden yapıldı. HOOPER HUMPERDİNK ile Arzu, Leyla ve Erhan Abay, arkadaşları Emrah ve ailesi; TUTKUM ile Semiha, Bora ve Metin Berkem; SHE ile Nilgün ve Turhan Akman; Marmaris’ten deniz yoluyla gelen ELİF ile Elif, Alev ve Serdar İyibudar ile seyahate son dakikada katılan Erol Ağabey (Şar) ve zaten uzun zamandır o coğrafyada olan tüm tanıdıklar, başta Ateş Ağabey, Serpil Çidanlı, Emel ve Ufuk Çakmak, Utku Uçan, Lodos kafenin sahibi Salih ve Ayça Korsan ile tabi ki Selimiye’nin vazgeçilmezleri, Ayşe-Çeto ile Emre Korsan…
Yani “dev” bir GK etkinliği…
Hüsam sevgili ve “kocaman” ailesiyle Cumartesi günü karadan katılacak.
Aslında yola çıkarken ufak süprizler hazırladık her birine ama, henüz hiçbirinin haberi yok! Şimdilik ))
Biz LOTUS ile yapacağımız seyahatleri şöyle planlıyoruz. Her sene başında olduğu, Haldun ile olası seyirleri yaz başında kararlaştırıyor, ucuz uçak biletlerinden yararlanıyoruz. Teknenin tam olarak nerede olduğunu gerçi önceden bilemiyoruz ama, neredeyse Fethiye ile Gökova arasında tüm güzergahlara arabayla Dalaman’dan ulaşıldığı için biz de bu havalimanına uçuşlar ayarlıyoruz. Son dakika değişiklikleri tabi hiçbir zaman göz ardı edilmemeli, çünkü “deniz hali” bu… Belli olmaz!
Velhasıl, Salı sabahı erkenden, 1964 model, kırmızı bir Mustang ile Etiler’den başlayan yolculuğumuz, Marmaris’te son buldu. Otogarda, sağolsun Ömer’ler bizi karşıladılar. Onlar Datça’ya, 3-4 gün önce arabayla gelmişlerdi. Marmaris’te buluşup, hasret gidermemizi sıcaktan dolayı kısa kesip, hemen yola koyulduk. Daha yapılacak çok iş var…
İlk durak Marmaris Tansaş, tekne alışverişini buradan yapıp, eşyalarla beraber Orhaniye‘ye taşıyacağız, nasılsa arabamız oldukça büyük ))
İki tane hediyemiz var: Ateş Ağabey’e ne alalım diye çok düşündük. Sonunda, biraz da manidar olmakla beraber bir zeytin fidesi bulmaya karar verdik, yanlış anlaşılmasın, Ateş Ağabey’le aramızda hiçbir husumet yok… Zaten böyle bir adamla arasında husumet olanın aklına şaşarım o da ayrı konu...Haldun, yanındaki kuzeni Kadir, Serap, Nilay ve arkadaşı ile Hisarönü civarında turluyorlar, o gün içinde Martı Marinaya giriş yapıp bağlanacaklar. Yoldaki ıvır zıvırla uğraşınca marinaya girmemiz, akşamüstünü buldu. LOTUS henüz gelmemiş olduğu için, o kadar kişi, hepimiz, KEDİ’nin misafir kontenjanından marinaya duhul ettik. Haber çabuk yayılmış, üstünde dağcı kemerleri ve tırmanış takımlarıyla beraber bizi Ateş Ağabey karşıladı. Malum, kişilik itibarıyla her konuda “tedbirlidir”, ama tekne parkının dümdüz zemininde bize doğru, güvenlik ekipmanlarıyla koşarken görünce içim bir tuhaf oldu doğrusu!Seyahatin en “varlıklı” kişiliği, Ömer Paşa, kendisini hatırlatınca doğru Marina Restaurant’a yayıldık… ve birer-ikişer kalabalıklaştık.Havuzdan çıkarken toplam sayımız, 20’leri bulmuştu bile!

LOTUS, Nora pontonunda. HH de, bizim yanımıza geldi. SHE ve TUTKUM henüz Bencik’te. Onlar ertesi gün katılacaklar. Serdarlar koyun içinde, adanın kuytusunda demirdeler, onlarla da temas halindeyiz. Toparlanıp geleceklerini belirttiler. Bu arada eski dostlardan Nomad’ın kaptanı Levent ile de ayaküstü bir sohbet ettik, marinanın bu en büyük teknesinin gerçekten ilginç bir hikayesi var. Norveç’te açıkdeniz araştırma gemisi olarak inşa edilen bu devasa kırmızı “kayık”, nasıl olur da bir lüks yat için bir “bystander” olur? Bu sorunun cevabını belki de en iyisi Levent’in kendi ağzından aktarmak lazım…Haldunları yolcu ettikten sonra tekneye yerleştik, baş kamaranın yatağında beni küçük bir sürpriz bekliyordu: Bir açık deniz offshore ceket ve tulumu! En afilisinden. Tekne ortağım bu sene de beni ihmal etmemiş, paraya kıymış anlaşılan!Her seferinde olduğu gibi o kadar eşyanın nasıl olup da 32 feet tekneye bu kadar kolaylıkla sığdığını şaşırarak gözlemledim. Sonunda netayız!
Bu arada birer ikişer diğer korsanlar da geldiler, akşamki seremoninin detaylarını konuşuyoruz. Esas oğlan şimdilik yok!

Amaç belli: GK Komodoru Turhan Ağabeyin de önerisiyle Bozburun ve Selimiye’yi birer korsan kalesi ve mabedi olarak ilan etmek. Bunun gibi 3 farklı yeri daha (şimdilik) seçip onlara da birer korsan sancağı yollanmasını kararlaştırılmıştık. Bunun için bir akşam yemeği yapacağız, en uygun yer tabi ki de Bozburun. Ama tekneyle oraya gitmemiz mümkün değil. Ateş Ağabey motoruyla önden gitti bile. Lodos Kafede gerekli hazırlıkları yapıyor, Salih Korsan da sağolsun kırmadı, akşamın o saatinden sonra o kadar korsanı ağırlamayı kabul etti. Biz Ömerler ve Serdarlarla beraber toplam 9 kişiyiz, yazıyla dokuz! Dolayısıyla Ömer’in arabasına sığacağız mecbur. Erhan’lar kendi arabalarıyla geliyorlar… Sorun olmadı, geç de olsa bir şekilde Bozburun’a, korsanların müstakbel kalesine hasıl olduk.Upuzun bir masaya yan yana dizilip, çocukları da uyuttuktan sonra, Salih ve Ayça Korsan’ın ellerinden, harika hazırlanmış karides soslu, mezgitleri ve bilumum mezelerin gereğini usulunce yerine getirdikten sonra, Bozburun’u bir korsan kalesi olduğunun göstergesi olan büyük boy sancağı Ateş Korsan’a törenle teslim ettik. Hayırlı uğurlu olsun.
Gece geç saatlere kadar neşeyle ve özlemle sohbetin sonunu getiremedik… Konular birbirini kovaladı. Geri kalanları sonraki günlere bırakmak lazım, sanırım, çünki çok geç oldu!Yine arabalarımızla aynı yoldan dönerek, Martı Marina’ya geldik. Yattık uyuduk.
3 Temmuz 2009 Cuma
Lotus Kullanma Kılavuzu
Bizim kız, malum, birden fazla ekip tarafından kullanılıyor, aşağıya indiriliyor-yukarı çıkartılıyor! Dolayısıyla bazen, tamamen olmasa bile yabancı ekipler de, belli oranda huyunu-suyunu bilmedikleri tekneye binip, onu götürmek-getirmek durumunda kalıyorlar. İşleri kolaylaştırsın ve cep telefonu trafiğini azaltsın diye bir kullanma kılavuzu ve yerleşim planı yapılması gündeme geldi.... ve yaptık!Aşağıda sunduk:
1-Denize düşmek…
ve 4- tuvalete ayakta işemek “kesinlikle” yasaktır )))
Bir de yeni vernik işinde bu kadar uğraştıktan sonra, makosen veya topuklu ayakkabıyla içeri girmeyi ekledik listeye... En azından şimdilik YASAK! ))
Tekneyi açıp içine girince ilk yapılacaklar:
Teknenin içinde göze çarpan herhangi bişey? Koku vs.. Sintinede su var mı?
Tuvaletteki vanaları, klozeti kontrol et. Kaçak bişey var mı?
Elektrik tesisatına bak. Akülere bak. İki grup var, ilki harita masası altında, diğeri sancaktaki oturma grubunun altında. Renkleri yeşil olmalı, voltmetreye çok güvenme. Kırmızı ya da siyahsa, azalmış demek. Seyre çıkmadan ya motorla, ya redresörle şarj et.
Motor bölümünü aç. Altında su var mı? Yağ kaçağı? Yağına ve suyuna bak. Her şey yolundaysa, kullanmayacak dahi olsan motoru çalıştır.
Buzdolabını genelde kapatıp, kapağını açık bırakıyoruz. İçine bak, gerekirse temizle, kapağını kapat elektrik durumun müsaitse çalıştır.
Teknede bir önceki seferden kalmış, bilinen bir hasar tamir bişey var mı? Yelken tamirde olabilir, botu bırakmış olabiliriz, çamaşırlar çamaşırhane ya da marinada bırakılmış olabilir, İstanbul ya da başka bir yerden bir parça taşınıyor olabilir. Bunları çıkmadan kontrol et.
Gece seyri yapılacaksa, atnalı (7) yüzer fenerini, el fenerini (kendinden manuel olarak şarj oluyor-siyah olan, 10 metreye kadar su geçirmez bir de üzerinde beyaz haç olan kırmızı renkli var) diğer ışıklarının şarjı var mı önceden kontrol et
2-Ne nerede? Denizde Çarpışmayı Önleme Tüzüğü-Kitaplıkta. Mavi renkli, ince kitap (IV) Rod Heikell (Türkiye ve Kıbrıs ile Yunanistan Pilot kitapları), logbook, diğer rehber kitaplar kitaplıkta (IV) Paraşüt fişeği, duman işareti, ve el maytabı kitaplığın önündeki boşlukta. Çan ve ecza çantası (kırmızı renkli deri çanta) da burada (IV) Bosa kancası, ucunda radansa, kilidi ve esnek lastiğe monte ipi ve ayrıca ırgat kolu ile beraber zincirlikte (1). Can yelekleri tavanda değil )) Ön kamara yatağın altında (I) Uyku tulumları, battaniyeler ön kamara sancak dolapta (III), ırgat rölesi, oltalar, rüzgar tüneli (sıcak havalarda pencere ağızlarına asılan, havalandırmaya ve tekne içine rüzgar yönlendirmesini sağlayan kumaş manika) ön kamara yan taraf sağ ve sol tarafta (Ia) Mekanik takımlar; matkap, 12 volt matkap, lokma takımı, tornavidalar, civatalar-vidalar solda oturma grubu (arkadaki) arkalığında (XX) Elektrik kabloları, yedek (uzun-yaklaşık 30 metre, diğerinin ucuna eklenebilecek gibi) sahil kablosu, şarj cihazları, solda oturma grubu (öndeki) arkalığında (XXII) Bayraklar (Yunan bayrağı ve işaret flamaları dahil), yelken tamir kiti, ince ipler ve gırcalalar, otomatik şişen can yeleği ve emniyet kemeri, botun pompası ve uçları sağda oturma grubu arkalığında. (V) Su deposu iskele oturma grubu altında (XXI) Otopilot, kitaplığın arkasında, duvara asılı kakıcın altında (IV) Yelken eldivenleri, ahşaptan konik kesilmiş vana tapaları, sis borusu, pusula ve gösterge plastik kapakları telsizin altındaki gözde. (XI) Çizmeler, bazı ayakkabılar, porsun oturağı, spinaker, redressör ve fırtına floğu sancak oturma grubu altında (VIII) Diğer spinaker, kıç kamara yatağın altında (XV) Yün eldivenler, kasketler ve bereler kitaplığın yanındaki kapaklı dolapta GPS, docktape, Nokia şarjı, dolap kilitleri, el feneri kendinden şarjlı (2 adet), kalem pilli gemici feneri (yeşil), bazı müzik CD’leri telsizin üstündeki rafta(IX) Both şalter, invertör, ırgat sigortası, sahilden gelen 220 sigorta harita masası altında. Çakılar, saç bantları ve kafa lambası harita masası üstündeki masa aydınlatmasında asılı. Temizlik malzemeleri (bulaşık deterjanı, çamaşır suyu, ciff, ahşap temizleyici, kaol, yağ sökücüler); WD40 muadili, pas sökücü, elektrik kontak sprey, plastik kaplayıcı sprey, yapıştırıcılar, vinç gresi, epoksi-sunfi
x, kandil yağı harita masası altındaki yan dolapta (Xa). Tavalar, konserveler, reçel kavanozları, çöp poşetleri evyenin altındaki yan dolapta (Xb). Hortum kafası, vidası, yedek ampuller, yedek sigortalar, haritalar, pergel, cetvel, kalemler, tekne evrağı, manueller ve bazı bantlar (teflon, bez bant, elektrik bandı) harita masası içinde (X) Pis su tankı pompası, bazı boyalar, zımparalar, akrilik yapıştırıcı, spatül-kürek, epoks macun, selülozik tiner tuvaletin arkasında fermuarlı bölümde. (XIV) Balta kıç kamara dolabı alt gözünde (XVIa) Plastik süzgeç, küçük tencere fırının içinde. Bardaklar, mutfakta fırının üstünde bez bir torbada asılı, tabak-çanak ve çatal, bıçak, kaşık fırının arkasındaki gözde. Fırına gelen gaz, altında küçük bir vana ile de kontrol ediliyor. El incesi, dürbün kapı girişinde asılı. Usturmaçalar, 2 adet büyük 2 adet küçük mazot bidonu, mazot hunisi, hortum, uzun fırçalar (sert ve yumuşak), leğen ve bazı kovalar kıç ambarda. (2) Mekanik takımlar, alet çantası, yedek çapa-zinciri, demir halatı (siyah 14’lük-polyester batar), kıç koltuk halatı (12’lik petrol mavisi- poliproplen yüzer), yaylar, koltuk halatları (beyaz), çeşitli halatlar, paletler, maske ve şnorkel, dolu ve boş tüpler kokpitteki sancak ambarda (5). Yangın söndürücülerin biri kıç kamarada, diğeri kokpitin arkasındaki boşlukta, sancak tarafta (3a). Bunun hemen karşısında üstünde vanası ve detantörüyle piknik tüpü var. Mazota ve suya bak. Mutlaka meteoroloji desteği ve seyir öncesi kontrolü çok yararlı.
Uzun seyirlerde usturmaçaları toplayıp iskele kıç altı ambara atıyoruz.
Botu, deniz durumu çok ağır değilse arkadan çekerek taşıyoruz, kürekleri bağlı olmasına dikkat et. Limanda uzun bekleyeceği zamanlarda, ya da sert denizlerde uzun geçişlerde ön güverteye ters kapak ediyoruz. Bu şekilde taşımanın önemli dezavantajı zincirlik açılmıyor, ve genova iskotaları çapariz verebiliyor.
Pasarellayı nereye gidersek gidelim mutlaka yanımıza alıyoruz, sancak puntellere bağlıyoruz. Yelken de olsa, motor da olsa, seyre çıkmadan içersini güzelce neta etmeyi unutmamak lazım.
3-Seyirde: Tekne yol yaparken, kokpit arkasında, oturağın altındaki göze su doluyor, kendiliğinden tahliye oluyor. Endişe etmemek lazım!
Banyodaki tatlısu musluğu daha dışarda olan, aç-kapatarak çalışıyor. İç taraftaki musluk hep açık, ayak pompasıyla denizden su çekebilmek mümkün.
Seyir esnasında ocak üstünde bulunan ya da pişirilen-ısıtılan herşey (çaydanlık, tencere), vidalı kollar ile sabitlenmeli
Özetle tekneyi bulduğumuz gibi bırakıyoruz )))
SELAMETLE..."
15 Haziran 2009 Pazartesi
Lotus Tamir Günlüğü-2008/2009
Her sene özellikle yaz başında yapılan tamirat ve bakımların detaylarını unutmamak ve bir sezon sonra ihtiyacımız olduğunda başvurmak için oluşturduğumuz "tamir-bakım günlüğünü"de bu vesileyle pazara çıkartalım diye düşündük...Bu kış ve yaz başı 3 ana sorunla uğraştık. Bunlar şaft, motor basit sorunları ve vernik idi. Tabi bir de tekneciliğin olmazsa olmazı "ufk-tefek" tamirler...
Yaz sonunda tekneyi karaya aldığımızda, esnek kaplin ile değiştirmiştik. Ermaksan dan 75 milyon, bizim sistemde işe yaramıyor. Sergün halat sardıktan sonra, vuruntu yapmaya başladı. Rıza ustadan rica ettim, o da sökmüş. Vidaları zaten gevşekti diyor. Çekim yapacağımız gün, Taner'in ırgatını tamir ederken ben de kaplini söktüm. Eskisi gibi taktım. Oldu!
MOTOR
Devridaimin altından su kaçırıyor. Rıza usta keçesi kaçırıyor dedi. Sökmemiz lazım. Sökmesi oldukça zor. İmpeller kapağının altında, tam ortada bir mil, üstünde bir keçe arkasında bir bilyalı rulman var. Tamir takımı yanmar da 200 milyonu buluyor neredeyse. Keçe ve rulmanı oto tamircilerinden Bostancı da bulduk, 3-5 milyon bişey. Konuya hakim olanlar, keçenin marin olması gerektiğini söylüyorlar. Yanmar orjinal 25 Euro. Söylendiğine göre bizim aldığımız ucuz keçelerin içindeki yaylar paslanır kısa sürede görevini yerine getiremez olurmuş. Biz keçeyi ters taktık, yani yayın su ile teması yok. Başlangıçta kaçırmıyor, bakalım zamanla göreceğiz.
Bir tane de yedek aldım. İmpeller yedeği zaten vardı. Eskisini sakladık. Yenisini taktık. Ters takmamak önemli, dikkat etmek lazım. Takarken deterjan ya da vazelinle kaygan hale getirip takmak işi kolaylaştırıyor. Rulman biraz zarar görmüş, o eksenden çıkartmak çok zor. 3 kollu çektirme ile ancak çıkarttık. Mazot filtresi ve separatörü söktük. Kağıt filtreyi değiştirdik. 75 milyon. Mazot tankının altında bir musluk var, onu kapat. Separı tamamen sök. İçini temizle elle tak. İn rokoru biraz kaçırıyor gibi, içine teflon bant. Ama şimdilik değiştirmeye gerek yok.
Out rokorun da kaçırdığını Küçük Çatı'da farkettik. (Haziran 2009) Etrafındaki süngerler falan ıslanmış, yoklayarak sıktık, paslanmış borular her an elimizde kalabilir. Halloldu.
VERNİK
Bu iş Ömer sayesinde oldu diyebilirim. 2 tane kapağı söküp bir akşamüstü Erol ağabeyle beraber Ömerin atölyeye götürdük. Orbital makine ile 2 dk da tüm verniği kazıdı. Vernikte kazıma esas. Kaplamalar önemli, masif ağaçlar sorun değil. Tekne içinde en ön planda sorun, farş tahtalarında var, basamaklarda var, kuzine ve harita masası kenarlıklarında var. Bir orbital de sağolsun Cem'den geldi. Onun kafası arızalıymış ama yaptırdı, sırf bu iş için Duratekten guletler için dizayn edilmiş özel bir vernik temin etti. Sürümü kolay, tek komponentli ve en önemlisi bedava. )) Ahşaba kadar indiğimiz yerlerde de çift komponentli özel bir epoksi empregne ürün kullanacağız. 1 Kilosu, yeter gibi duruyor, 30 milyon falan. Karıştırırken ölçü lazım, çabuk kuruyor. Kurumaya başlarken, ısınıyor.
1 mayıs en erken satte Ömer ile LOTUS'ta buluştuk. Önce bir kısmını çıkarttık, farştan başladık. Gayet güzel oldu. Kaplama incelmiş, çok fazla toleransı yok. Tek bir yerde deldik hatta, Psari deki gibi, neredeyse aynı yerde bizim de bir deliğimiz var. Pontonda zımpara yapmak haliyle yasak, anında güvenlik damladı. Taner'in de gelmesiyle, güç kazandık. Tüm farşları ve sökülebilir malzemeyi çekek yerine taşıdık. Elektrik bulmamız zor oldu. Çekek yeri zaten acayip kalabalık bir de elektrik işiyle ilgili acayip yoğunlar 1 saate yakın elektrik bekledik. Sonunda bir tekne sahibi, acıdı 3 lü prizinden yararlanmamıza izin verdi. Ömer sağolsun acayip girişti. 60 lıklarla kalın yerlere girdik, ön yüzleri 80 liklerle. Beyaz zımpara ahşap için daha iyi, tercihen zımpara tabanına uygun delikleri olması, içinin dolmasına engel oluyor. Bu renk olanlarda yerli malı yok. Perşembe pazarında toptan almak mümkün. Sabri ağabeyin 1 üst sokakta, zımparacı kime sorsan gösterir. Ya da bauhauss, ama çok daha pahalı. Bizim zımparalar 1o luk çap. Ömerin makine Black& Decker, Ceminki Bosch. Bosch’un devri daha düşük ama kenarlıkları yok, tutarken daha çok güç harcıyorsun ama kenara köşeye daha çok giriyor. Velcro Ceminkinde güzel ama, Ömerinkinde çalışmıyor, bally ile yapıştırarak kullandık. Bir de kenarı üçgen, olan bir makine daha var, Çin malı. parmak gibi bir ucu monte edip kenarları yapmak mümkün olabiliyor.
Yüksek devir küçük zımpara vernik işinde esas. Birçok kenar köşeyi zaten elle yapıyoruz. İçi lastik takozlar bu konuda çok iyi, her yerde yok. Erol ağabey sistre dediği kenarı keskinleştirilebilen bir malzeme getirdi, sağolsun ama zaten çok kullanmadık. Cuma günü bittiğinde teknenin neredeyse tamamını boşaltmış, tüm delikleri kapamış, hoparlör, telsz tarafını tamam yakın örtmüş, kabinleri boşaltıp hepsini arka tarafta, tuvalet ve tüp kabine yığmıştık. Sökülebilir her şey o gün sökülmüş, ve bunların tamamı zımparalanmıştı. Tekneyi boşaltmak çok önemli. Ön kabinin duvarını, yan pencereyi, tavandaki papeli kazıdık. Tavanı, aydınlatmayı ve hatch girişini söktük. Lastiğin aynısından bulamadık. Hırdavatçılar çarşısı bu iş için ideal. Bofor hatch üretiyor ama onlarda bu tarz bir fitil yok.Bu arada hırdavatçılar kişiye özel fitilin aynısını üretiyo ama, çok pahalı. Biz 3 metre fitile 5 lira falan verdik...
Masayı söktük, Emre sağolsun menteşeleri atölyede temizleyecek.Kapıların ön yüzü, giriş sağ ve sol taraf, harita masası, kenarları, ön paneli, mutfak kenarlığı, salon ortasındaki tutamak direk, alt dolaplar, panelleri, kapı üst ve alt kenarları ile merdiven basamakları tamamen ahşaba kadar temizlendi ve verniklendi. Pasarella, dış kapı-iç ve dış yüzeyi, mutfak-fırın altı kapaklar ahşaba inildi. Pazar günü akşamüstüne doğru, tüm söküm, zımpara ve bantlama işi bitmişti. İlk kat empregne malzeme (çift komponentli- epoksi) ve üstüne 3 kat vernik uygulandı. Ara katlarda 220-320 arası zımparalar ile yüzey perdahlaması yapmak lazım. Selülozik tinerle tozu alıyorsun, her seferinde etrafı tekrar toz oluyor, elektrik süpürgesi ile temizle… dışarıda yola yakın çok ciddi toz oluyor, pontonun ucuna kadar taşıdık. Ptesi ve hafta içi hemen hergün çalıştık. Ara katlar, harita masasının üstünü yaptık, tuvaletteki farşı unutmuşuz, tuvalet kapısı altını keza. Hepsini sonradan yaptık. Mutfaktaki ön panele meşe kaplama yaptık. Epoksi sonrasına bakacağız. Bally ie yapıştırmak kolay. Ama denemeyi tavsiye etmem, ustalık isteyen iş. 2 kat bally sürüyorsun.Çekiç ince tarafı ile bastırarak yapıştırdık.Kaplama 1 mm kalınlığında meşe. Yüksek kaldırımdan aldım. Artık çoğu kapanmış orada ellerinde kalan malları satıyorlar. Aynı şeklide, giriş yeri altında, eski sigortalardan sadece negatif olanı saklamıştık, onu sökerek orayı da kapladık. Her ikisini de epoksi ile empregne ettik.Buzdolabı etrafına akrilik-antibakteryel yapıştırıcı sıktık. Kadıköy nalburlarda var, ucuz bişey. Lavabo kenarına sıkmak oldukça zor.
DİĞER
SprayHoodun naylonlarından sağdaki kötü durumda, bir de kenar köşe bağlantıları sorun. Tamire yolladık. 150 TL. Cemilin adamı halletti. (Aralık 2008)
Yer zemin, kokpitte, gevşemiş tik çıtaları sağolsun Erol Ağabey ile Serdar yapıştırdı. Yapıştırıcı özel. Genel marin kullanım için. Bayağı para vermişler. (Mart 2009)
Özellikle sancak kıç omuzluk vardevelaları çok çizilmişti, sağolsun Erol ağabey zımparaladı (Nisan 2009)
At nalını değiştirdim. Marintekten. 65 milyon. Plastimo en pahalısı, Lalizas, bu bizimki en ucuzu.
İspanya malı kauçuk kova- Amorgos’ta suya düşen gibi.
Piyan ipi. İnce olan da var, kalın olandan aldım.
Lastik süspansiyon. 16 milyon. Demir bosası için ideal.
Marintekten dolap kapaklarına ön-zincirlik ve arka kokpit sağ tarafına kenarı lastikli ağ-cepler yapıştıracağız.
70 metre yüzer polipropilen halat aldım Kaya'dan, petrol mavisi özellikle, geçen seneki siyah polyesterle karışmasın için rengi farklı. Toplam 100 milyon. Film halat diye sattı. 12 mm den biraz kalın.
Tüpün detantörünü değiştirdim, Kızıltoprak’ta, Caminin karşısındaki Aygaz’da var. Borusunu dik açı 90derecelik, Erta da Mehmet Usta yaptı sağolsun.
Döşemeleri değiştirelim Cenk Tuzcudan 20 metre döşeme aldık, bağışladı sağolsun. 150 ilyona dikiyorlar. ama vakit kalmadı, Lotus aşşa iniyor.
(9 Mayıs) Pupa feneri’ni değiştirdik. Sergün Ön taraf, borda fenerleri yapıldı. Sergün. Kablosunu yeni değiştirmiştik.
Kıç demiri düzeneği, sağolsun Mehmet usta-Nazım usta ile beraber yaptılar. Vardevela üzerine 25 mm lik çap var. Kestamid iki yarım daire yanakları pirinç allen civatalar ve set uskurlar ile duruyor. İyi çalışyor gibi bakacağız
Demir koymak için benzer bir tutamaç yaptık, yine pirinçten, dikmeye monte edeceğim. Baştaki demiri çıkartıp boyadık, önce fırça ile antipas sonra kızıl yağlı boya. Yedek demirin galvanizi daha iyi, onu da başa geçirdim. Kilitlerini yeniledim.10 metre 8’lik zincirini de değiştireyim dedim ama bakacağız. Yaklaşık 100 milyona geliyor. 1,5 kilosu 1 metre. Krom olanda metresi 35 milyon en ucuz. Küçük bir kova almam lazım. Geçen sene aldığım batan polyester halatı kullanacağız, ucuna radansasız bir halka ördük. Direk zincir kilidinden, sonra 2 adet kilit, araya fırdöndü. Kilitler allen başlı, demir için. Son kilit, zincire sabitlemek için, mandar kilidi, 6 mm lik.
(16 Mayıs) Genova yine yırtık. En tepede, daha önce de yırtılan, kapela tarafı. Yine Turgutreis de UK dikmişti. Bir de güngörmez yakası UV bandı sökülmüş. Dikmesi zor, bayağı bir uğraştım, 1 saatte en az 6 iğne kırıldı, vazgeçtim sonunda UK e yolladım. 65 milyon aldılar sağolsun, iki adet iğne ve yama hediye…
(17 Mayıs) sağolsun Erol ağabey ile Ömer otopilot fişini yaptılar. Hatch kapağının kenar lastiğini 3M çift taraflı bant ile yapıştırdılar. Gayet iyi oldu.
(18 Mayıs) pasarellaya dremelle amblem kazıma. Umut sağolsun.
(19 Mayıs) Şanzıman yağını tamamlamışlar, ama biraz fazla koymuşlar. Biraz kaçırabilir, sorun değil.
(25 mayıs 2009). Tuvaleti sonunda yaptım. check valfi bozuk tespit ediliyor ama olmyor işte. Önce bol bol deniz suyu çekmek lazım. Boşalırsa deniz suyu boşalır. Arkasından söktüm, su boşaldı. Taktım olmadı, kaçırıyor. Yenisini arkasında kalın hortumuyla takmak işe yaramıyor. Hortumunu mutlaka sökmek lazım. Taktım. Şimdi tamam. Sintine pompasını çalışır hale getirdim. Çorap takmak lazım.
Karacasöğüt-II
Karacasöğüt Sabah yine mükemmel bir Gökova güneşiyle uyandım. Etrafta koşturan çocukların kıkırdamaları, ağdan dönen bir balıkçının oflaya puflaya çalışan pancar motoru ve günübirlik tura tekneyi hazırlayan bir tayfanın taşıdığı tabak çanak sesleri koca koyun yavaş yavaş uyandığına işaret seslerdi, ufak ufak...
Hemen yanımızda kimbilir kaç gün önce suya bıraktığı sepetlerini toplayan Yaşar Kaptan ile selamlaştık. Karacasöğüt ve Gökova'da sepetçilik pek bir revaçta avlanma şekli. Benim de çok sevdiğim, mümkün mertebe uyguladığım bir yöntem. Kabaca bahsedersek Güney Ege ve Akdeniz sahillerinde sıkça kullanılan bu sepetler, tam tarif etmek gerekirse şeklen ortasında fındığı olmayan şekerpare tatlısına benziyor )). Yaklaşık, en az 70-80 cm çapında, 30-40 cm yüksekliğinde telden ya da sazdan elde yapılıyor. Yapım işi tam bir sanat, özellikle Bozburun'lu ustalar bu konuda çok meşhurlar. Tel bildiğimiz inşaat teli, ancak sepetin belli bir formu ve kavisi var. Bu kavis çok önemli, sepetin çalışmasını yani iş yapmasını bu sağlıyor, köşeli sepetler pek işe yaramıyor. Sepetin içine yerleştirilen ve dibine tespit edilen yeşillik (marul, ıspanak vs) ile ekmek ve kokmuş peynir balığı çekiyor. Uzaktan kokuyu alan balık, sepete yaklaşıyor ancak avına ulaşamayınca sepetin tellerini ve kavisini takip ederek üst tarafındaki delikten içeri giriyor. İçine grdikten sonra, görme fizyolojisi müsade etmediği için ve dolayısıyla yukarı bakamadığı için tekrar dışarı çıkamıyor. Sepetin içinde dolaşıp duruyor. Ta ki ertesi gün ya da her ne zamansa sepeti su üstündeki şamandırasına bağlı olan misina ile çekip alıncaya kadar. Bu şekilde avcılığın iyi tarafı istediğin kadar balık tutuyorsun, istemediğin balıkları çıkartıp geri atabilirsin. Yem kısmı gayet kolay. Her yere atabilirsin ve ucuz. En pahalısından sepetler 30-40 TL'yi geçmiyor. Dikkat edilecek en önemli husus sepetin pırıl pırıl olmaması. Eskimiş hatta paslanmış sepetler daha avcı! )))
Bu yüzden işi bilenler sepeti ilk aldığında suya atıyor 1-2 hafta paslanması için bekletiyor. Hatta toprağa gömenler de var! Tercihen sazlık (yani erişteliğin) yanına indirmek lazım. Sepetin gözlerinden 1-2 sine de koparttığınız eriştelereden koyarsanız yanında yenmez )) Sokkan, kupez, karagöz ve hatta çipura olası avlardan. İçinde balık olduğunda ahtapot girmesi işten bile değil )))Rutin bir av sonrasındaki görüntüyü aşağıda izleyebilirsiniz. http://vimeo.com/5214441
Sepetçilikle ilgili bu kadar geyik yaptıktan sonra Karacasöğüt'e dönelim tekrar.Çözülmesi gereken birkaç sorunumuz var. Birincisi bumba. Ayhan ağabeyle, direğe bağlanan parçayı söktük. Üstündeki kırılmış perçinleri çıkarttık. çelik perçinler, aluminyum olanlardan farklı hiç de kolay sökülmüyorlar. Elimde aynı perçinlerden var, bunlar metrik sistemde ifade ediliyor ve bendekiler 6,4'lük. Yanlış hatırlamıyorsam 4 mm'in üstündeki perçinler hepimizin bildiği perçin tabancası ile sıkılamıyor. Bu iş için iki koldan destek alınarak (aynı tel kesme makası gibi) kullanılan bir perçin aleti var. Evvelki sene sormuştum bir ara 200 küsur Euro deyince vazgeçmiştim, nasılsa bir kez kullanacağım değer mi demiştim, kendi kendime... Yanılmışım )))Sağa sola sorduk kimsede yok. O civarda çalışan Mümtaz Usta vardır, aslında marangoz ama elinden her iş gelir. "Bende de yok, üzgünüm" dedi... Demir Ağabey öğleden sonra, dümeniyle uğraşmak için Marmaris'ten bir ekip geleceğini, onlardan yanlarında getirmeleri için rica edebileceğini söyledi. Çok teşekkür ettim. Bu durumda plan biraz bozuldu. Ankara ekibinin uçağı saat 15.30 da, Dalaman'dan. Aslında Bodrum Havalimanına neredeyse aynı mesafe olmasına rağmen, Karacasöğüt'ten uçmak için Dalaman'a bilet almak lazım. Marmaristen uçuştan her 2 saat öncesinde Havaş servisi var. 25 TL.Karacasöğüt'ten Marmaris'e 20 km kadar. 40-50 dk da ulaşmak mümkün. Yaz aylarında minibüs seferleri var, ama biz oradayken henüz başlamamıştı. Kooperatiften dolmuş kiralamak mümkün 70-80 liraya Marmaris'e, 170-180 TL'ye de Dalaman'a götürüyorlar. Neyse, sonuç olarak onlar gidecekler, benim uçak geç vakit, akşam saat 19.40'da. Öğleden sonra bu tamir işleriyle uğraşırım diye düşündüm. Güzel bir kahvaltı ederek ve suyumuzu elektriğimizi doldurarak, Bayram'a da gecelik 20 TL verip, tekneyi bağlı olduğu belediye iskeleden çıkartarak kıçtankara demirde duran teknelerin arasına, uygun bir yere, uygun şekilde yanaştırdık. Koyun batısı, meltemlere kapalı. Dip yavaşça derinleşiyor, ve oldukça iyi demir tutuyor. Yaz sonlarında ve sonbaharda ciddi keşişleme yapıyor ancak bu mevsimde kötü bişey beklemiyoruz. Birçok tekne dolayısıyla çift demir ve tonozla duruyorlar. Biz tek demir attık, uzun zincir döşedik, kıçtan da iki koltuk aldık. Tekneyi derleyip toplamamız ve son bir kez denize girmemizle zaten saati öğlen yaptık. Ben hariç herkes toparlandı, minibüs almaya geldi ve ekibin bir kısmı yola koyuldu. Yalnız yalnız iskelede dolaşırken, Tuncer Ağabey'in neşeli sesiyle irkildim...
-Doktorrr...
-Buyur Tuncer Ağabey??
-Müjdemi isterim...
-Emrin olur! Nedir?
-Murat (AvoII) da senin istediğin perçin makinası varmış.
-Ne diyyossun?
-Tamamen tesadüf öğrendik. Biz bahsederken araya girdi "var bende ne getiriyorlar Marmaris'ten" dedi...
-Şaka!-...
Sanki yeni hediye bisikletini görmeye koşan çocuklar gibi, neşeyle koca Tayvan keçine neredeyse zıplayarak çıktık. Murat Ağabey, kamaranın zeminindeki bir dolaba beline kadar girmiş, aşağısı bir derin kuyu, bir takım aletleri-edavatları çıkartıp çıkartıp kenara koyuyor... Bir yandan da söyleniyor "en son kim bilir ne zaman kullanmıştım? Bak şimdi kesin en dipten çıkacaktır, hep böyledir bu iş" diye öfürdeyip duruyor!
Nitekim öyle de oldu )) en dipten çıktı mendebur. Ama tam istediğim alet. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle "bu yaşlı kızda torna aleti hariç her şeyi bulmak mümkün ama bazen biraz aramak gerekiyor" dedi... )))
Hemen bir koşu tekneye gittim. Hazırlıklarımı yaptım ve 2 dakika da hallettim mevzuyu... Ne demişler: Takım çalışır! Kendisine teşekkür etmek için bir küçük el emeği türk cevizini de ihmal etmeden, birkaç yedek perçini de torbasına koyarak geri verdim. Etrafta dostlarla pinekledim, hemen yan komşumuz olan seneler önce yine burada tanıştığımız Banu ve Deniz çiftiyle (Tapir) sohbet ettim, ciddi bir balıkçı komünotesi olan iskelede Oktay Şaktimur ve Tümer ağabeyle lafladım, İngiliz limanından dönen Arı teknesine ziyarette bulundum, Lotus'a son bir kez uğrayarak etrafı kolaçan ettim her bir şeyi kontrol edip, şimdiden üzgün kızmıza içimden hoşçakal dedim...
Karacasöğüt'ten ayrılmak hep zor gelmiştir bana! Neden bilmem...
14 Haziran 2009 Pazar
Karacasöğüt
Amazon-Karacasöğüt
Ertesi gün, yine güzel bir Gökova sabahına uyandık. Bir önceki gün üfüren meltem gitmiş, yerine ılık ılık ve tatlı tatlı, insanın tenini okşayan serin bir esinti kalmıştı. Güvertede yattığım için, alışkanlık, hemen doğrulup etrafı bir kolaçan ettim. Alman ekip beklendiği üzere bizden önce kalkmış bir takım aktivitelere girişmişti bile. El sallayıp, selamlaştık. Sahildeki şezlonglar da bu arada birer ikişer parsellenip, su başında geçirilecek güne hazırlıklar yapılıyordu.Tekneyi toplayıp, kahvaltı hazırladık. Sağolsun Ankaralı Kaptanlar, özellikle Raşit, yeme-içme konusunda oldukça ileri bilgi birikim ve deneyimine sahipler, yemekten yana hiç sıkıntımız olmadı. Bu sabah için menüde, sucuklu yumurta, peynir-zeytin, tavada hellim ve bol söğüş domates-salatalık var! Mükellef...
Çöpümüz oldukça fazla ve botumuz olmadığı için teknede biriktiriyoruz mecburen ve eğer bir gün daha bu tempoda devam edersek, koku dayanılmaz bir hal alacak. Karaya çıkıp, çöpleri atacak bir rıhtım ya da iskele o civarda bilmiyorum. Yediadalar kuzey koyunda yıllar önce turmepanın bir servisi vardı ama hala devam ediyor mu emin değilim. Küçük migros poşetlerini birer ikişer büyük battal boy olanların içine koyup, ağızlarını sıkıca bağlayıp, sahile mümkün olduğu kadar yanaşıp yüzerek karaya çıkartma fikri kabul gördü... ve yaptık... ve oldu )))
Çok da geç kalmadan koydan çıkıp önce kuzeye sonra doğuya dönüp o akşamüstü Karacasöğüt'te olmayı hedefliyoruz. Bördübet Körfezinden çıkarken, Mersincik Burnunun hemen güneyindeki döküntülere dikkat ederek, açıktan geçerek koyları tarayarak kuzeye doğru çıkıyoruz. Rüzgar, öğle öncesi henüz sertleşmiş değil. Yol boyu çektiğimiz ağır takımı çıkartıp bu sular için daha uygun olan bir başka düzenek taktım. Uygun kamışı içerden çıkartmaya üşendim, netekim... Gelmesiyle oltayı koparması bir oldu! Bu "kaçan" balıkların büyük mü küçük mü olduğunu kim görmüş de söylemiş! Bir yandan da onu düşünüyorum... Neyse gün Poseidon'a bir rapala hediyesiyle başladı... Bakalım listede daha neler var?

Kardinalleri kollayarak ve Mersincik burnunu açıktan dönerek Yedi Adalara doğru rota tuttuk. En güneydeki koya 5 metreye demir atarak, kıçtan upuzun koltuk almış bir guletin yanında durduk. Kısa bir deniz molası ve hızlı bir öğle yemeği sonrasında rüzgarın da hızlanmasını fırsat bilerek yukarı doğru tırmanışımıza devam etme kararı aldık. Her iki yelkene de birinci düzeyde camadan, sert rüzgar ama henüz kabarmamış denizde orsa seyrindeyken, içerdeki tangırtıdan bişeylerin ters gittiğini hemen anladım. Ama küçücük bir ihmalin bu kadar büyük bir tahribata sebep olabileceğini hiç düşünmemiştim doğrusu! Ahşap kaplamaları temizlemek için bir gün önce çıkarttığımız ve kullandığımız deterjanın kapağı demek ki iyi kapanmamış ki devrildiğinde 1 litre koyu kıvamlı deterjan tüm harita masasının içine akmış. Sahne korkunç ötesi! Tüm evraklar, haritalar şu bu hepsi orada saklı, üstelik teknede ahşap temizleyicisine de hiç ihtiyacı olmayan bir lokalizasyon!! Daha önce de benzer bişey başımıza gelmişti ama ihmal işte, teknede yeri yok! Bu tarz deterjanlar acayip, köpürüyorlar, temizlenmeleri için ciddi miktarda suya ihtiyaç duyuyorlar ve demirdeyken bile zahmetli olan iş, hele de yan yatmış, fındık kabuğu gibi sallanan bir yelkenlide en sevimsiz ameliyeler listesinin başına yerleşebiliyor!
Neyse bir şekilde halletttik. Bu arada Tuzla Burnuna kadar yükselmiş olduğumuzdan Gökova Körfezinin Doğusuna doğru rota tutma için kavança attık. Rüzgar tam iğnecikten geliyor, biraz da hafifledi, 1 saatten fazla yolumuz var. Genovaya ayı bacağı yapmak için başüstüne gittiğimde, bumba bağlantısını taşıyan direkteki 4 perçinin yerinden çıkmak üzere olduğunu gördüm. "Dikkaat" falan dememe kalmadan, bumba olduğu yerden kurtuldu ve direk tarafı serbest kaldı. Bereket kimseye bişey olmadı! Hemen anayelkeni indirdik, motor çalıştırıldı. Lotus'ta bu bağlantı şimdiye kadar toplamda 4 kez falan kırıldı! Artık "yalama" oldu diyebiliriz. Her seferinde farklı bir yerden kırılıyor, bağlantıyı söküp Istanbul'da atölyeye getiriyoruz, sağolsun ERTA'dan ustalar eskisinden sağlam yapıyorlar. Getirip takıyoruz, bu sefer orası değil bir yanı kırılıyor!! Hay bin acılı köfte!!
Direkteki perçinler ise başlı başına bir dert, bunlar 6.4'lük çelik perçin. Her yerde bulunmuyor, neyseki yedekte var ama normal perçin makinası ile sıkılmıyor. Büyük kollu, iki elle sıkılan bişey lazım. Bu aletin fiyatı da bayağı fazla. Her seferinde de bir şekilde hallettiğimiz için, paraya kıyıp satın almaya bir türlü elim varmıyor. Istanbul'da sorun değil de, Gökova'nın ortasında bu aleti nereden bulurum, nasıl temin ederim? İçim daraldı...
Neyse burada seyir halinde yapılacak iş değil, hele bir Karacasöğüt'e girelim de... Yolda o bu şu derken, stresi bir şekilde atmak için Değirmen Büküne girelim dedik. Girişte sağda Hırsız Koyu, sonra İngiliz Limanı etrafı seyrede seyrede giderken birden koyun dibinde, demirde yatan tanıdık bir sima gördüm: ARI!
-ooooo... Çocuklar hoşgeldiniz bu ne güzel süpriz? -)))
Hemen rüzgaraltına bordaladık, sağdan soldan aldığı bir dolu halatlar, açmazlar ile Arı, sanki önümüzdeki 20 yılı orada geçirecekmiş gibi bağlanmış zaten. Bizzim de bir demir atmamıza hiç gerek yok, sert rüzgara rağmen ite kaka yanaştık. Sağolsun bizi teknelerine davet ettiler. Beraber seyir yaptıkları eski arkadaşlarıyla tanıştık, buzlu rakılar kondu, mekanik sorunlar konuşulmaya, çözümler tartışılmaya başlandı! Eski günler yad edildi... Çok da vaktimiz yok, akşam bizi Karacasöğüt'de sofraya bekliyorlar diye izin istedik kalktık. Buraya kadar gelmişken, Okluk Koyuna uğramadan dönmek olmaz. Denizkızını seyrederek, meşhur çam ağacına bağlı meşhur tekneyi ve meşhur sahibini gıyabında selamladık ve görevimizi tamamlamış olmanın getirdiği huzurla Karacasöğüt'e yollandık. Hala üstümüzdeki stresi denize boşaltmış değiliz, uygun bir koyda durmak istiyoruz, baka baka yol yapıyoruz. Karacasöğüt ile Okluk arası bilenler bilir, motorla 40 dklık falan bir yoldur. Arada, Değirmenbükünden sonra 2-3 tane koy ancak vardır. Bir tanesi (36º 56' 50" - 28º 10' 26") yakın zamana kadar, bir balık çiftliğinin işgalindeydi. Geçen sene sonunda oluşan kamuoyu baskısı sebebiyle güney sahillerindeki bir kısım çiftlik kaldırıldı ya da daha uygun koylara transfer edildi. Dolayısıyla bu çiftliğin olduğu cennet koy da bu sayede tekrar eski günlerine kavuştu. Bunun ne kadar isabetli bir karar olduğunu o koya gidip suyuna girmeyen kimse bilemez! Balık çiftliklerine karşı değilim, yanlış anlaşılmasın. Mutlaka ülkemiz için önemli bir endüstri, büyük bir gelir kaynağı ama ne pahasına? Bu soruya iyi cevap verilmesi gerekiyor bence...
Koy içinde çiftliğin varlığına ipucu sayılabilecek sadece birkaç şey var. Bir tanesi sahildeki koca metruk baraka... Herşeyi söken, koydan çıkartan zihniyet neden bu izbe lehundayı burada tutar anlamak mümkün değil. Neyse, rağmen güzel koyun tam ortasına demirledikten sonra, dingin sulara kendimizi bıraktık. Harika bir doğa parçası... ve anın tadını çıkartırken, açık denizden içeri doğru dümen kıran bir büyük guletle resim tamamlandı. O saatte buraya girdiğine göre muhtemel gece kalmak istiyordu, uzaktan el edip selam verdik. Selamımızı görmedi ben de üstünde durmadım, içeri girdim. Dışarda konuşmalar gelince tekrar çıktım, Kaptan haliyle kendine güvenli bir yer arıyor ama bizim demir koyun ortasındayken geometrik açıdan bunu yapabilmesi pek mümkün değil. "Sorun değil, biz gece kalmayacağız, çıkarız" deyip demiri çekmeye başladık. Herkes sudan çıktı, tekneye binip koydan çıkarken, zodyak arkamızdan yetişti ve kaptanın hediyesi olarak bir büyük Smirnoff'umuz oldu! Onca beladan sonra sonunda şansımız dönüyor artık galiba... )))
