24 Temmuz 2009 Cuma

Kocaada-Dirsek-Kurucabük


Rüzgarın yön değiştirmesi ile bir önceki gün sakin denizde demirlediğimiz koyun, solugan almaya başlaması sebebiyle, tüm gece hiç uyumadım desem yeridir. Sık sık kalkıp demirin tarayıp taramadığına baktım. Malum, üst üste bağlı 3 teknenin tüm yükü, çok da fazla kaloma verememiş olmasına rağmen, Ateş Ağabey’in Ultra çapasında.
Rüzgar ve dalga kafadan bastırıyor, zaten boğazdayız, bir dolu akıntı şu-bu, işin kötüsü hemen dibimiz kumsal. Arada sadece 3-5 metre mesafe var, taradığını fark eder etmez çözülmeye başlasak bile, tangur tungur taşlara oturmamız işten değil.
Anlaşılan bu endişeleri tek taşıyan ben değilmişim. Başta Ateş Ağabey, sonra Ömer, Turhan Ağabey herkes tilki uykusunda geçirmiş. Bir tek Tutkum’da Metin Ağabeyler, kırk kiloluk admiraltiyi çıkartıp atmış olmanın verdiği rahatlıkla mışıl mışıl uyuduklarını söylediler. Buradan ben birkaç sonuç çıkarttım.
1-Bilmediğin yerde gecelemeyeceksin. Kumsalı güzeldi, kimseler yoktu diye demir attık, akşam-gece sohbette güzeldi. Üşendik, oradan yollanmayıp yattık uyuduk. Rüzgarın değişeceğini hesaplamamız lazımdı.
2-Hadi yollanmadık, mutlaka ikinci bir demir döşememiz lazımdı. Ucunda zinciri, uzun bir batan halatla 30-45 derece açıyla atılan yedek bir çapa, hiç işe yaramasa içimiz rahatlatırdı.3-3 tekne üst üste bağlayınca mutlaka dengeli bağlanmak lazım. Tercihen ortadaki demirleyip, diğerleri sağlı sollu bağlanmalılar.
4-Tekneleri açmazlarla ama mutlaka esneyen halatlarla sağlam bağlamak, dengede kalmalarını sağlamak lazım.
5-Ultra çapanın hakkını vermek lazım. Yiğide vur hakkını yeme… Azıcık kalomayla hepimizi tarttı.

Neyse sabah oldu, bir şekilde. Kumsal dünkü güzelliğini kaybetmiş gibi, denize girmeyi falan düşünüyorduk, erteledik. Sabah kahvaltısını da o çırpıntılı denizde yapmayıp, hemen yakınımızdaki Kocabahçe veya Dirsek’te yapmaya karar verdik. Ateş Ağabey bizimle, Turhan ve Metin Ağabeyler, burnu dönüp Bozburun’a dönecekler. Sanıyorduk…
Koyları yapa yapa kendimize uygun bir yer arıyoruz. Olta suda.
Sıcaklık hemen kendini hissettiriyor. Sabah daha 10 olmadı, tenteyi örtmek zorunda kaldık.Dirsek eskiden beri sevdiğimiz bir koydur. Yakın geçmişte, sanıyorum işletmecisi değişti. İki sene önce geldiğimizde, nahoş tecrübelerle ayrılmıştık. Ama coğrafyası harika.Bu sefer de çöplerimizi-ki çoğunluğu sahilden topladıklarımızdı-atmak ve biraz olsun su alabilmek için sorduğumuzda sanki düşman siperlerinden gelmişiz gibi bir tavırla cevaplamış, kovmuştan beter etmişlerdi.
Sağa sola sorduğumuzda, yakın dostlarımızdan benzer geridönüşler aldık. Turizm işi içindeki bir işletme bu kadar mı kendi üstüne kapalı olur. Yahu denizden gelmişiz, ne olur 10 litre su versen? Neyse... Yapacak bişey yok. Bir daha gelmeyiz olur biter!
Koyun dibinde nereye bağlanalım diye dolanırken, bize el eden birisini fark etmemizle, kim olduklarını anlamamız bir oldu! Turhan ve Nilgün Korsan!
Onlar da benzer şekilde, lokantadan hiç de misafirperver olmayan bir davranış görünce, inadına gidip tonozlarını almış, alargada sallanıyorlardı. Üstlerine bağlandık, önce biz, sonra da Kedi. Olduk mu yine 3 tekne. Zaten kıç ıstralya da koskoca GK sancağı da kıpır kıpır dalgalanıyor. Gelsinler de söksünler bakalım bizi buradan ))
Güzel bir kahvaltı, rağmen pırıl pırıl sularda deniz banyosu, su altı aktiviteleri derken güneş iyice etkisini göstermeye başladı. Üstümüze bir ağırlık çöktü.
Ama teknede çözmemiz gereken önemli bir sorun var. Karacasöğüt’ten beri kaçıran kullanma suyu tankı! Ömer’’le beraber tamamen söktük. Bağlantılarını tekrar sıktık, ama nereden kaçırdığını bilmiyoruz henüz. Doldurup bakmamız lazım.Diğer ufak tefek eksikleri de tamamladık.
Bu arada rüzgar çıktı, Evren, ayılma amaçlı, yine bir başka “punch of idiot” yapımına girişti. Bu seferki kavunlu. Bu punch of idiot konusu aslında başlı başına bir öykü. İddiaya göre içildiği zaman tüm kortikal beyin aktivitelerini sıfırlayan, içeni neredeyse “aptal” eden bir içki. Asteriksin büyülü şerbeti gibi içinde neler olduğu bir muamma. Formül sadece Evren’de var ve haliyle kimseye söylemiyor. İdiot yakıştırması ise yine bir Göcek seferinde, yelkenle yanaştığımız Sarsala iskelesindeki bir İngiliz kaptan tarafından yapılmıştı. İçkinin etkisinde olduğumuzdan kelli, kaptana kızamamış, “aptal-aptal” bakınmıştık.Neyse, hikayemize dönelim.
Rüzgarın da artmasından istifade, Kurucabük’e kadar olan yolumuza erken çıkmak istiyoruz. Gerçi orsa orsa yükseleceğiz ama en azından günlerdir motora kuvvet yüklenmekten kurtulmuş olacağız. Teknenin içini iyice neta ettik, her şey hazır gibi.
Birinci camadan ana yelken, yine küçültülmüş genova ile Dirsek’ten çıktık. Rota 340’ı ancak tutturuyor. Hisarönü Körfezini, enlemesine geçip, iki tramolada sanırım içeri gireceğiz. Aktur’a gitme sebebimiz önemli. Ailenin en genç ve en yaşlı fertlerini buluşturmak. Amcam ve ailesi Aktur’da. Ömer “Paşa” da denizden gelecek, bir akşam onların misafiri olacağız. Sağolsunlar bunu çok uzun zaman öncesinden ayarladılar, çok eğlenceli olacağa benziyor şimdiden.Benzeri Ayvalık’da da olan Aktur, orman içerisine inşa edilmiş bungalowlardan oluşuyor. Oldukça büyük bir yer. İki koya yayılmış. Birisi Kurucabük, diğerine Çakıl diyorlar. Biz nispeten daha rüzgaraltı olan Kurucabük koyu’nu (36º 45' 15" - 27º 54' 14") tercih ettik. İskele var ama yanaşmaya izin verilmiyor. İki koyun tam ortasında kocaman bir Türk Bayrağı var, dalgalanan.
Girişte solda kıçtankara olmak, meltemi almamak açısından uygun gibi ancak karaya oldukça uzak. Biz koyun dibinde, sağ tarafta alargada duran teknelerin arasına yerleşmeye karar verdik. Orman Kampının tam karşısı, uzakyolcular da var. Bir yerde uzakyolcular demirdeyse orasını, nispeten güvenli olarak addederim. Bilmediğim bir yerse, onlarla beraber demirlemek mantıklı gelmiştir hep. Yine öyle yaptık.Zemin kum, 6 metreye funda demir.Ömer Deniz’i karaya çıkartmak zor olacak ama ne yapalım? Şimdilik bu. Önce çöpleri attık. Sonra da bir eşya unutmadan, demir fenerini de yakarak tekneyi neta ettik, kapattık ve ayrıldık.Tüm aile kumsalda bizi bekliyorlar zaten. Denize girildi, yüzüldü. Ömer Paşa’yı sonunda gönül rahatlığıyla denize sokabileceğimiz bir kumsal bulduk. Sütlü mısırlar ve günler sonra tatlı suya kavuşmanın heyecanıyla duşta geçirilen saatler sonrasında, toparlanıp akşam yemeği için hazırlanmak için eve geçtik.Etrafta dolanırken, geceyi geçirmek için tekneyi bağlayabileceğimiz bir yer arıyorum ama uygun bişey bulamadım. Bakalım ne yapabiliriz?Akşam yemeği için kalabalık olacağız, sağolsun Nesrin güzel bir restaurantda yer ayırtmış. Çok hoş bir akşam yemeği, harika bir sohbet, nefis yemekler-mezeler, koca koca iki trança, barbunlar ve çok iyi hazırlanmış bir dolu deniz ürünü ile süslü krallara layık bir sofraya konuk olduk.
Gece karanlığında tekrar aynı ekip, tekneye kürek çekmenin zorluğunu öngörerek, kısa süreliğine plajın iskelesine kıçtan kara olarak tüm ekibi tekneye aldık. Hemen yakındaki sağlam olduğunu düşündüğümüz bir tonoza bağlandık.
Yattık uyuduk.

23 Temmuz 2009 Perşembe

Bencik-Kameriye ve Kocaada

Yine güzel bir Akdeniz sabahına uyandık. Paşa haliyle bu hususta başı çekiyor. O uyanınca da herkes kalkınıyor malum. Bu coğrafyada uyanmanın en iyi tarafı, kalkar kalkmaz kendini suya bırakmak. Bu sadece serinlik vermiyor adama, bir önceki geceden “kalmanın” tüm kötü etkilerini de alıp götürüyor bir yandan. Dün akşam biz yanaştıktan sonra, üstümüze demir attığını düşündüğümüz Fransız teknesinin sorunsuzca demir alıp çıktığını görmek doğrusu içimi rahatlattı. Yoksa o kadar derindeki demiri ve upuzun döşenmiş zinciri nasıl alırdık bilemiyorum. Koyun içinde yankılanan “pata pata” seslerine eşlik eden ıslık ve bağrış-çağrışla dışarı çıktığımda, bizimkilerin teknenin başüstünde, ağdan dönen bir balıkçıyı tekneye çağırdıklarını gördüm. Anlaşılan deniz o gün çok bereketli değildi ki bize sadece 6-8 tane uskumru ve birkaç kupez vardı. Gerçi güzel barbunlar da vardı ama kızartma işine girmemeye karar verdik.
Akşamki ana yemek belli olduğuna göre, iş starter olarak vazgeçilemez çorbanın nevalesini bulmaya kaldı! Eh onun için de balıkçıdan medet umacak değiliz ya? Hemen oltalar düzenlendi, kupezlerden biri uzunlamasına ince şeritlerle hazırlanarak yem yapıldı. 8-10 kişilik çorba için yeter miktarda hani ve ispariyi de tekneye aldıktan sonra artık içimiz rahat. “Bu akşam artık aç değiliz, çocuklar…”
Bu arada Evren her zamanki yaratıcılığını konuşturup, krallara layık bir kahvaltı sofrası hazırlamış bile. Sucuklu mucuklu, ve içinde ne olduğunu çok merak ettiğim ama belli sebeplerden sormaya korktuğum bir dolu nevale bulunan bir omleti lüplettik.
Serdarlar, Alev’in sırt ağrılarının şiddetlenmesi sebebiyle, seyahatlerini kısa kesip dönmeye karar verdiler. Üzüldük ve meraklandık. Tekneyi Yalancı Boğaz’a yetiştirip, arabayla, kara yoluyla İstanbul’a dönecekler. Uzun yol! Ancak ertesi gün İstanbul’a vardıklarında ve doktor randevusundan sonra her şeyin yolunda olduğunu öğrenecek, içimizi rahatlatacaktık.
Serdarlarla ayrıldıktan sonra, suya bıraktığımız sepeti de unutmadan, upuzun serdiğimiz zincirimizi yavaş yavaş topladık, demir bir önceki gece, üstüne bağlanmış 4 teknenin ağırlığıyla iyice gömülmüş, zor aldık.
Koyun dışına doğru çıkıp Martı Marina’dan gelen Ateş Ağabey ile buluştuk. Güneye doğru rota tutarak, Kameriye ve Kocada arasından geçerek, bulduğumuz ilk koyda (36º 43' 50''- 28º 03' 07'') serinlemek için durduk.
Aslında batılı rüzgarlara açık bir koy ama deniz sütliman olduğu için salimen duruyoruz, şimdilik! Vakt-i keraat geldiği için sistemi dengelemek lazım. Evren etrafta “ne yapsak acaba?” edalarıyla dolaşıyor. Ama fikrin Ömer “Paşa’dan” çıkacağını doğrusu, başlangıçta hiç birimiz tahmin edemedik…
Ateş Ağabey'in gelirken yanında getirdiği karpuzun yarısını hemen yemiştik. Diğerine buzdolabında yer ararken kısa bir süreliğine masanın üstüne koymamla, anlık dalgınlık sonucu Paşa’nın elini, dirseğine kadar içine soktuğunu fark etmem bir oldu. Yüzünde kocaman gülümsemeyle, parmaklarından damlayan karpuz sularını yalayan Paşa, aslında sanırım o seyahatin, devrim niteliğindeki içkisinin de şekilsel mimarı oluyordu!
Küçük parmakları ile koca karpuzun tam ortasında açtığı çukuru genişletip, çekirdekleri çıkarttıktan sonra, içinde biriken karpuz sularına uygun miktarda eklenen votka, buz, meyve parçaları, portakal suyu ve karanfil, kısa süre buzdolabında soğutulduktan sonra servise hazır hale gelmişti bile!
“WELCOME TO KAMERİYEEE”
Yarım karpuz ile böyle bir kokteyl hazırlamanın avantajı, istendiğinde istendiği kadar ekleme yapmaya devam edebilmek sanırım. Çünkü biz 6 kişi şişenin, pardon karpuzun, dibini bulduk ama henüz yolda olan, “hoş geldiniz partisine” yetişmeye çalışan en az 3 tekne var.
Bulunduğumuz yer çırpıntılı olduğu için, demir alıp karşıya geçmeye karar verdik. Hemen taş atımı mesafede, batılı rüzgarlara kapalı, bir sığlık bulduk, denizi temiz (36º 43' 11"- 28º 01' 55'' ). Kuytuda tek bir yelkenli demirde duruyor, kıçtan kara. Tesadüfe bakın, bir önceki gece biz tam yerleştiğimizde dibimize bağlanan Fransızlar bunlar. Hah tam intikam alma vakti… Ateş Ağabey demir atacak, biz de üstüne bağlanacağız. Kısa sürede She de geldi, hemen akabinde de Tutkum. Bir anda küçücük ve ıpıssız koy oldu mu bir Korsan Barınağı! Al sana pis Fransız )))
Bozburun Posta Başı, Ateş Korsan’ın da onayıyla koca siyah sancağı da direğe toka edince, Fransızlar apar topar demir alıp sıvıştılar. Bence çok anlamlı oldu bu sancak! Hep yapalım)))
Hemen karpuzun suyu tazelendi, bir Welcome Kokteyli daha…

HH'den haber aldık, geç çıkmışlar, bizim tarafa doğru gelemeyeceklerini söylediler. Üzüldük ama bir dahaki sefere artık, ne yapalım?
Bu arada Paşa, elden ele tüm tekneleri ziyaret ediyor, yerinde teftiş ediyor. Bir yandan da Lotus’un içi tam bir “Culinarian Mabede” dönüşmüş, herkes elinde bişeyler... Kimi doğruyor, kimi soyuyor, kimi pişiriyor… Akşama menüde, kumsalda yakılan ateş başında yapılacak balık mangal, balık çorbası, salata, bilumum mezeler, bol rakı ve bol kahkaha olacağa benzer!
Ömer ile Turhan (Akman) Korsan kumsala çıkarak iki dakkada, eskiden kalma çöpleri derdest edip torbalara topladılar. Çöp torbaları artık gelenekselleşmiş şekilde, Lotus’un joker botundaki yerini aldı. Bakalım bu leşleri atacak yer bulana kadar ne kadar kıçımızda çekeceğiz? Tam düşünüldüğü gibi, akşamki sohbet süperdi. O kadar yemek malzemesini -ki bunların arasında Ömer Deniz, puseti, oyuncakları, maması ve tüm eşyaları da dahil- koltuk halatlarından tutuna tutuna kumsala kadar taşımamız için 4-5 sefer yapılması gerekti. Tutkum ve She’den gelen portatif masalar ve sandalyeler sayesinde konforumuz en üst seviyede olduğunu söylemeye gerek yok.
Ancak akşamın kapanış sahnesini kimseye bırakmaya niyetli değilim… Uzun zaman oluyor, denizde bu derece sakarlık seviyesine çıkmayalı ama, koltuk halatlarından tutuna tutuna tekneyi yakalamaya çalışırken, elimi attığım anda, bot altımdan kayıverdi! Anlatması çok zevkli tabi ama bir cebinde cep telefonu, bir diğerinde dijital makine olunca o kadar da keyifli değil. Ateş Ağabey’le hemen ilk tedaviye başladık. Önce pilleri-kartı çıkarttık, tatlı suya attık, hepsini yıkadık, kesinlikle hemen açmadık. 3 gün boyunca güneşin alnında kurudular. Telefondan yana korkum yok, kendisi gayet tecrübeli. Bu sanıyorum 5 ya da 6. Zaten çok eskimişti, harita masası altında nuhnebiden kalma eski telefona geçtim hemen. Ama dijital makine için (Canon G7) ve içindeki resimler için endişeliyim. Neyse resimleri kurtardık, karta kolay kolay bişey olmuyormuş. Ama makineye ne yapabileceğiz, zaman gösterecek, şimdilik serviste. Hayyam pasajındakiler pek de ümitli konuşmadılar ama. Şimdilik yoğun bakımda, bakalım zaman ne gösterecek…

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Orhaniye Martı Marina-Bencik



Sabah erken, Evren’in gelmesiyle uyandık. Zavallı çocuk, gecenin köründe, İzmir’den bindiği “kelle koltuk turizm” otobüsüyle, hiç uyumadan Marmaris’i zor etmiş.
Neyse… Geldi ya!
Hava oldukça sıcak olacağa benziyor. Haftasonuna doğru sıcakların daha da artacağına dair bir öngörü var. Bakalım.
Bu coğrafyada, Hisarönü körfezinin kuzey yakası ile güneyi arasında ciddi iklim farklılıkları oluyor. Körfezin batısı, Datça’ya doğru oldukça rüzgarlı. Meltem etkisini gösteriyor, batılı-kuzey batılı esmesi sebebiyle denizden gelen hava nispeten etrafı serinletiyor ve nemi azaltıyor. Koyun doğusuna gidildikçe rüzgar etkisini kaybediyor. Sıcaklar daha belirgin. Bencik ve Orhaniye gibi kuzey kıyıları oldukça ağaçlık, daha çok Gökova gibi bir bitki örtüsüne sahipken, güneye özellikle Bozburun ve Bozukkale’ye doğru inildikçe bitki örtüsü azalıyor ve Akdeniz hakimiyeti artıyor. Sanıyorum bu etki havanın daha da ısınmasına yol açıyor. Ömer “Paşa” malum, sabahları erken kalkıyor. Sıcaklar iyice bastırmadan onu alıp denize götürmeye karar verdik. Paşa’nın hazırlanması ritüeller silsilesinden oluşan tam bir seremoni! Puseti, simiti, havlusu, çantası, bezi-şusu busu derken, koca bir lojistik destek ünitesiyle yola koyulduk. Marina henüz uyanıyor, ellerinde diş fırçaları-havlularıyla marina duşu yolunda karşılaştığımız titiz Avrupalıların manidar bakışları altında, pontonlardan geçerek kumsala geldik.
Şapada şupada, diz boyu suda binbir maymunluklar yaparken, hepimizin gözü aynı anda sahilde ahtapot döven ahçı yamağına takıldı. Kocaman kovasından çıkarttığı ahtapotları birer birer döverken, bir yandan da bizi izliyordu. Meraklı bakışlarla yanına gittik. Paşa’nın denizlerin 8 kollu, bu en ilginç yaratıklarından biriyle ilk tanışması işte böyle oldu. Çocukcağız da kovasından çıkarttığı, daha henüz hazırladığı şıkır şıkır mezeliklerden birisini takdim etti! İlk ganimet ))
Bakalım seyahat bonkör başladı! Acaba nasıl devam edecek?
Çok eski dostumuz Marina Müşteri İlişkileri müdiresi Sevgili Serpil’in varlığından bağımsız olarak, Martı Marina bizim bu civarda en beğendiğimiz marinalardan. Harika bir coğrafyası var. Denize girmek için bir kumsalı ve yine ağaçların arasında hoş bir havuzu mevcut. Restoranı gayet başarılı ancak aynı oranda hesaplı olduğu söylenemez. Su, elektrik, mazot bulmak mümkün. Girişi işaretli, marina fiyatı Lotus için günlük 35 Euro.
Korsan ekibi, civar coğrafyaya dağılmış durumda. Elif adanın kuytusunda alargada, Kedi dış pontonda, HH ise hemen yan pontonda. She ve Tutkum ise henüz Bencik’te. Kahvaltıdan sonra seyre çıkmak istiyoruz.
Marina’dan son eksikleri tamamlamamız, parasını ödememiz şu bu derken saat neredeyse 11 oldu. Marina dışında bizi bekleyen She ile karşılaştık, hasret giderdik. Kedi ve Elif önde, yelken yapıyorlar. Serinlemek için Selimiye tarafındaki bir koya girdik, 10 metreye demirledik. Kedi ve Elif de üstümüze bordaladılar. HH henüz etrafta değil, Erhanlar arkadaşlarıyla beraber Orhaniye içinde, önünde iskelesi de olan bir restoran’da kalıyorlarmış. Çoluk çocuk olunca haliyle toparlanmalarının uzun sürdüğünü söyledi. Onları çok iyi anlıyorum ))
Deniz sefasından sonra her tekne kendi “eteğindeki taşları dökerek” ortaya karışık bir makarna, yaprak sarma, salata ve soğuk kırmızı şaraptan oluşan bir öğle yemeği gerçekleştirdik. Evren’in mutfak sanatları konusundaki ünü malum!
Bu arada HH de geldi, çoluk-çocuk cumburlop deniz sefası kendiliğinden uzadı, haliyle.
Hepsi üst üste bordalamış 4 teknenin, ayrılıp yola koyulması akşamüstünü buldu. Arkamızdan gelen sudaki sırtılar ile motor seyrinde, önce Robinson Otel’i sonra kardinali en son da Dişlice Adası’nı bordalıyoruz. Arkamızdan gelen başkaca motoryatlar ve yelkenliler de var. Çıkışa yakın bir koydan ayrılan yelkenlinin boşalttığı yere yönelip oldukça derine ve sahilden uzağa demiri funda ediyoruz. Manevrayı bu kadar erken ve biraz da aceleci yapma sebeblerimiz arasında sadece benim HopHop karakterim yok! Hemen dibimizde, benzer şekilde hazırlık yapan yatın ve mürettebatının da önüne geçmek de bir diğer etken. Suda 85 metre zincirin ucuna ekli en az 30-35 metre 3 kollunun, bir benzeri de sahile bağlı. Lotus zıpkın gibi yerine çakılmış vaziyette gece üstüne bağlanacak diğer tekneleri tutmaya hazır, mağrur, tek başına koyda bekliyor.
Teker teker diğer tekneler geldikten sonra, hemen dibimize gelip demir atan Fransızlar dahi keyfimizi kaçıramıyor. Çoluk çocuk herkes suda. Tabi sepet de…
Hidayet Kaptan sağolsun, Bozburun yapımı bu masterpiece’i bize hediye ederek büyük incelik göstermiş. Malum Bozburunlar bu konuda çok ünlü.
Ancak ilk deneme pek de beklenildiği verimlilikte değil. Bakacağız.
Kedi ve HH gece bizle kalmayacaklar, hava kararmadan dönmek istiyorlar.
Akşam yemeği yine ortak, yan masadan-ay pardon tekneden- köfte, közde patlıcan, çeşitli mezeler, rakı ve şarap sofranın olmazsa olmazları…
Uzun bir sohbetin ardından, Bencik’in dingin sessizliğinde yattık uyuduk.

21 Temmuz 2009 Salı

Martı Marina-Orhaniye






LOTUS ekibi, Firuz-Ömer Kırcal, Nalan, Ömer Deniz ve Ben.
Evren Çeşme’den ertesi sabah gelecek.
Fakat asıl ekip bundan çok daha kalabalık. Bu seyahatin planları çok önceden yapıldı. HOOPER HUMPERDİNK ile Arzu, Leyla ve Erhan Abay, arkadaşları Emrah ve ailesi; TUTKUM ile Semiha, Bora ve Metin Berkem; SHE ile Nilgün ve Turhan Akman; Marmaris’ten deniz yoluyla gelen ELİF ile Elif, Alev ve Serdar İyibudar ile seyahate son dakikada katılan Erol Ağabey (Şar) ve zaten uzun zamandır o coğrafyada olan tüm tanıdıklar, başta Ateş Ağabey, Serpil Çidanlı, Emel ve Ufuk Çakmak, Utku Uçan, Lodos kafenin sahibi Salih ve Ayça Korsan ile tabi ki Selimiye’nin vazgeçilmezleri, Ayşe-Çeto ile Emre Korsan…
Yani “dev” bir GK etkinliği…
Hüsam sevgili ve “kocaman” ailesiyle Cumartesi günü karadan katılacak.
Aslında yola çıkarken ufak süprizler hazırladık her birine ama, henüz hiçbirinin haberi yok! Şimdilik ))
Biz LOTUS ile yapacağımız seyahatleri şöyle planlıyoruz. Her sene başında olduğu, Haldun ile olası seyirleri yaz başında kararlaştırıyor, ucuz uçak biletlerinden yararlanıyoruz. Teknenin tam olarak nerede olduğunu gerçi önceden bilemiyoruz ama, neredeyse Fethiye ile Gökova arasında tüm güzergahlara arabayla Dalaman’dan ulaşıldığı için biz de bu havalimanına uçuşlar ayarlıyoruz. Son dakika değişiklikleri tabi hiçbir zaman göz ardı edilmemeli, çünkü “deniz hali” bu… Belli olmaz!
Velhasıl, Salı sabahı erkenden, 1964 model, kırmızı bir Mustang ile Etiler’den başlayan yolculuğumuz, Marmaris’te son buldu. Otogarda, sağolsun Ömer’ler bizi karşıladılar. Onlar Datça’ya, 3-4 gün önce arabayla gelmişlerdi. Marmaris’te buluşup, hasret gidermemizi sıcaktan dolayı kısa kesip, hemen yola koyulduk. Daha yapılacak çok iş var…
İlk durak Marmaris Tansaş, tekne alışverişini buradan yapıp, eşyalarla beraber Orhaniye‘ye taşıyacağız, nasılsa arabamız oldukça büyük ))
İki tane hediyemiz var: Ateş Ağabey’e ne alalım diye çok düşündük. Sonunda, biraz da manidar olmakla beraber bir zeytin fidesi bulmaya karar verdik, yanlış anlaşılmasın, Ateş Ağabey’le aramızda hiçbir husumet yok… Zaten böyle bir adamla arasında husumet olanın aklına şaşarım o da ayrı konu...Haldun, yanındaki kuzeni Kadir, Serap, Nilay ve arkadaşı ile Hisarönü civarında turluyorlar, o gün içinde Martı Marinaya giriş yapıp bağlanacaklar. Yoldaki ıvır zıvırla uğraşınca marinaya girmemiz, akşamüstünü buldu. LOTUS henüz gelmemiş olduğu için, o kadar kişi, hepimiz, KEDİ’nin misafir kontenjanından marinaya duhul ettik. Haber çabuk yayılmış, üstünde dağcı kemerleri ve tırmanış takımlarıyla beraber bizi Ateş Ağabey karşıladı. Malum, kişilik itibarıyla her konuda “tedbirlidir”, ama tekne parkının dümdüz zemininde bize doğru, güvenlik ekipmanlarıyla koşarken görünce içim bir tuhaf oldu doğrusu!Seyahatin en “varlıklı” kişiliği, Ömer Paşa, kendisini hatırlatınca doğru Marina Restaurant’a yayıldık… ve birer-ikişer kalabalıklaştık.Havuzdan çıkarken toplam sayımız, 20’leri bulmuştu bile!
LOTUS, Nora pontonunda. HH de, bizim yanımıza geldi. SHE ve TUTKUM henüz Bencik’te. Onlar ertesi gün katılacaklar. Serdarlar koyun içinde, adanın kuytusunda demirdeler, onlarla da temas halindeyiz. Toparlanıp geleceklerini belirttiler. Bu arada eski dostlardan Nomad’ın kaptanı Levent ile de ayaküstü bir sohbet ettik, marinanın bu en büyük teknesinin gerçekten ilginç bir hikayesi var. Norveç’te açıkdeniz araştırma gemisi olarak inşa edilen bu devasa kırmızı “kayık”, nasıl olur da bir lüks yat için bir “bystander” olur? Bu sorunun cevabını belki de en iyisi Levent’in kendi ağzından aktarmak lazım…Haldunları yolcu ettikten sonra tekneye yerleştik, baş kamaranın yatağında beni küçük bir sürpriz bekliyordu: Bir açık deniz offshore ceket ve tulumu! En afilisinden. Tekne ortağım bu sene de beni ihmal etmemiş, paraya kıymış anlaşılan!Her seferinde olduğu gibi o kadar eşyanın nasıl olup da 32 feet tekneye bu kadar kolaylıkla sığdığını şaşırarak gözlemledim. Sonunda netayız!
Bu arada birer ikişer diğer korsanlar da geldiler, akşamki seremoninin detaylarını konuşuyoruz. Esas oğlan şimdilik yok!
Amaç belli: GK Komodoru Turhan Ağabeyin de önerisiyle Bozburun ve Selimiye’yi birer korsan kalesi ve mabedi olarak ilan etmek. Bunun gibi 3 farklı yeri daha (şimdilik) seçip onlara da birer korsan sancağı yollanmasını kararlaştırılmıştık. Bunun için bir akşam yemeği yapacağız, en uygun yer tabi ki de Bozburun. Ama tekneyle oraya gitmemiz mümkün değil. Ateş Ağabey motoruyla önden gitti bile. Lodos Kafede gerekli hazırlıkları yapıyor, Salih Korsan da sağolsun kırmadı, akşamın o saatinden sonra o kadar korsanı ağırlamayı kabul etti. Biz Ömerler ve Serdarlarla beraber toplam 9 kişiyiz, yazıyla dokuz! Dolayısıyla Ömer’in arabasına sığacağız mecbur. Erhan’lar kendi arabalarıyla geliyorlar… Sorun olmadı, geç de olsa bir şekilde Bozburun’a, korsanların müstakbel kalesine hasıl olduk.Upuzun bir masaya yan yana dizilip, çocukları da uyuttuktan sonra, Salih ve Ayça Korsan’ın ellerinden, harika hazırlanmış karides soslu, mezgitleri ve bilumum mezelerin gereğini usulunce yerine getirdikten sonra, Bozburun’u bir korsan kalesi olduğunun göstergesi olan büyük boy sancağı Ateş Korsan’a törenle teslim ettik. Hayırlı uğurlu olsun.
Gece geç saatlere kadar neşeyle ve özlemle sohbetin sonunu getiremedik… Konular birbirini kovaladı. Geri kalanları sonraki günlere bırakmak lazım, sanırım, çünki çok geç oldu!Yine arabalarımızla aynı yoldan dönerek, Martı Marina’ya geldik. Yattık uyuduk.

3 Temmuz 2009 Cuma

Lotus Kullanma Kılavuzu

Bizim kız, malum, birden fazla ekip tarafından kullanılıyor, aşağıya indiriliyor-yukarı çıkartılıyor! Dolayısıyla bazen, tamamen olmasa bile yabancı ekipler de, belli oranda huyunu-suyunu bilmedikleri tekneye binip, onu götürmek-getirmek durumunda kalıyorlar. İşleri kolaylaştırsın ve cep telefonu trafiğini azaltsın diye bir kullanma kılavuzu ve yerleşim planı yapılması gündeme geldi.... ve yaptık!
Aşağıda sunduk:



"LOTUS’ta sadece 4 şey yasak!
1-Denize düşmek…

2-Kabuklu yemiş yemek…

3-Tuvalete bilinmeyen bir cisim atmak!…

ve 4- tuvalete ayakta işemek “kesinlikle” yasaktır )))

Bir de yeni vernik işinde bu kadar uğraştıktan sonra, makosen veya topuklu ayakkabıyla içeri girmeyi ekledik listeye... En azından şimdilik YASAK! ))
Tekneyi açıp içine girince ilk yapılacaklar:

1-Genel kontrol
Teknenin içinde göze çarpan herhangi bişey? Koku vs.. Sintinede su var mı?
Tuvaletteki vanaları, klozeti kontrol et. Kaçak bişey var mı?
Elektrik tesisatına bak. Akülere bak. İki grup var, ilki harita masası altında, diğeri sancaktaki oturma grubunun altında. Renkleri yeşil olmalı, voltmetreye çok güvenme. Kırmızı ya da siyahsa, azalmış demek. Seyre çıkmadan ya motorla, ya redresörle şarj et.

Elektrik paneline geç, her üniteyi (sintine, hidrofor, radyo, buzdolbı) aç, çalışıp çalışmadıklarını kontrol et. Navigasyon (derinlik ve hız göstergesi elektriğe yani iç aydınlatmaya bağlı, otopilot hidrofora)
Motor bölümünü aç. Altında su var mı? Yağ kaçağı? Yağına ve suyuna bak. Her şey yolundaysa, kullanmayacak dahi olsan motoru çalıştır.
Buzdolabını genelde kapatıp, kapağını açık bırakıyoruz. İçine bak, gerekirse temizle, kapağını kapat elektrik durumun müsaitse çalıştır.
Teknede bir önceki seferden kalmış, bilinen bir hasar tamir bişey var mı? Yelken tamirde olabilir, botu bırakmış olabiliriz, çamaşırlar çamaşırhane ya da marinada bırakılmış olabilir, İstanbul ya da başka bir yerden bir parça taşınıyor olabilir. Bunları çıkmadan kontrol et.

Su tankı (iskele taraftaki koltuğun altında) dolu mu? Boşsa doldur. Taşana kadar doldurunca, içinde çok fazla basınç oluşuyor, koltuk tabanındaki tahta havalanıyor, biraz boşalt ya da kontrol ederek doldur.
Gece seyri yapılacaksa, atnalı (7) yüzer fenerini, el fenerini (kendinden manuel olarak şarj oluyor-siyah olan, 10 metreye kadar su geçirmez bir de üzerinde beyaz haç olan kırmızı renkli var) diğer ışıklarının şarjı var mı önceden kontrol et

2-Ne nerede? Denizde Çarpışmayı Önleme Tüzüğü-Kitaplıkta. Mavi renkli, ince kitap (IV) Rod Heikell (Türkiye ve Kıbrıs ile Yunanistan Pilot kitapları), logbook, diğer rehber kitaplar kitaplıkta (IV) Paraşüt fişeği, duman işareti, ve el maytabı kitaplığın önündeki boşlukta. Çan ve ecza çantası (kırmızı renkli deri çanta) da burada (IV) Bosa kancası, ucunda radansa, kilidi ve esnek lastiğe monte ipi ve ayrıca ırgat kolu ile beraber zincirlikte (1). Can yelekleri tavanda değil )) Ön kamara yatağın altında (I) Uyku tulumları, battaniyeler ön kamara sancak dolapta (III), ırgat rölesi, oltalar, rüzgar tüneli (sıcak havalarda pencere ağızlarına asılan, havalandırmaya ve tekne içine rüzgar yönlendirmesini sağlayan kumaş manika) ön kamara yan taraf sağ ve sol tarafta (Ia) Mekanik takımlar; matkap, 12 volt matkap, lokma takımı, tornavidalar, civatalar-vidalar solda oturma grubu (arkadaki) arkalığında (XX) Elektrik kabloları, yedek (uzun-yaklaşık 30 metre, diğerinin ucuna eklenebilecek gibi) sahil kablosu, şarj cihazları, solda oturma grubu (öndeki) arkalığında (XXII) Bayraklar (Yunan bayrağı ve işaret flamaları dahil), yelken tamir kiti, ince ipler ve gırcalalar, otomatik şişen can yeleği ve emniyet kemeri, botun pompası ve uçları sağda oturma grubu arkalığında. (V) Su deposu iskele oturma grubu altında (XXI) Otopilot, kitaplığın arkasında, duvara asılı kakıcın altında (IV) Yelken eldivenleri, ahşaptan konik kesilmiş vana tapaları, sis borusu, pusula ve gösterge plastik kapakları telsizin altındaki gözde. (XI) Çizmeler, bazı ayakkabılar, porsun oturağı, spinaker, redressör ve fırtına floğu sancak oturma grubu altında (VIII) Diğer spinaker, kıç kamara yatağın altında (XV) Yün eldivenler, kasketler ve bereler kitaplığın yanındaki kapaklı dolapta GPS, docktape, Nokia şarjı, dolap kilitleri, el feneri kendinden şarjlı (2 adet), kalem pilli gemici feneri (yeşil), bazı müzik CD’leri telsizin üstündeki rafta(IX) Both şalter, invertör, ırgat sigortası, sahilden gelen 220 sigorta harita masası altında. Çakılar, saç bantları ve kafa lambası harita masası üstündeki masa aydınlatmasında asılı. Temizlik malzemeleri (bulaşık deterjanı, çamaşır suyu, ciff, ahşap temizleyici, kaol, yağ sökücüler); WD40 muadili, pas sökücü, elektrik kontak sprey, plastik kaplayıcı sprey, yapıştırıcılar, vinç gresi, epoksi-sunfix, kandil yağı harita masası altındaki yan dolapta (Xa). Tavalar, konserveler, reçel kavanozları, çöp poşetleri evyenin altındaki yan dolapta (Xb). Hortum kafası, vidası, yedek ampuller, yedek sigortalar, haritalar, pergel, cetvel, kalemler, tekne evrağı, manueller ve bazı bantlar (teflon, bez bant, elektrik bandı) harita masası içinde (X) Pis su tankı pompası, bazı boyalar, zımparalar, akrilik yapıştırıcı, spatül-kürek, epoks macun, selülozik tiner tuvaletin arkasında fermuarlı bölümde. (XIV) Balta kıç kamara dolabı alt gözünde (XVIa) Plastik süzgeç, küçük tencere fırının içinde. Bardaklar, mutfakta fırının üstünde bez bir torbada asılı, tabak-çanak ve çatal, bıçak, kaşık fırının arkasındaki gözde. Fırına gelen gaz, altında küçük bir vana ile de kontrol ediliyor. El incesi, dürbün kapı girişinde asılı. Usturmaçalar, 2 adet büyük 2 adet küçük mazot bidonu, mazot hunisi, hortum, uzun fırçalar (sert ve yumuşak), leğen ve bazı kovalar kıç ambarda. (2) Mekanik takımlar, alet çantası, yedek çapa-zinciri, demir halatı (siyah 14’lük-polyester batar), kıç koltuk halatı (12’lik petrol mavisi- poliproplen yüzer), yaylar, koltuk halatları (beyaz), çeşitli halatlar, paletler, maske ve şnorkel, dolu ve boş tüpler kokpitteki sancak ambarda (5). Yangın söndürücülerin biri kıç kamarada, diğeri kokpitin arkasındaki boşlukta, sancak tarafta (3a). Bunun hemen karşısında üstünde vanası ve detantörüyle piknik tüpü var.

2-Seyir Hazırlıkları Teknede genelde, baharat, tuz, bilumum konserveler, pirinç, makarna mevcut. Aç kalmak oldukça zor))
Mazota ve suya bak. Mutlaka meteoroloji desteği ve seyir öncesi kontrolü çok yararlı.
Seyir planı, vardiyalar, görev dağılımının önceden yapılmasında büyük yarar var.
Uzun seyirlerde usturmaçaları toplayıp iskele kıç altı ambara atıyoruz.
Botu, deniz durumu çok ağır değilse arkadan çekerek taşıyoruz, kürekleri bağlı olmasına dikkat et. Limanda uzun bekleyeceği zamanlarda, ya da sert denizlerde uzun geçişlerde ön güverteye ters kapak ediyoruz. Bu şekilde taşımanın önemli dezavantajı zincirlik açılmıyor, ve genova iskotaları çapariz verebiliyor.
Pasarellayı nereye gidersek gidelim mutlaka yanımıza alıyoruz, sancak puntellere bağlıyoruz. Yelken de olsa, motor da olsa, seyre çıkmadan içersini güzelce neta etmeyi unutmamak lazım.

3-Seyirde: Tekne yol yaparken, kokpit arkasında, oturağın altındaki göze su doluyor, kendiliğinden tahliye oluyor. Endişe etmemek lazım!
Uzun yelken geçişlerinde buzdolabını 4-6 saatlik peryotlarla kapatıyoruz. Buzdolabının dolu olması uzun süre soğukluğu koruması için avantaj. Kalıp buz bulunabilirse, bu süreyi daha da uzatmak mümkün. Alışveriş yaparken, içeceklerin soğuk olarak alınması bu açıdan çok yararlı. Seyirlerde oltayı sancak kıç omuzlukta (4) taşıyabiliriz ama limanlarda marinalarda hele de tekneyi terk ediyorsak mutlaka içeri koyuyoruz.
Navigasyon iç aydınlatmaya bağlı. Otopilot, kokpit içinde fiş-prizine takılıyor, elektriğini hidrofordan alıyor. Yelken yaparken, özellikle dar açı seyirlerde, teknenin bayılması söz konusuysa, tuvalet vanalarını kapatmak lazım. Ağır deniz koşullarında heçleri kapamak, sprey hoodu açmak, gerekirse kapıyı kapamak yararlı olur. Gece vardiyalarında özellikle dalgalı denizde ve yalnız nöbet tutuluyor ise, güverteye emniyet kemersiz ve can yeleksiz çıkılmamalı. Tatlı su kapasitesi 150 litre, -denizden gelen suyun temiz olduğu, liman dışı-açık deniz veya temiz koylarda iken-bulaşıkları genelde deniz suyu pompasıyla (mutfakta evyenin hemen altında, ayakla basarak çalışan) yıkıyoruz.
Banyodaki tatlısu musluğu daha dışarda olan, aç-kapatarak çalışıyor. İç taraftaki musluk hep açık, ayak pompasıyla denizden su çekebilmek mümkün.
Ocak yakarken, düğmeye basarak çakmakla yakılıyor, alev aldıktan sonra, ısınana kadar beklemek, hemen bırakmamak lazım; sönüyor.
Seyir esnasında ocak üstünde bulunan ya da pişirilen-ısıtılan herşey (çaydanlık, tencere), vidalı kollar ile sabitlenmeli
4-Dönüşte-Tekneyi Terk Ederken. Limana girmeden pis su tankını ve sintineyi açıkta boşalt. Buzdolabının içinde bozulacak şeyleri atıp (yumurta, peynir vs), kapağını açık bırakıyoruz. Çöpleri atıyoruz, evyede ya da tekne içinde bulaşık bırakmıyoruz. Yağmur yağmayacaksa, ön kamara üstü ve salon üstü heçleri kapatıp (, banyo ve kıç kamaradaki toplam 3 küçük heçi açık bırakıyoruz. Demirdeysek, zincire bosa vurup, ırgatın sigortasını kapatıyoruz. Sıkışık plan yerleşildiyse usturmaçaları koyuyoruz. Kıçtan kara, karaya yakınsak kıça usturmaça koyuyoruz. Ana yelkenin örtüsünü örtüyor, genova iyi sarılmış mı, roller halatı güzelce voltalanmış mı? Kontrol ediyoruz. Oltayı içeri alıyoruz. Limandaysak ve tekne 3 günden fazla duracaksa, botu ön güverteye alıyor ve bağlıyoruz. Pasarellayı tekneye alıp, bağlıyoruz. Kokpit dolaplarını kilitliyoruz. At nalı simidi ve fenerini içeri alıyoruz. Dışarıda herhangi bir malzeme bırakmıyoruz. Both şalteri off konuma getirip tekne içinde elektrik kullanacak (buzdolabı, sintine, elektrik, radyo, seyir ve demir fenerleri) her şeyi kapatıyoruz. Kapıyı kilitleyip anahtarı aksi söz konusu değilse, daha önceden konuşulmuş birisine ya da marina ofisine veriyoruz.
Özetle tekneyi bulduğumuz gibi bırakıyoruz )))

SELAMETLE..."

15 Haziran 2009 Pazartesi

Lotus Tamir Günlüğü-2008/2009

Her sene özellikle yaz başında yapılan tamirat ve bakımların detaylarını unutmamak ve bir sezon sonra ihtiyacımız olduğunda başvurmak için oluşturduğumuz "tamir-bakım günlüğünü"de bu vesileyle pazara çıkartalım diye düşündük...

Bu kış ve yaz başı 3 ana sorunla uğraştık. Bunlar şaft, motor basit sorunları ve vernik idi. Tabi bir de tekneciliğin olmazsa olmazı "ufk-tefek" tamirler...

ŞAFT
Yaz sonunda tekneyi karaya aldığımızda, esnek kaplin ile değiştirmiştik. Ermaksan dan 75 milyon, bizim sistemde işe yaramıyor. Sergün halat sardıktan sonra, vuruntu yapmaya başladı. Rıza ustadan rica ettim, o da sökmüş. Vidaları zaten gevşekti diyor. Çekim yapacağımız gün, Taner'in ırgatını tamir ederken ben de kaplini söktüm. Eskisi gibi taktım. Oldu!

MOTOR
Devridaimin altından su kaçırıyor. Rıza usta keçesi kaçırıyor dedi. Sökmemiz lazım. Sökmesi oldukça zor. İmpeller kapağının altında, tam ortada bir mil, üstünde bir keçe arkasında bir bilyalı rulman var. Tamir takımı yanmar da 200 milyonu buluyor neredeyse. Keçe ve rulmanı oto tamircilerinden Bostancı da bulduk, 3-5 milyon bişey. Konuya hakim olanlar, keçenin marin olması gerektiğini söylüyorlar. Yanmar orjinal 25 Euro. Söylendiğine göre bizim aldığımız ucuz keçelerin içindeki yaylar paslanır kısa sürede görevini yerine getiremez olurmuş. Biz keçeyi ters taktık, yani yayın su ile teması yok. Başlangıçta kaçırmıyor, bakalım zamanla göreceğiz.
Bir tane de yedek aldım. İmpeller yedeği zaten vardı. Eskisini sakladık. Yenisini taktık. Ters takmamak önemli, dikkat etmek lazım. Takarken deterjan ya da vazelinle kaygan hale getirip takmak işi kolaylaştırıyor. Rulman biraz zarar görmüş, o eksenden çıkartmak çok zor. 3 kollu çektirme ile ancak çıkarttık. Mazot filtresi ve separatörü söktük. Kağıt filtreyi değiştirdik. 75 milyon. Mazot tankının altında bir musluk var, onu kapat. Separı tamamen sök. İçini temizle elle tak. İn rokoru biraz kaçırıyor gibi, içine teflon bant. Ama şimdilik değiştirmeye gerek yok.
Out rokorun da kaçırdığını Küçük Çatı'da farkettik. (Haziran 2009) Etrafındaki süngerler falan ıslanmış, yoklayarak sıktık, paslanmış borular her an elimizde kalabilir. Halloldu.

VERNİK
Bu iş Ömer sayesinde oldu diyebilirim. 2 tane kapağı söküp bir akşamüstü Erol ağabeyle beraber Ömerin atölyeye götürdük. Orbital makine ile 2 dk da tüm verniği kazıdı. Vernikte kazıma esas. Kaplamalar önemli, masif ağaçlar sorun değil. Tekne içinde en ön planda sorun, farş tahtalarında var, basamaklarda var, kuzine ve harita masası kenarlıklarında var. Bir orbital de sağolsun Cem'den geldi. Onun kafası arızalıymış ama yaptırdı, sırf bu iş için Duratekten guletler için dizayn edilmiş özel bir vernik temin etti. Sürümü kolay, tek komponentli ve en önemlisi bedava. )) Ahşaba kadar indiğimiz yerlerde de çift komponentli özel bir epoksi empregne ürün kullanacağız. 1 Kilosu, yeter gibi duruyor, 30 milyon falan. Karıştırırken ölçü lazım, çabuk kuruyor. Kurumaya başlarken, ısınıyor.
1 mayıs en erken satte Ömer ile LOTUS'ta buluştuk. Önce bir kısmını çıkarttık, farştan başladık. Gayet güzel oldu. Kaplama incelmiş, çok fazla toleransı yok. Tek bir yerde deldik hatta, Psari deki gibi, neredeyse aynı yerde bizim de bir deliğimiz var. Pontonda zımpara yapmak haliyle yasak, anında güvenlik damladı. Taner'in de gelmesiyle, güç kazandık. Tüm farşları ve sökülebilir malzemeyi çekek yerine taşıdık. Elektrik bulmamız zor oldu. Çekek yeri zaten acayip kalabalık bir de elektrik işiyle ilgili acayip yoğunlar 1 saate yakın elektrik bekledik. Sonunda bir tekne sahibi, acıdı 3 lü prizinden yararlanmamıza izin verdi. Ömer sağolsun acayip girişti. 60 lıklarla kalın yerlere girdik, ön yüzleri 80 liklerle. Beyaz zımpara ahşap için daha iyi, tercihen zımpara tabanına uygun delikleri olması, içinin dolmasına engel oluyor. Bu renk olanlarda yerli malı yok. Perşembe pazarında toptan almak mümkün. Sabri ağabeyin 1 üst sokakta, zımparacı kime sorsan gösterir. Ya da bauhauss, ama çok daha pahalı. Bizim zımparalar 1o luk çap. Ömerin makine Black& Decker, Ceminki Bosch. Bosch’un devri daha düşük ama kenarlıkları yok, tutarken daha çok güç harcıyorsun ama kenara köşeye daha çok giriyor. Velcro Ceminkinde güzel ama, Ömerinkinde çalışmıyor, bally ile yapıştırarak kullandık. Bir de kenarı üçgen, olan bir makine daha var, Çin malı. parmak gibi bir ucu monte edip kenarları yapmak mümkün olabiliyor.
Yüksek devir küçük zımpara vernik işinde esas. Birçok kenar köşeyi zaten elle yapıyoruz. İçi lastik takozlar bu konuda çok iyi, her yerde yok. Erol ağabey sistre dediği kenarı keskinleştirilebilen bir malzeme getirdi, sağolsun ama zaten çok kullanmadık. Cuma günü bittiğinde teknenin neredeyse tamamını boşaltmış, tüm delikleri kapamış, hoparlör, telsz tarafını tamam yakın örtmüş, kabinleri boşaltıp hepsini arka tarafta, tuvalet ve tüp kabine yığmıştık. Sökülebilir her şey o gün sökülmüş, ve bunların tamamı zımparalanmıştı. Tekneyi boşaltmak çok önemli. Ön kabinin duvarını, yan pencereyi, tavandaki papeli kazıdık. Tavanı, aydınlatmayı ve hatch girişini söktük. Lastiğin aynısından bulamadık. Hırdavatçılar çarşısı bu iş için ideal. Bofor hatch üretiyor ama onlarda bu tarz bir fitil yok.Bu arada hırdavatçılar kişiye özel fitilin aynısını üretiyo ama, çok pahalı. Biz 3 metre fitile 5 lira falan verdik...
Masayı söktük, Emre sağolsun menteşeleri atölyede temizleyecek.Kapıların ön yüzü, giriş sağ ve sol taraf, harita masası, kenarları, ön paneli, mutfak kenarlığı, salon ortasındaki tutamak direk, alt dolaplar, panelleri, kapı üst ve alt kenarları ile merdiven basamakları tamamen ahşaba kadar temizlendi ve verniklendi. Pasarella, dış kapı-iç ve dış yüzeyi, mutfak-fırın altı kapaklar ahşaba inildi. Pazar günü akşamüstüne doğru, tüm söküm, zımpara ve bantlama işi bitmişti. İlk kat empregne malzeme (çift komponentli- epoksi) ve üstüne 3 kat vernik uygulandı. Ara katlarda 220-320 arası zımparalar ile yüzey perdahlaması yapmak lazım. Selülozik tinerle tozu alıyorsun, her seferinde etrafı tekrar toz oluyor, elektrik süpürgesi ile temizle… dışarıda yola yakın çok ciddi toz oluyor, pontonun ucuna kadar taşıdık. Ptesi ve hafta içi hemen hergün çalıştık. Ara katlar, harita masasının üstünü yaptık, tuvaletteki farşı unutmuşuz, tuvalet kapısı altını keza. Hepsini sonradan yaptık. Mutfaktaki ön panele meşe kaplama yaptık. Epoksi sonrasına bakacağız. Bally ie yapıştırmak kolay. Ama denemeyi tavsiye etmem, ustalık isteyen iş. 2 kat bally sürüyorsun.Çekiç ince tarafı ile bastırarak yapıştırdık.Kaplama 1 mm kalınlığında meşe. Yüksek kaldırımdan aldım. Artık çoğu kapanmış orada ellerinde kalan malları satıyorlar. Aynı şeklide, giriş yeri altında, eski sigortalardan sadece negatif olanı saklamıştık, onu sökerek orayı da kapladık. Her ikisini de epoksi ile empregne ettik.Buzdolabı etrafına akrilik-antibakteryel yapıştırıcı sıktık. Kadıköy nalburlarda var, ucuz bişey. Lavabo kenarına sıkmak oldukça zor.

DİĞER
SprayHoodun naylonlarından sağdaki kötü durumda, bir de kenar köşe bağlantıları sorun. Tamire yolladık. 150 TL. Cemilin adamı halletti. (Aralık 2008)
Borda fenerinin her sene bozulan kablosunu bir GK etkinliğinde girişerek yaptık. Vardavela puntellerinin içini freze ile deldik, kabloyu bu aradan geçirdik. Uçları Erol Ağabey sıkma pensesi ile sıkarak spreyledi. Bir daha da bişeycik olmaması gerekir. (Şubat 2009)
Yer zemin, kokpitte, gevşemiş tik çıtaları sağolsun Erol Ağabey ile Serdar yapıştırdı. Yapıştırıcı özel. Genel marin kullanım için. Bayağı para vermişler. (Mart 2009)
Özellikle sancak kıç omuzluk vardevelaları çok çizilmişti, sağolsun Erol ağabey zımparaladı (Nisan 2009)
At nalını değiştirdim. Marintekten. 65 milyon. Plastimo en pahalısı, Lalizas, bu bizimki en ucuzu.
İspanya malı kauçuk kova- Amorgos’ta suya düşen gibi.
Piyan ipi. İnce olan da var, kalın olandan aldım.
Lastik süspansiyon. 16 milyon. Demir bosası için ideal.
Marintekten dolap kapaklarına ön-zincirlik ve arka kokpit sağ tarafına kenarı lastikli ağ-cepler yapıştıracağız.
70 metre yüzer polipropilen halat aldım Kaya'dan, petrol mavisi özellikle, geçen seneki siyah polyesterle karışmasın için rengi farklı. Toplam 100 milyon. Film halat diye sattı. 12 mm den biraz kalın.
Tüpün detantörünü değiştirdim, Kızıltoprak’ta, Caminin karşısındaki Aygaz’da var. Borusunu dik açı 90derecelik, Erta da Mehmet Usta yaptı sağolsun.
Döşemeleri değiştirelim Cenk Tuzcudan 20 metre döşeme aldık, bağışladı sağolsun. 150 ilyona dikiyorlar. ama vakit kalmadı, Lotus aşşa iniyor.
(9 Mayıs) Pupa feneri’ni değiştirdik. Sergün Ön taraf, borda fenerleri yapıldı. Sergün. Kablosunu yeni değiştirmiştik.
Kıç demiri düzeneği, sağolsun Mehmet usta-Nazım usta ile beraber yaptılar. Vardevela üzerine 25 mm lik çap var. Kestamid iki yarım daire yanakları pirinç allen civatalar ve set uskurlar ile duruyor. İyi çalışyor gibi bakacağız
Demir koymak için benzer bir tutamaç yaptık, yine pirinçten, dikmeye monte edeceğim. Baştaki demiri çıkartıp boyadık, önce fırça ile antipas sonra kızıl yağlı boya. Yedek demirin galvanizi daha iyi, onu da başa geçirdim. Kilitlerini yeniledim.10 metre 8’lik zincirini de değiştireyim dedim ama bakacağız. Yaklaşık 100 milyona geliyor. 1,5 kilosu 1 metre. Krom olanda metresi 35 milyon en ucuz. Küçük bir kova almam lazım. Geçen sene aldığım batan polyester halatı kullanacağız, ucuna radansasız bir halka ördük. Direk zincir kilidinden, sonra 2 adet kilit, araya fırdöndü. Kilitler allen başlı, demir için. Son kilit, zincire sabitlemek için, mandar kilidi, 6 mm lik.
(16 Mayıs) Genova yine yırtık. En tepede, daha önce de yırtılan, kapela tarafı. Yine Turgutreis de UK dikmişti. Bir de güngörmez yakası UV bandı sökülmüş. Dikmesi zor, bayağı bir uğraştım, 1 saatte en az 6 iğne kırıldı, vazgeçtim sonunda UK e yolladım. 65 milyon aldılar sağolsun, iki adet iğne ve yama hediye…
(17 Mayıs) sağolsun Erol ağabey ile Ömer otopilot fişini yaptılar. Hatch kapağının kenar lastiğini 3M çift taraflı bant ile yapıştırdılar. Gayet iyi oldu.
(18 Mayıs) pasarellaya dremelle amblem kazıma. Umut sağolsun.
(19 Mayıs) Şanzıman yağını tamamlamışlar, ama biraz fazla koymuşlar. Biraz kaçırabilir, sorun değil.
(25 mayıs 2009). Tuvaleti sonunda yaptım. check valfi bozuk tespit ediliyor ama olmyor işte. Önce bol bol deniz suyu çekmek lazım. Boşalırsa deniz suyu boşalır. Arkasından söktüm, su boşaldı. Taktım olmadı, kaçırıyor. Yenisini arkasında kalın hortumuyla takmak işe yaramıyor. Hortumunu mutlaka sökmek lazım. Taktım. Şimdi tamam. Sintine pompasını çalışır hale getirdim. Çorap takmak lazım.

Karacasöğüt-II

Karacasöğüt
Sabah yine mükemmel bir Gökova güneşiyle uyandım. Etrafta koşturan çocukların kıkırdamaları, ağdan dönen bir balıkçının oflaya puflaya çalışan pancar motoru ve günübirlik tura tekneyi hazırlayan bir tayfanın taşıdığı tabak çanak sesleri koca koyun yavaş yavaş uyandığına işaret seslerdi, ufak ufak...
Hemen yanımızda kimbilir kaç gün önce suya bıraktığı sepetlerini toplayan Yaşar Kaptan ile selamlaştık. Karacasöğüt ve Gökova'da sepetçilik pek bir revaçta avlanma şekli. Benim de çok sevdiğim, mümkün mertebe uyguladığım bir yöntem. Kabaca bahsedersek Güney Ege ve Akdeniz sahillerinde sıkça kullanılan bu sepetler, tam tarif etmek gerekirse şeklen ortasında fındığı olmayan şekerpare tatlısına benziyor )). Yaklaşık, en az 70-80 cm çapında, 30-40 cm yüksekliğinde telden ya da sazdan elde yapılıyor. Yapım işi tam bir sanat, özellikle Bozburun'lu ustalar bu konuda çok meşhurlar. Tel bildiğimiz inşaat teli, ancak sepetin belli bir formu ve kavisi var. Bu kavis çok önemli, sepetin çalışmasını yani iş yapmasını bu sağlıyor, köşeli sepetler pek işe yaramıyor. Sepetin içine yerleştirilen ve dibine tespit edilen yeşillik (marul, ıspanak vs) ile ekmek ve kokmuş peynir balığı çekiyor. Uzaktan kokuyu alan balık, sepete yaklaşıyor ancak avına ulaşamayınca sepetin tellerini ve kavisini takip ederek üst tarafındaki delikten içeri giriyor. İçine grdikten sonra, görme fizyolojisi müsade etmediği için ve dolayısıyla yukarı bakamadığı için tekrar dışarı çıkamıyor. Sepetin içinde dolaşıp duruyor. Ta ki ertesi gün ya da her ne zamansa sepeti su üstündeki şamandırasına bağlı olan misina ile çekip alıncaya kadar. Bu şekilde avcılığın iyi tarafı istediğin kadar balık tutuyorsun, istemediğin balıkları çıkartıp geri atabilirsin. Yem kısmı gayet kolay. Her yere atabilirsin ve ucuz. En pahalısından sepetler 30-40 TL'yi geçmiyor. Dikkat edilecek en önemli husus sepetin pırıl pırıl olmaması. Eskimiş hatta paslanmış sepetler daha avcı! )))
Bu yüzden işi bilenler sepeti ilk aldığında suya atıyor 1-2 hafta paslanması için bekletiyor. Hatta toprağa gömenler de var! Tercihen sazlık (yani erişteliğin) yanına indirmek lazım. Sepetin gözlerinden 1-2 sine de koparttığınız eriştelereden koyarsanız yanında yenmez )) Sokkan, kupez, karagöz ve hatta çipura olası avlardan. İçinde balık olduğunda ahtapot girmesi işten bile değil )))Rutin bir av sonrasındaki görüntüyü aşağıda izleyebilirsiniz. http://vimeo.com/5214441
Sepetçilikle ilgili bu kadar geyik yaptıktan sonra Karacasöğüt'e dönelim tekrar.Çözülmesi gereken birkaç sorunumuz var. Birincisi bumba. Ayhan ağabeyle, direğe bağlanan parçayı söktük. Üstündeki kırılmış perçinleri çıkarttık. çelik perçinler, aluminyum olanlardan farklı hiç de kolay sökülmüyorlar. Elimde aynı perçinlerden var, bunlar metrik sistemde ifade ediliyor ve bendekiler 6,4'lük. Yanlış hatırlamıyorsam 4 mm'in üstündeki perçinler hepimizin bildiği perçin tabancası ile sıkılamıyor. Bu iş için iki koldan destek alınarak (aynı tel kesme makası gibi) kullanılan bir perçin aleti var. Evvelki sene sormuştum bir ara 200 küsur Euro deyince vazgeçmiştim, nasılsa bir kez kullanacağım değer mi demiştim, kendi kendime... Yanılmışım )))Sağa sola sorduk kimsede yok. O civarda çalışan Mümtaz Usta vardır, aslında marangoz ama elinden her iş gelir. "Bende de yok, üzgünüm" dedi... Demir Ağabey öğleden sonra, dümeniyle uğraşmak için Marmaris'ten bir ekip geleceğini, onlardan yanlarında getirmeleri için rica edebileceğini söyledi. Çok teşekkür ettim. Bu durumda plan biraz bozuldu. Ankara ekibinin uçağı saat 15.30 da, Dalaman'dan. Aslında Bodrum Havalimanına neredeyse aynı mesafe olmasına rağmen, Karacasöğüt'ten uçmak için Dalaman'a bilet almak lazım. Marmaristen uçuştan her 2 saat öncesinde Havaş servisi var. 25 TL.Karacasöğüt'ten Marmaris'e 20 km kadar. 40-50 dk da ulaşmak mümkün. Yaz aylarında minibüs seferleri var, ama biz oradayken henüz başlamamıştı. Kooperatiften dolmuş kiralamak mümkün 70-80 liraya Marmaris'e, 170-180 TL'ye de Dalaman'a götürüyorlar. Neyse, sonuç olarak onlar gidecekler, benim uçak geç vakit, akşam saat 19.40'da. Öğleden sonra bu tamir işleriyle uğraşırım diye düşündüm. Güzel bir kahvaltı ederek ve suyumuzu elektriğimizi doldurarak, Bayram'a da gecelik 20 TL verip, tekneyi bağlı olduğu belediye iskeleden çıkartarak kıçtankara demirde duran teknelerin arasına, uygun bir yere, uygun şekilde yanaştırdık. Koyun batısı, meltemlere kapalı. Dip yavaşça derinleşiyor, ve oldukça iyi demir tutuyor. Yaz sonlarında ve sonbaharda ciddi keşişleme yapıyor ancak bu mevsimde kötü bişey beklemiyoruz. Birçok tekne dolayısıyla çift demir ve tonozla duruyorlar. Biz tek demir attık, uzun zincir döşedik, kıçtan da iki koltuk aldık. Tekneyi derleyip toplamamız ve son bir kez denize girmemizle zaten saati öğlen yaptık. Ben hariç herkes toparlandı, minibüs almaya geldi ve ekibin bir kısmı yola koyuldu. Yalnız yalnız iskelede dolaşırken, Tuncer Ağabey'in neşeli sesiyle irkildim...
-Doktorrr...
-Buyur Tuncer Ağabey??
-Müjdemi isterim...
-Emrin olur! Nedir?
-Murat (AvoII) da senin istediğin perçin makinası varmış.
-Ne diyyossun?
-Tamamen tesadüf öğrendik. Biz bahsederken araya girdi "var bende ne getiriyorlar Marmaris'ten" dedi...
-Şaka!-...
Sanki yeni hediye bisikletini görmeye koşan çocuklar gibi, neşeyle koca Tayvan keçine neredeyse zıplayarak çıktık. Murat Ağabey, kamaranın zeminindeki bir dolaba beline kadar girmiş, aşağısı bir derin kuyu, bir takım aletleri-edavatları çıkartıp çıkartıp kenara koyuyor... Bir yandan da söyleniyor "en son kim bilir ne zaman kullanmıştım? Bak şimdi kesin en dipten çıkacaktır, hep böyledir bu iş" diye öfürdeyip duruyor!
Nitekim öyle de oldu )) en dipten çıktı mendebur. Ama tam istediğim alet. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle "bu yaşlı kızda torna aleti hariç her şeyi bulmak mümkün ama bazen biraz aramak gerekiyor" dedi... )))
Hemen bir koşu tekneye gittim. Hazırlıklarımı yaptım ve 2 dakika da hallettim mevzuyu... Ne demişler: Takım çalışır! Kendisine teşekkür etmek için bir küçük el emeği türk cevizini de ihmal etmeden, birkaç yedek perçini de torbasına koyarak geri verdim. Etrafta dostlarla pinekledim, hemen yan komşumuz olan seneler önce yine burada tanıştığımız Banu ve Deniz çiftiyle (Tapir) sohbet ettim, ciddi bir balıkçı komünotesi olan iskelede Oktay Şaktimur ve Tümer ağabeyle lafladım, İngiliz limanından dönen Arı teknesine ziyarette bulundum, Lotus'a son bir kez uğrayarak etrafı kolaçan ettim her bir şeyi kontrol edip, şimdiden üzgün kızmıza içimden hoşçakal dedim...
Karacasöğüt'ten ayrılmak hep zor gelmiştir bana! Neden bilmem...

14 Haziran 2009 Pazar

Karacasöğüt


Gulet Kaptanının hediyesi litrelik Smirnoff ganimetimizle beraber, koydan çıkıp hemen doğusundaki koy olan Karacasöğüt'e girdik. Rüzgar oldukça hafif. Yelkenle girme fikrinden hemen vazgeçtik...

Karacasöğüt bizim geçmişimizde önemli anlara imza attığı için olsa gerek, hep duygusal olarak etkilendiğimiz bir yer olarak hafızalarımıza kazındı. Düşünüyorum da herhangi bir koyun ya da bir adanın ya da bir limanın bizde çok özel bir duygulanım yaratmasının sebebini sorguladım, kendi kendime. Acaba neden bazı yerleri çok beğeniyor, ona çok benzeyenlerde aynı beğeniye ulaşamıyoruz? Bu duygulanımda tek sorumlu acaba koy ya da ya ada her neyse o mu? Mevsim mi? Ya da algımızı değiştiren başka faktörler var mı diye düşünürüm hep! Galiba herkes için geçerli olan "in ve "out" yerler listesi var, ve bu kesinlikle bilimsel kriterlerden bağımsız olarak değerlendiriliyor. Yani tamamen duygusal olarak yorumlanıyor. Dolayısıyla tartışmaya çok açık bir konu, ben şahsen çözemedim...

Bildiğim şu, Karacasöğüt beni hep etkiledi... ve sanırım da hep etkileyecek.

Bunda önemli sebeplerden bir tanesi ama, bunu itiraf etmem lazım, sadece koyun kendisi ya da doğası değil, hasbelkader oraya yerleşmiş-hatta bunun müsebbibi olduğumu sandığım-dostlar. Sanki aileme kavuşuyormuşum gibi bir duygu sarıyor beni, Tuzla Burnu'nu bordaladıktan sonra! Sanki Lotus artık evinin arka bahçesinde... O kadar rahatım, o kadar rahat!

Nitekim Belediye iskelesine doğru yöneldiğimizde teknelerinden çıkan, bizi bekleyen, yolumuzu gözleyen dostlar sardı etrafımızı... Palamarımızı alanlar, "hoşgeldiniz" diyenler, hepsinin yüzünde gepgeniş bir gülümseme... Sanki hiç ayrılmamış gibiyiz. Aslında tersine koca bir kış devirdik arada, ve her sene yaptığımızdan farklı, malum sebeplerden dolayı gidemedik tüm kış boyunca. Halbuki ne de güzel olur kışları Karaca, sadece Karaca mı? Hepsi, tüm Gökova muhteşem olur. Eylül ortası gibi el ayak çekilir ve tekneler azalır... Gelen giden de... Sadece yerlileri ve bir de sevenleri kalır! Sonra Sarıyaz başlar... Ah o ne doyumsuz bir andır Güney Ege'de! Sonra güya kış başlar. En tehlikelisi budur bence. Kış vakti, yağmur-çamurda Istanbul'dan çıkıp da güneye gidenlerdeki duygulanımı bence ölçmenin tek bir yolu var: Buradan oraya göçenlerin tamama yakını kışın gördüğü için gitmiştir oraya kesin. Bunun bir istatistiğini çıkartmadım ama bence kesin öyle...

Girişte sağda (yani Batıda) Gökova Sailing Club'un doğayı hiç bozmadan inşa edilmiş küçük mütevazı binaları ve iskelesi vardır. Arada kendileri kıçtan kara olmuş tekneler, sonrasında upuzun Belediye iskelesi vardır. Daha da Doğu'da Martı Marinanın kışları tamamen kapanan-sadece yazları açık iskelesi ve restaurantı yer alır, bu gittiğimizde el değiştirdiğini öğrendik. Marmaris'e dolmuş vardır, özellikle mevsiminde. Kışın bunlar iyice azalır ama zaten şehre 20 km kadar olduğu için çok sorun olmaz. Sahildeki bakkal-marketlerden öte beri almak gayet mümkündür. İskeleye kıçtankara olduk, dibi iyi demir tutar. Elektirk, su bulmak mümkündür, Belediyeye makbuz kesilir, 20 TL geceliği. Çoğunluğu yaz kış kaldığından tonozların sahibi olup olmadığını sormak lazımdır. Zaten iskele sorumlusu Bayram olmasa bile komşular uyarır dışardan gelenleri. İskelenin Batı tarafına doğru "komün" yaşantı ağırlığını iyice hissettirir zaten. Bilenler oraya "ChinaTown" der... Müdavimleri eksik olmaz, kıskandırıcı bir dayanışma, hangi ulustan olursa olsun içine alıp, nereden gelirse gelsin sorgulamadan kabul eder bir yapıdadır yaşantı! Ciddi, irdelenmesi gereken sosyolojik bir olaydır bence... Ayrı konu!
Bizi de aldılar içlerine, "tüm gün sizi bekledik, neredeydiniz?" diye neredeyse azarlar tonda sordular. Deniz hali bu bumba koptu, balık kaçtı falan diye geçiştirdik ama utandık da bir yandan... Tekneye davetler hoşbeşten ve acil ihtiyaçlarımızı giderdikten sonra, tahta iskeleye kurdukları upuzun sofra ve hemen yanıbaşındaki mangal sefasına sanki onur konuğuymuş gibi davet edildik.

Bol bol içildi... Çokça konuşuldu... Bir müşterekte anlaşıldı... Denizin ve denizciliğin bu ortak lisanına olan hayranlığım, galiba hiç bitmeyecek. Gecenin çok ilerlememiş bir saatinde, başımızdan geçenleri anlattık. Teknik bir konuydu, ne düşünürsünüz dedik... Çok mütevazi bir tonda, ellerinden gelen herşeyi yapacaklarını söyledi ayrı ayrı herkes... ve nitekim de yaptılar!Uzun bir sohbet, bol içki, bol kahkaha, bol anı ile çok mutlu geldiğimiz iskelenin (ki dönüşte bana göre ciddi sallanıyordu, şahsi fikrim Belediye'nin kesin çivi yoklaması yapması lazım!) en ucundaki teknemize düşmeden-kalkmadan sağ salim hasıl olduk! Yatmamızla uyumamız bir oldu ))

Amazon-Karacasöğüt

Amazon-İngiliz Limanı-Karacasöğüt
Ertesi gün, yine güzel bir Gökova sabahına uyandık. Bir önceki gün üfüren meltem gitmiş, yerine ılık ılık ve tatlı tatlı, insanın tenini okşayan serin bir esinti kalmıştı. Güvertede yattığım için, alışkanlık, hemen doğrulup etrafı bir kolaçan ettim. Alman ekip beklendiği üzere bizden önce kalkmış bir takım aktivitelere girişmişti bile. El sallayıp, selamlaştık. Sahildeki şezlonglar da bu arada birer ikişer parsellenip, su başında geçirilecek güne hazırlıklar yapılıyordu.Tekneyi toplayıp, kahvaltı hazırladık. Sağolsun Ankaralı Kaptanlar, özellikle Raşit, yeme-içme konusunda oldukça ileri bilgi birikim ve deneyimine sahipler, yemekten yana hiç sıkıntımız olmadı. Bu sabah için menüde, sucuklu yumurta, peynir-zeytin, tavada hellim ve bol söğüş domates-salatalık var! Mükellef...
Çöpümüz oldukça fazla ve botumuz olmadığı için teknede biriktiriyoruz mecburen ve eğer bir gün daha bu tempoda devam edersek, koku dayanılmaz bir hal alacak. Karaya çıkıp, çöpleri atacak bir rıhtım ya da iskele o civarda bilmiyorum. Yediadalar kuzey koyunda yıllar önce turmepanın bir servisi vardı ama hala devam ediyor mu emin değilim. Küçük migros poşetlerini birer ikişer büyük battal boy olanların içine koyup, ağızlarını sıkıca bağlayıp, sahile mümkün olduğu kadar yanaşıp yüzerek karaya çıkartma fikri kabul gördü... ve yaptık... ve oldu )))
Çok da geç kalmadan koydan çıkıp önce kuzeye sonra doğuya dönüp o akşamüstü Karacasöğüt'te olmayı hedefliyoruz. Bördübet Körfezinden çıkarken, Mersincik Burnunun hemen güneyindeki döküntülere dikkat ederek, açıktan geçerek koyları tarayarak kuzeye doğru çıkıyoruz. Rüzgar, öğle öncesi henüz sertleşmiş değil. Yol boyu çektiğimiz ağır takımı çıkartıp bu sular için daha uygun olan bir başka düzenek taktım. Uygun kamışı içerden çıkartmaya üşendim, netekim... Gelmesiyle oltayı koparması bir oldu! Bu "kaçan" balıkların büyük mü küçük mü olduğunu kim görmüş de söylemiş! Bir yandan da onu düşünüyorum... Neyse gün Poseidon'a bir rapala hediyesiyle başladı... Bakalım listede daha neler var?
Kardinalleri kollayarak ve Mersincik burnunu açıktan dönerek Yedi Adalara doğru rota tuttuk. En güneydeki koya 5 metreye demir atarak, kıçtan upuzun koltuk almış bir guletin yanında durduk. Kısa bir deniz molası ve hızlı bir öğle yemeği sonrasında rüzgarın da hızlanmasını fırsat bilerek yukarı doğru tırmanışımıza devam etme kararı aldık. Her iki yelkene de birinci düzeyde camadan, sert rüzgar ama henüz kabarmamış denizde orsa seyrindeyken, içerdeki tangırtıdan bişeylerin ters gittiğini hemen anladım. Ama küçücük bir ihmalin bu kadar büyük bir tahribata sebep olabileceğini hiç düşünmemiştim doğrusu! Ahşap kaplamaları temizlemek için bir gün önce çıkarttığımız ve kullandığımız deterjanın kapağı demek ki iyi kapanmamış ki devrildiğinde 1 litre koyu kıvamlı deterjan tüm harita masasının içine akmış. Sahne korkunç ötesi! Tüm evraklar, haritalar şu bu hepsi orada saklı, üstelik teknede ahşap temizleyicisine de hiç ihtiyacı olmayan bir lokalizasyon!! Daha önce de benzer bişey başımıza gelmişti ama ihmal işte, teknede yeri yok! Bu tarz deterjanlar acayip, köpürüyorlar, temizlenmeleri için ciddi miktarda suya ihtiyaç duyuyorlar ve demirdeyken bile zahmetli olan iş, hele de yan yatmış, fındık kabuğu gibi sallanan bir yelkenlide en sevimsiz ameliyeler listesinin başına yerleşebiliyor!
Neyse bir şekilde halletttik. Bu arada Tuzla Burnuna kadar yükselmiş olduğumuzdan Gökova Körfezinin Doğusuna doğru rota tutma için kavança attık. Rüzgar tam iğnecikten geliyor, biraz da hafifledi, 1 saatten fazla yolumuz var. Genovaya ayı bacağı yapmak için başüstüne gittiğimde, bumba bağlantısını taşıyan direkteki 4 perçinin yerinden çıkmak üzere olduğunu gördüm. "Dikkaat" falan dememe kalmadan, bumba olduğu yerden kurtuldu ve direk tarafı serbest kaldı. Bereket kimseye bişey olmadı! Hemen anayelkeni indirdik, motor çalıştırıldı. Lotus'ta bu bağlantı şimdiye kadar toplamda 4 kez falan kırıldı! Artık "yalama" oldu diyebiliriz. Her seferinde farklı bir yerden kırılıyor, bağlantıyı söküp Istanbul'da atölyeye getiriyoruz, sağolsun ERTA'dan ustalar eskisinden sağlam yapıyorlar. Getirip takıyoruz, bu sefer orası değil bir yanı kırılıyor!! Hay bin acılı köfte!!
Direkteki perçinler ise başlı başına bir dert, bunlar 6.4'lük çelik perçin. Her yerde bulunmuyor, neyseki yedekte var ama normal perçin makinası ile sıkılmıyor. Büyük kollu, iki elle sıkılan bişey lazım. Bu aletin fiyatı da bayağı fazla. Her seferinde de bir şekilde hallettiğimiz için, paraya kıyıp satın almaya bir türlü elim varmıyor. Istanbul'da sorun değil de, Gökova'nın ortasında bu aleti nereden bulurum, nasıl temin ederim? İçim daraldı...
Neyse burada seyir halinde yapılacak iş değil, hele bir Karacasöğüt'e girelim de... Yolda o bu şu derken, stresi bir şekilde atmak için Değirmen Büküne girelim dedik. Girişte sağda Hırsız Koyu, sonra İngiliz Limanı etrafı seyrede seyrede giderken birden koyun dibinde, demirde yatan tanıdık bir sima gördüm: ARI!
Hemen üstüne dümen kırdık, yanaşıp selam ettik! İçerden bir kafa: Ahmet Özdiktaş, tüm yüzüne yayılan o gepgeniş gülümsemesiyle belirdi...
-ooooo... Çocuklar hoşgeldiniz bu ne güzel süpriz? -)))
Hemen rüzgaraltına bordaladık, sağdan soldan aldığı bir dolu halatlar, açmazlar ile Arı, sanki önümüzdeki 20 yılı orada geçirecekmiş gibi bağlanmış zaten. Bizzim de bir demir atmamıza hiç gerek yok, sert rüzgara rağmen ite kaka yanaştık. Sağolsun bizi teknelerine davet ettiler. Beraber seyir yaptıkları eski arkadaşlarıyla tanıştık, buzlu rakılar kondu, mekanik sorunlar konuşulmaya, çözümler tartışılmaya başlandı! Eski günler yad edildi... Çok da vaktimiz yok, akşam bizi Karacasöğüt'de sofraya bekliyorlar diye izin istedik kalktık. Buraya kadar gelmişken, Okluk Koyuna uğramadan dönmek olmaz. Denizkızını seyrederek, meşhur çam ağacına bağlı meşhur tekneyi ve meşhur sahibini gıyabında selamladık ve görevimizi tamamlamış olmanın getirdiği huzurla Karacasöğüt'e yollandık. Hala üstümüzdeki stresi denize boşaltmış değiliz, uygun bir koyda durmak istiyoruz, baka baka yol yapıyoruz. Karacasöğüt ile Okluk arası bilenler bilir, motorla 40 dklık falan bir yoldur. Arada, Değirmenbükünden sonra 2-3 tane koy ancak vardır. Bir tanesi (36º 56' 50" - 28º 10' 26") yakın zamana kadar, bir balık çiftliğinin işgalindeydi. Geçen sene sonunda oluşan kamuoyu baskısı sebebiyle güney sahillerindeki bir kısım çiftlik kaldırıldı ya da daha uygun koylara transfer edildi. Dolayısıyla bu çiftliğin olduğu cennet koy da bu sayede tekrar eski günlerine kavuştu. Bunun ne kadar isabetli bir karar olduğunu o koya gidip suyuna girmeyen kimse bilemez! Balık çiftliklerine karşı değilim, yanlış anlaşılmasın. Mutlaka ülkemiz için önemli bir endüstri, büyük bir gelir kaynağı ama ne pahasına? Bu soruya iyi cevap verilmesi gerekiyor bence...
Koy içinde çiftliğin varlığına ipucu sayılabilecek sadece birkaç şey var. Bir tanesi sahildeki koca metruk baraka... Herşeyi söken, koydan çıkartan zihniyet neden bu izbe lehundayı burada tutar anlamak mümkün değil. Neyse, rağmen güzel koyun tam ortasına demirledikten sonra, dingin sulara kendimizi bıraktık. Harika bir doğa parçası... ve anın tadını çıkartırken, açık denizden içeri doğru dümen kıran bir büyük guletle resim tamamlandı. O saatte buraya girdiğine göre muhtemel gece kalmak istiyordu, uzaktan el edip selam verdik. Selamımızı görmedi ben de üstünde durmadım, içeri girdim. Dışarda konuşmalar gelince tekrar çıktım, Kaptan haliyle kendine güvenli bir yer arıyor ama bizim demir koyun ortasındayken geometrik açıdan bunu yapabilmesi pek mümkün değil. "Sorun değil, biz gece kalmayacağız, çıkarız" deyip demiri çekmeye başladık. Herkes sudan çıktı, tekneye binip koydan çıkarken, zodyak arkamızdan yetişti ve kaptanın hediyesi olarak bir büyük Smirnoff'umuz oldu! Onca beladan sonra sonunda şansımız dönüyor artık galiba... )))

11 Haziran 2009 Perşembe

Bodrum

Bodrum

Uzun, soğuk ve kasvetli bir kışı geride bıraktıktan sonra, Haziran başı, henüz okullar kapanmamış ve Bodrum ve Gökova!Bu kaçmaz fırsatlardan... Lotus'un en sevdiği sularda yeniden yelken yapmak, rüzgarla uçmak, olta sallamak, dostlarla olmak var işin ucunda! Nalan, Ömer'i de alıp gelmek istiyor ama henüz karar vermiş değiliz. Çok zorlama olur diyerek vazgeçince, Ankara'dan kayınbirader ve bacanaktan kurulu "yeni" kaptanlardan bir ekip oluşturuldu ve ben kendimi yine havalimanı yollarında buldum!

Bu tarz seyahatlere yanımda çok fazla giyecek taşımayı sevmediğim için küçük bir el çantam vardı ama içine attığım olta malzemeleri ve kıç demiri için hazırladığımız pirinç metalden fatura uçak kontrolünde sorun yaratınca mecburen bagaja verdim. Bu arada bir bilgi: Uçağa "misina" alınmıyor!! Tehlikeli malzeme sınıfına giriyormuş! Çeşme-Bodrum arasındaki son etabı tamamlayan, sağolsunlar Sergün ve İlke ile, denize bakan bir barda buluştuk. Bodrum alışılagelmiş, yaz kalabalığından uzak durgun ve sakin bir havadaydı. Lotus'u hemen yandaki, Halikarnas Disko ile yeni yapılan mendirek arasına alargada demirlediklerini ve botla karaya çıktıklarını söylediler. Barlar caddesinde yürüyerek, akşam yemeği için manavların yanında, Deniz Feneri adlı meyhaneye oturduk. Güzel bir muhabbet, yandaki balıkçılardan kişi başı 10 TL'ye gelen porsiyonluk çipuralara da gereken saygıyı gösterdikten sonra, bana göre o mevsim için makul sayılabilecek bir fiyata lokantadan kalktık tekneye yollandık!

Ama orada küçük bir süpriz bizi bekliyordu! Lotus'un botu olması gereken yerde değildi... Sergün nereye çektiklerini çok iyi hatırladığını ve ağaca da güzelce bağladığını söyledi. Sağa sola baktık ama bulamadık! Yapacak bişey yok, yattık uyuduk.

12 Haziran 2009
Bodrum-Orak Adası-Küçük Çatı-Amazon

Raşit Özdemir, Ayhan Istanbullu, Gürkan ve Ben

Ertesi sabah durumda değişen bişey yoktu. Sinir bozucu bişey aslında tabii ama ben bu tarz meselelerde konuyu gerektiğinden fazla büyüten bir karakterde değilimdir hiç. Hele de tatilin iilk gününde... En nihayetinde bir mal kaybolan ya da çalınan, fiyatı da belli! Tatilin kendisinden daha önemli değil. Üstelik bizim herhangi bir ihmalimizden ya da yanlışımızdan da kaynaklanmamış... Sergün suçlamak da mümkün değil, ben de olsam aynısını yapardım ve muhtemel benim de başıma gelirdi. Serserinin biri almış sağda ya da solda bırakmıştır diye optimist yaklaşımlarımızın tamamı foss çıktı! Demir alıp, limana yollandık.Şimdi bu başa geldiğinde yapılacak şeyler var. İlki Sahil Güvenliğe haber vermek. Bunu aksatmamak gerekiyor. Geceyse gece! Çünkü alınan bot kötü amaçla kullanılabilir, sorun çıkabilir, oluşan durumda bir suç sözkonusuysa direkt kaptan sorummlu. Bizim botun üstünde "LOTUS" yazıyordu zaten.

Sahil Güvenliğe ulaşmak için, Bodrum Limanına girişte sağda bir adet, solda da bir başka, toplam 2 adet bot var. Ofisleri de içerde, Marina tarafında konteynerlerin olduğu tarafta. Olayın nerede, ne zaman olduğunu belirten bir ifade alıyorlar ve tutanak tutuyorlar. Bütün bu gidip gelmeler bayağı bir zaman aldı, bir yandan da Ankara Kaptanları geldiler. Limana hiç girmedim, Marina girişte mazot iskelesine geçici olarak bağlandık. Bir yandan da alışveriş yaptık 3 günlük seyahat için.Her iş bittikten sonra Sergün ve İlke ayrıldı tekneden. Onlar Bodrum'da kaldı, limandan ayrılırken arkamızdan biraz buruk biraz da üzgün bakıyorlardı hala... Önce Orak Adası'na rota tuttuk. Bir yandan da gözüm etrafı tarıyor, belki buluruz ümidiyle sağa sola bakıyorum. Orak Adası, henüz sezon başlamamış olduğu için boştu. Oldum olası adalara kıçtan kara olmayı sevmem, alargada demirde durduk. Yeni mürettebat deniz sefası yaparken, Lotus'u seyre hazırladım. İçini güzelce neta ettim, bir mazot kokusu var. Separın out çıkışından sızdırıyor. Etraftaki süngerlere bulaşmış, temizledim. Rekoru kırılmayacak şekilde, "yoklayarak" sıktım. Şimdilik iyi gibi. İçeriyi toparladım, eşyalar derli toplu. Bördübet tarafına doğru yelkenle yaklaşık 4 saatlik bir yolumuz var sanıyorum. Çok da fazla oyalanmadan yola çıkmamız gerek. Herkes toparlandı, ekip de seyre hazır. Dümen tutma heveslisinden bol bişey yok, iyi haber!Bayağı sağlam deniz şartları ve sert rüzgarla Gökova Körfezini yanlamasına uzunlamasına ve hafif çapraz geçtik. Ama kıç omuzluktan geliyor, bundan iyisi Şam'da kayısı! Küçük Çatı koyuna geldiğimizde güneş henüz azalmamıştı, kum zemine 5 metreye funda demir! Çatı'lar (yani hem büyük hem küçük Çatı) dışarda esen sert melteme rağmen içerde herşeyden habersiz rahatlıkla demirde kalınabilecek harika doğa parçaları. Orada bayağı bir oyalandıktan ve açlığımızı giderdikten sonra, yan tarafta Büyük Çatı'ya geçtik. Bu arada ilginç bir tespit, Rod Heikell bu koy için Büyük Çatı adını kullanmıyor. O tarafta da fazlaca kalmayıp, Bördübet Körfezinin kuzeyinde Amazon Creek adıyla bilinen koya geçtik. Açık denizden gelirken girişi pek belli olmayan bu koy oldukça hoş doğası, çok hızlı bir şekilde sığlaşan, hemen önünde güzel bir kumsalı ile batılı meltemlere kapalı bir koy. Koyun tercihen Doğu tarafına uzun zincir döşeyerek kıçtan kara olarak güvenle gecelenebilir. Dip kum/balçık iyi demir tutuyor. Küçük bir tahta iskele var ama biz yanaşmayı düşünmedik. Kıyıda, tepeye doğru bir toprak yol var, araba geçebiliyor. Sanıyorum koyu dolaşarak öteki tarafta, kumsalın olduğu tarafa kadar devam ediyor. Ama yolun devamı ile nereye ulaşılabileceğinden emin değilim.Kumsalda bulunan şemsiyeler, şezlonglar ve denizde bulunan saldan ve gelenlerden anladığım kadarıyla burası ya özel bir plaj ya da bir hotel gibi bişey ait kapalı bir mekan. Ama tam bilemiyorum.Bu arada tahta iskelenin hemen üstündeki tabelada kanal 77 ile restaurant ile konuşulabileceği yazılı. Bir de cep telefonu vermişler. Aradık ama tekneye servis yapmadıklarını söylediler.Hemen solumuzda 43 feet bir Jeanneau var. Türk bayraklı ama sanıyorum, üstündekilerin tamamı Alman. Farklı kültürden, farklı memleketlerden ekiplerin tekne üstünde yaptıkları ya da yapmadıklarını, davranış patternlerini incelemek eskiden beri hep hoşuma gitmiştir. Böyle bir Alman ekiple de karşılaşınca bu fırsat kaçmaz diyerekten seyre koyuldum!6-8 tane, orta yaşı az geçmiş, yaş ortalaması 50+ olan bu ilginç ekipte hiç hanım "katılımcı" yoktu ve hareketlerinden ve yapılan "sulu-ötesi" şakalardan uzun zamandır birbirlerini tanıdıkları anlaşılıyordu. Bir tür eski güneri "yad etme" törenine şahit oluyoruz sanıyorum. Tekne bu arada acayip neta. Koltuk halatları-lar diyorum çünkü neden olduğunu hala anlayamadığım sebeplerden toplam 3 adet var- o kadar gergin duruyorki, iyi bir ip cambazı rahatlıkla üzerinde yürüyerek, bağlı bulunduğu çam ağacına ulaşabilir! Biz geldiğimizde çoktan yanaşmış oldukları için, kaç metreye kaç metre zincir döşediklerini tabi göremedim ama havanın sert olduğu saatlerde girdilerse, hele de açık denizde biraz dayak da yemişlerse bu tarz "ultra" önlemleri normal karşılamak gerek diye üstünde durmadım.

Tahmin edildiği üzere bir tanesi kaptanlık müessesine en ufak bir zeval gelmeyecek tarzda gayet karakterli, otoriter hatta sert düzeyde hareket ve konuşmalarla güverte üstünde en küçük bir gayr-i ciddi hareketi bile affetmeyecek toleransızlık ile, muhtemel onlarca yıldır tanıdığı, tahminen okul arkadaşlarını zapturapt altında tutma görevini gayet kusursuz ifa ediyordu!Haldun'un lafıdır ve çok severim, sık sık kullanırım: "Bir kaptan en az emir vererek gemisini rotasında tutuyorsa iyi kaptandır!"

24 Mayıs 2009 Pazar

Bozcaada Liman-Ayazma

Bozcaada
Ertesi gün çok güzel bir ilkbahar sabahına uyandık. Nalan ve Ömer’in de dahil olduğu ekibin bir kısmı, arabayla Ayazma Plajı’nda Vahit’in Yeri’ne karadan giderken, biz Lotus’la denizden geçtik.Ada’yı bilmeyenler için söylüyorum, güneydoğuda Mermer burnu üzerindeki feneri bordaladıktan sonra Akvaryum diye bilinen koy vardır. Aslında bu bir küçük yarımadayla ayrılmış, iki koydan oluşur. Denizi gayet hoş, burna yakın olan koya demirlemek gayet uygun, dip kum.Adanın güneydoğu burnundan, batısına kadar olan güney sahili, döküntüler açısından oldukça tehlikeli bölgeler. Sırasıyla Ayazma-Sulubahçe ve Habbele sahillerinde yerleşim var. Hepsinin sahilden yaklaşık 300-400 metre açığa kadar uzanan döküntüler sebebiyle, girişleri tehlikeli. Gece girmeyi tavsiye etmem. Gündüz işaret şamandıraları var, onları kollayarak ve çok yavaş yolla pruvada dibi gözetleyen biri yardımıyla içeri girmek, ve 3-4 metreler kum zemine demir atmak bu mevsimde mümkün ama yaz döneminde pek hoş gözle bakılmıyor. Habbele’de bu daha kolay bir uygulama.Vahit’te güzel bir öğle yemeği yedikten ve tuzlu suda gereken “salamura” prosedürünü gerçekleştirdikten sonra tekneye atlayıp, yelkenle limana geri döndük.Akşamüstü programında, adanın Batı ucunda, arkadaşlarımızın evlerine misafir olduk. Adanın bu gözden uzak köşesi, elektrik üreten rüzgar enerji santrali sonrasında popüler oldu. Yavaş yavaş yaygınlaşan ve tekrar eski güzel günlerine kavuşan bağcılık, düzgün ve göz hoş gelen bir yerleşimin adanın hem kültürüne hem de mimarisine hakim olduğunu görmek, doğrusu hepimizi çok sevindirdi.Bu konuda yaz-kış adada yaşayan ve bu işe emek veren birçok aklı başında isim var. Hepsini ayrı ayrı tebrik etmek lazım.Türkiye’nin hiç köyü olmayan bu tek ilçesinin, yurtdışında “en iyi tatil yapılacak adalardan biri” seçilmesini sanıyorum bu kişiler ve onların etraflarına yaymaya çalıştığı bu ada kültürü sağlamış. Hepsini tek saymak mümkün değil ancak Corvus Şaraplarının sahibi Reşit Soley, Bozcaada tarihi ve kültürü konusundaki birikimiyle Hakan Gürüney, Rengigül Pansiyon’un sahibi Özcan Germiyanoğlu ve Kayıkias Hotel’in sahipleri Handan ve İsmail Beydilli’nin isimlerini anmak istiyorum. Adanın gelişmesinde büyük emekleri olan Ferhat Bey ve bizi evinde ağarlayan Dr. Aziz Kaya’ya da hem teşekkür eder hem de yaptıkları işe hayranlıklarımızı burada belirtmek isterim. O akşam, Batı fenerine yakın, ada yapımı şaraplarımızı yudumladıktan sonra merkeze dönerek, Balıkçı Barınağı’ndaki Yosun Restaurant’a oturduk. Ada’nın bu oldukça turistik yerinde, sanıyorum bu yukarda ismi geçen kişiler sayesinde çok iyi ağırlandık ama turist muamelesi görmek de, özellikle civcivli yaz aylarında çok mümkündür diye düşünmeden edemedim.Ertesi sabah yine mükellef bir kahvaltı sofrası bizi karşıladı. Sabah 7’deki vapura yetişemeyeceğimiz geceden belliydi ama sofra yüzünden neredeyse öğle vapurunu da kaçırıyorduk. Karşılıklı iyi dilekler ve kucaklaşmalardan sonra, arkamızdan sokağa dökülen “su” ile, deniz yoluyla geldiğimiz bu adadan ve güzel insanlarından istemeye istemeye kara yoluyla ayrıldık!Harika bir haftasonu oldu…Teşekkürler Ömür çifti!

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Çanakkale-Bozcaada

Bu seyahat çok sevdiğimiz dostlarımız Emel ve Mehmet Ömür çiftinin, Bozcaada'da gerçekleştirdikleri evlilik yıldönümüne isabet etmesi sebebiyle düzenlendi. Çok sevdiğimiz bu coğrafyayı, her yerin yemyeşil olduğu, gelinciklerin yamaçları kapladığı, bu ilkbahar döneminde tekrar görmek fırsatını da kaçıramazdık...
Ekip Emel-Mehmet Ömür, Selma-Melih Ömür, Nalan-Ömer Deniz "Paşa" ve Bendenizden oluşuyordu. Lotus bir önceki hafta Erol Ağabey ve Ömer Kırcal tarafından, “YAZA MERHABA ETKİNLİĞİNİN” devamında Çanakkale’ye götürülmüştü zaten, kendilerine ne kadar teşekkür etsek az. Marina’ya koymuşlar, Erol Ağabey sonradan harika bir seyir yaptıklarını anlattı, arkadan gelen sert rüzgar ile çok kısa zamanda o koca yolu yapmışlar. Sağolsunlar yolda tekneyle ilgili birçok eksiği gidermiş, tamirat yapmışlar. Lotus’un formunda olduğunu, misafirlerini beklediğini söyledi.
Sabah erkenden yola çıktık. Önlü arkalı iki araba gidiyoruz. Ömer yolda hemen hiç sorun çıkarmadı. Istanbul Gelibolu yeni yol yapımlarıyla hemen tamamı çift yol olmuş. Dolayısıyla gayet rahat bir yolculukla sağsalim vardık, sadece Tekirdağ girişinde yeni çevreyolu düzenlemesi ile bir süre çalışmanın içinden geçiliyor, toz-toprak falan ama kısa bir süre, bereket uzun sürmüyor. Malkara civarında bir mola verip, çay içtik. Gelibolu'ya saat 10.30 gibi vardık, sadece Koru dağından inişte radar kontrolü vardı, biz yakalanmadık. Koru dağını aşıp Ege'yi uzun süre sonra tekrar karadan görünce doğrusu çok heyecanlandım, hani Bodrum girişinde Balıkçının dediği gibi, "yokuşbaşından ilk defa Ege'yi görmenin" verdiği gibi bir haz içimi ısıttı! Biz Çanakkale'ye geçerken hemen her zaman Gelibolu'yu kullanıyoruz. Buradan buçuklarda kalkan feribot Lapseki'ye geçiyor. Araba 24 TL. Bir de hemen yanından kalkan özel motorlar var, birazcık daha kısa sürede geçiyorlar, saatleri yok, dolunca kalkıyorlar ve Lapseki'nin 4-5 km kadar kuzeyinde Çardak Limanına yanaşıyorlar. Parkı şusu busu çok az daha ucuz, birkaç TL fark var. Yaklaşık 25-30 dk da karşıya geçtik. Lapseki-Çanakkale arası, Gelibolu-Eceabat arası yola kıyasla daha düzgün, az virajlı dolayısıyla daha kolayımıza geliyor. Çanakkale'ye iner inmez, şehir içinde, limana çok yakın Yalova Restaurant'a oturup öğle yemeğine geçtik. Her açıdan gayet başarılıydı.

Lotus yine formunda, o kadar kişiyi ve özellikle Ömer "Paşa" nın yerleşmesi haliyle bayağı meşakkatli bir iş... )) Kazasızca hallettik. Bu aşamada yeri geldi, biraz da teknede 4-5 aylık bir çocukla neler olur-neler olmaz konusunu konuşmakta yarar var sanırım. Şahsi fikrimiz, aslında bu yaşta bir çocuk teknede çok zorlanmıyor, asıl zorlanan anne ve babalar! Yoksa tekne yaşantısı iyi hazırlanıldığında, süreler ve şartlar çok zorlanmadığında herkes için çok keyifli olabiliyor. Ama diğer birçok konuda olduğu gibi asıl yük annelerin omuzlarında, dolayısıyla belki bu kısmı Nalan’ın ağzından dinlemek, benim anlatmamdan daha iyi olurdu ama benim şahsi fikrim, çocuklar, etraflarındaki tüm elektriği (ister iyi-ister kötü olsun) çok rahat algılıyorlar. Eğer anne-baba ve etrafta kim varsa rahatsa, onlar da rahat oluyorlar. Yoksa bir çocuğun esas ihtiyacı olan yemek-uyku ve tuvalet ihtiyacını giderdikten ve ona rahat edeceği ortamı sağladıktan sonra fazla sorun yaşanmıyor, yani en azından biz yaşamadık. Yeğenlerimden ve arkadaşların çocuklarından, Lotus’ta yaşadığımız tecrübeler ışığında okul çağı çocukları için tekne yaşantısının çok zevkli, çok değişik ve aslında düşünüldüğünden kolay olduğuna inanıyorum. Denizin zor şartlarına çocuklar birçok anne-babanın olduğundan çok daha kolay adapte oluyorlar. Belirtmeden geçemeyeceğim, bence deniz tutması bir yetişkin hastalığıdır! Şimdiye kadar deniz-domuz şartlarda, 2 metre dalgada deniz tutan ve kusan çok az çocuk tanıdım. Genelde hepsi, özellikle de motor çalışıyorsa uyuyorlar. Ancak o şartlarda istemeden de olsa kalınırsa, tekne içinde veya güvertede çocuğun düşmemesine ve güvende kalmasına azami dikkat etmek lazım. Tekne içi yaralanmaları ve denize düşme olayları çok ciddi sonuçlar doğurabilir.
Şimdiye kadar ikisi uzun, üçü kısa-kısa günübirlik, toplam 5 deniz seyahati yaptık. Lotus’ta Ömer “Paşa” nın ihtiyaçlarının hemen tamamı depolanmış vaziyette. Bezler, alt değiştirme yatağı -ki bunu normal yatak olarak da kullanıyoruz, kenarları yüksek olduğu için daha güvenli- çeşitli battaniyeleri, kremler, temizlik malzemeleri vs ancak şimdiye kadar çözemediğimiz tek bir sorun vardı! BANYO! Bir kez sağolsun Caner Korsan sayesinde Mira'da, bir kez de Lotus’ta yaptığımız uzun seyahatlerde, belki evdeki gibi hergün değil ama 2 günde bir banyo yaptırma ihtiyacı doğuyor. Bunun için bir çamaşır leğeni ile başta çözüyorduk! Hemen her yerde bulunan ve 4 ila duruma göre 6 TL arasında fiyatlara rahatlıkla temin edilen bu plastik leğenler-ki biz genelde kırmızıyı tercih ediyoruz -tekne içinde banyo yapmak gayet kolay. İyi tarafı giderken yanımızda da götürmüyoruz, taşıma sorunu yok! Ha arkamızdan o 1 metrelik kırmızı leğeni ne yapıyorlar, ben bilmem! Caner Korsan’a sormak lazım. ))

Tekneyi Çanakkale gibi limanlara ya da benzer marinalara bağlarken, çok özel bir durum yoksa kesinlikle elektrik almıyoruz, içerdeki her türlü elektrik çekecek şeyi kapatıp, both şalteri off konumuna getirip tekneyi öyle terk ediyoruz. Buzdolabının içini boşaltıp kapağını açmayı unutmamak lazım tabii. Birkaç kez nahoş tecrübeler yaşadık, kablo çekiliyor, aküler bitiyor. Tekne içine 220 volt girmesi ayrıca bir sorun. Genelde de her tarafı kilitleyip anahtarı ya güvendiğimiz şehirden birisine ya da marina ön büroya veriyoruz. Çanakkale'de sağolsun Zekeriya Ağabey (tanıdığım en sağlam balıkçılardandır), tekneyle ilgilenmiş. Onunla buluştuk, biz tekneyle Ada'ya geçerken, o ve bir arkadaşı da karadan arabaları Geyikli İskelesine getirecek. Aslında Ada'da arabaya ihtiyaç yok ama yine de dönüş için kolaylık olur diye düşündük, nitekim öyle de oldu. Çanakkale Marina günlük 50 TL istiyor, biraz indirim yapıyorlar, kredi kartı kullandırmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Ciddi uyanıklık söz konusu, eskiden beri hazetmem! Pişman olarak ayrıldım bir kez daha!

Çıkışımız öğleden sonrayı buldu. Hemen Kilitbahir tarafına vurduk, hafiten 3 Bofor bir lodos var. İnişte Avrupa, Seddülbahir-Kilitbahir arası ciddi akıntı arkadan destek oluyor, (kuzeye) çıkarken kesinlikle Asya yakasını takip etmek uygun olur, Kumbağ burnundaki sığlıklara dikkat ederek kıyıya yaklaşmak akıntının etkisini azaltıyor, zaten gemi yolu da bu şekilde. Onları takip etmekte yarar var. Bir diğer husus da Çanakkale'ye kuzeyden girerken. Nara burnunda malum ciddi akıntı var, aşağıdan gelen tankerler burada yaklaşık 100-120 derecelere varan manevralar yapabiliyorlar. Burun askeri bölge, sahilde metruk binayı görmek gündüz vakti gayet mümkün. Hemen önünde bir fener ve karayla arasında geçişe izin vermeyecek kadar sığ bir su var. Aynı sırada Boğaz'ın neredeyse ortasına kadar ilerde, bir diğer lateral ışıklı şamandıra daha var. Bunların aralarında 6-10 metre civarında derinlik var, geçilebilir. Gelibolu tarafından gelişte, biz tercihen Nara'ya yaklaşmadan önce geçiş yolunu dik keserek, Asya tarafına geçiyor ve kıyıya çok yakın seyrederek bu iki işaret arasından geçiyoruz.
Burnu döndükten sonra, Liman'a kadar olan bölgenin hemen tamamı yine askeri. Önlerinde neredeyse 5-6 metre eninde, toplam 3 adet devasa metal şamandıra var ve işaretli değiller, özellikle gece dikkat etmek lazım. Liman girişini şehrin ışıklarından bulmak zor olabiliyor, yanaşan feribotlar ve Kilitbahir'e geçen motorların ışıklarını takip etmek yararlı olabilir. Marina ticari limanın hemen kuzeyinde, girişi de kuzeye bakıyor ve çakarla işaretli. Biz seyrimize devam edelim...


Abide'yi usulünce bordaladıktan ve Mehmetçik fenerini geçtikten sonra, zaten ufukta belirgin Mavri (Tavşan) adası ve Bozcaada'ya doğru rota tuttuk. Hava sıcak, akıntının hızıyla, normalde çıkışta 6 saat kadar süren bu yolu neredeyse yarı zamanında alacağımız önceden belli, Mavri’de durup "şehir elektriğini" suya verme fikri herkes tarafından kabul gördü. Yörel olarak Mavri diye bilinen, coğrafi adı Tavşan Adası olan, üzerlerinde yerleşim olmayan toplam 4-5 kayalıktan oluşan bu adalar, boğazın hemen çıkışında, Bozcaada yolunun hemen yarısında etrafa serpilmiş, balık ve sualtı yönünden zengin, doğa olarak fakir ada topluluğudur. En büyüğünün üzerinde bir fener var. Bazılarının aralarında ciddi sığlıklar ve döküntüler mevcut. Dikkatli geçilmesi tavsiye edilir. Özellikle yaz aylarında oldukça hızlı bir akıntı hakim. Kuytuda demirleyip (36º 55' 53" - 26º 03' 39"), rahatladıktan sonra, ayıptır söylemesi İskoçya’nın Islay bölgesinden özel getirtilmiş Bowmore’dan ağzımızı ve midemizi tadlandırdık. Gündüz vakti bu ağır yükü vücudun kaldırması için, teni hafif tuzlamak amacıyla, Kuzey Ege’de sezonu ilk defa açtık!


Sonra ver elini Bozcaada liman. Sağolsun, Rengigül Pansiyon’dan Özcan hanım bizi mendirekte bekliyordu. Ada insanının, onu ziyarete gelenler hakkındaki duygu-düşüncelerini küçüklüğünden beri hiç unutmamış birisi olarak söylüyorum, bunu en iyi yazıya döken tartışmasız Hüsam'dır (Özenç)… Okunması tavsiye olunur…bkz. http://www.gezginkorsan.org/forum/index.php/topic,2482.475.html
Bozcaada limanı , henüz sezon başlamadığı için çok kalabalık değil. Uygun bir yere kıçtan kara olduk. Arabalı vapurun da girdiği bu liman, dibi kum, mendirekte su ve elektrik bulunması her mevsim mümkün, boğaza giren ya da çıkan yatların popüler uğrak yerlerinden. Mazot ikmali, hemen sahil güvenlik botunun yanında. Liman girişi, 3 yıl kadar önce kış mevsimindeki büyük bir fırtınada dalgalardan yıkılana kadar, bir fenerle işaretliydi, halen bir yüzer şamandırayla işaretli (yeşil). Girişi Doğu’ya bakıyor. Hakim rüzgar özellikle yaz döneminde kuzeyli olduğu için güvenle demirlenebilir ve uzun kalınabilir ancak biz Lotus’u Bozcaada’da uzun süre insansız tutmayı pek istemiyoruz. Demirlerken dikkat edilecek husus, uzun zincir döşenmesi ve koltuk halatlarını aldıktan sonra, zincirin boşunun iyice alınması. Demir bir sebeple taradığında kıçtan beton rıhtıma vurmak işten bile değil. Rıhtım uygun olsa da bordalamayı ben tavsiye etmem. Akşam yemeği için hemen Balık Pazarı’na meyledip, ağdan yeni çıkmış 2 iri Lipsos’u torbaya aldık. Kilosu pazarlıkla ve ortak tanıdıklar sayesinde 20 TL.Çok güzel dülger, iri mercan ve böcek-ıstakoz vardı… Biz itibar etmedik. Odamıza çekilip biraz dinlenip kendimize geldikten sonra ve Ömer Paşa’yı ritüeline uygun hazırladıktan sonra, akşam Rengigül Pansiyon’un meşhur masasında, geniş ve mükellef bir sofraya dahil olduk. Özcan Hanım ve O’nun ihtişamlı sofrasından da biraz bahsetmem gerekirse, uzun yıllar Almanya’da yaşadıktan sonra, Türkiye’ye dönen bu humanist, geniş yürekli, sanat ve sanatçı sever hanım, adanın birkaç yıldır popüler olmaya başlayan sokaklarında inanılmaz bir bahçe içinde inanılmaz konuklar ağırlamaya devam ediyor… Rengigül Sanatevi ve şehir dışındaki ağ evi ile hizmet ve servis alanını genişletmiş, çok da iyi yapmış! Her sabah, bahçenin ortasına kadar yayılan devasa masasının her bir köşesini kendi elleriyle süslediği dekorlar ve ev yapımı reçeller ve çeşit-çeşit değişik tadlarla müşterilerine sunduğu, önünde tabelası olmayan “mütevazı” pansiyonunda, hiç de “mütevazı olmayan” kahvaltısının sanıyorum ülkede bir örneği daha yok!Tabela neden yok diye sorduğumuzda, “beni zaten beni tanıyanlar geliyor, tabelama bakarak burayı bulacaklar da hiç gelmesin” dediği pansiyonunda yüksek sezonda yer bulabilmek gerçek anlamda “torpile” ihtiyaç var… Uyarmadı demeyin!

Çok Okunanlar