Bu seyahat çok sevdiğimiz dostlarımız Emel ve Mehmet Ömür çiftinin, Bozcaada'da gerçekleştirdikleri evlilik yıldönümüne isabet etmesi sebebiyle düzenlendi. Çok sevdiğimiz bu coğrafyayı, her yerin yemyeşil olduğu, gelinciklerin yamaçları kapladığı, bu ilkbahar döneminde tekrar görmek fırsatını da kaçıramazdık...Ekip Emel-Mehmet Ömür, Selma-Melih Ömür, Nalan-Ömer Deniz "Paşa" ve Bendenizden oluşuyordu. Lotus bir önceki hafta Erol Ağabey ve Ömer Kırcal tarafından, “YAZA MERHABA ETKİNLİĞİNİN” devamında Çanakkale’ye götürülmüştü zaten, kendilerine ne kadar teşekkür etsek az. Marina’ya koymuşlar, Erol Ağabey sonradan harika bir seyir yaptıklarını anlattı, arkadan gelen sert rüzgar ile çok kısa zamanda o koca yolu yapmışlar. Sağolsunlar yolda tekneyle ilgili birçok eksiği gidermiş, tamirat yapmışlar. Lotus’un formunda olduğunu, misafirlerini beklediğini söyledi.
Sabah erkenden yola çıktık. Önlü arkalı iki araba gidiyoruz. Ömer yolda hemen hiç sorun çıkarmadı. Istanbul Gelibolu yeni yol yapımlarıyla hemen tamamı çift yol olmuş. Dolayısıyla gayet rahat bir yolculukla sağsalim vardık, sadece Tekirdağ girişinde yeni çevreyolu düzenlemesi ile bir süre çalışmanın içinden geçiliyor, toz-toprak falan ama kısa bir süre, bereket uzun sürmüyor. Malkara civarında bir mola verip, çay içtik. Gelibolu'ya saat 10.30 gibi vardık, sadece Koru dağından inişte radar kontrolü vardı, biz yakalanmadık. Koru dağını aşıp Ege'yi uzun süre sonra tekrar karadan görünce doğrusu çok heyecanlandım, hani Bodrum girişinde Balıkçının dediği gibi, "yokuşbaşından ilk defa Ege'yi görmenin" verdiği gibi bir haz içimi ısıttı! Biz Çanakkale'ye geçerken hemen her zaman Gelibolu'yu kullanıyoruz. Buradan buçuklarda kalkan feribot Lapseki'ye geçiyor. Araba 24 TL. Bir de hemen yanından kalkan özel motorlar var, birazcık daha kısa sürede geçiyorlar, saatleri yok, dolunca kalkıyorlar ve Lapseki'nin 4-5 km kadar kuzeyinde Çardak Limanına yanaşıyorlar. Parkı şusu busu çok az daha ucuz, birkaç TL fark var. Yaklaşık 25-30 dk da karşıya geçtik. Lapseki-Çanakkale arası, Gelibolu-Eceabat arası yola kıyasla daha düzgün, az virajlı dolayısıyla daha kolayımıza geliyor. Çanakkale'ye iner inmez, şehir içinde, limana çok yakın Yalova Restaurant'a oturup öğle yemeğine geçtik. Her açıdan gayet başarılıydı.
Şimdiye kadar ikisi uzun, üçü kısa-kısa günübirlik, toplam 5 deniz seyahati yaptık. Lotus’ta Ömer “Paşa” nın ihtiyaçlarının hemen tamamı depolanmış vaziyette. Bezler, alt değiştirme yatağı -ki bunu normal yatak olarak da kullanıyoruz, kenarları yüksek olduğu için daha güvenli- çeşitli battaniyeleri, kremler, temizlik malzemeleri vs ancak şimdiye kadar çözemediğimiz tek bir sorun vardı! BANYO! Bir kez sağolsun Caner Korsan sayesinde Mira'da, bir kez de Lotus’ta yaptığımız uzun seyahatlerde, belki evdeki gibi hergün değil ama 2 günde bir banyo yaptırma ihtiyacı doğuyor. Bunun için bir çamaşır leğeni ile başta çözüyorduk! Hemen her yerde bulunan ve 4 ila duruma göre 6 TL arasında fiyatlara rahatlıkla temin edilen bu plastik leğenler-ki biz genelde kırmızıyı tercih ediyoruz -tekne içinde banyo yapmak gayet kolay. İyi tarafı giderken yanımızda da götürmüyoruz, taşıma sorunu yok! Ha arkamızdan o 1 metrelik kırmızı leğeni ne yapıyorlar, ben bilmem! Caner Korsan’a sormak lazım. ))
Tekneyi Çanakkale gibi limanlara ya da benzer marinalara bağlarken, çok özel bir durum yoksa kesinlikle elektrik almıyoruz, içerdeki her türlü elektrik çekecek şeyi kapatıp, both şalteri off konumuna getirip tekneyi öyle terk ediyoruz. Buzdolabının içini boşaltıp kapağını açmayı unutmamak lazım tabii. Birkaç kez nahoş tecrübeler yaşadık, kablo çekiliyor, aküler bitiyor. Tekne içine 220 volt girmesi ayrıca bir sorun. Genelde de her tarafı kilitleyip anahtarı ya güvendiğimiz şehirden birisine ya da marina ön büroya veriyoruz. Çanakkale'de sağolsun Zekeriya Ağabey (tanıdığım en sağlam balıkçılardandır), tekneyle ilgilenmiş. Onunla buluştuk, biz tekneyle Ada'ya geçerken, o ve bir arkadaşı da karadan arabaları Geyikli İskelesine getirecek. Aslında Ada'da arabaya ihtiyaç yok ama yine de dönüş için kolaylık olur diye düşündük, nitekim öyle de oldu. Çanakkale Marina günlük 50 TL istiyor, biraz indirim yapıyorlar, kredi kartı kullandırmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Ciddi uyanıklık söz konusu, eskiden beri hazetmem! Pişman olarak ayrıldım bir kez daha!
Çıkışımız öğleden sonrayı buldu. Hemen Kilitbahir tarafına vurduk, hafiten 3 Bofor bir lodos var. İnişte Avrupa, Seddülbahir-Kilitbahir arası ciddi akıntı arkadan destek oluyor, (kuzeye) çıkarken kesinlikle Asya yakasını takip etmek uygun olur, Kumbağ burnundaki sığlıklara dikkat ederek kıyıya yaklaşmak akıntının etkisini azaltıyor, zaten gemi yolu da bu şekilde. Onları takip etmekte yarar var. Bir diğer husus da Çanakkale'ye kuzeyden girerken. Nara burnunda malum ciddi akıntı var, aşağıdan gelen tankerler burada yaklaşık 100-120 derecelere varan manevralar yapabiliyorlar. Burun askeri bölge, sahilde metruk binayı görmek gündüz vakti gayet mümkün. Hemen önünde bir fener ve karayla arasında geçişe izin vermeyecek kadar sığ bir su var. Aynı sırada Boğaz'ın neredeyse ortasına kadar ilerde, bir diğer lateral ışıklı şamandıra daha var. Bunların aralarında 6-10 metre civarında derinlik var, geçilebilir. Gelibolu tarafından gelişte, biz tercihen Nara'ya yaklaşmadan önce geçiş yolunu dik keserek, Asya tarafına geçiyor ve kıyıya çok yakın seyrederek bu iki işaret arasından geçiyoruz.
Burnu döndükten sonra, Liman'a kadar olan bölgenin hemen tamamı yine askeri. Önlerinde neredeyse 5-6 metre eninde, toplam 3 adet devasa metal şamandıra var ve işaretli değiller, özellikle gece dikkat etmek lazım. Liman girişini şehrin ışıklarından bulmak zor olabiliyor, yanaşan feribotlar ve Kilitbahir'e geçen motorların ışıklarını takip etmek yararlı olabilir. Marina ticari limanın hemen kuzeyinde, girişi de kuzeye bakıyor ve çakarla işaretli. Biz seyrimize devam edelim...
Bozcaada limanı , henüz sezon başlamadığı için çok kalabalık değil. Uygun bir yere kıçtan kara olduk. Arabalı vapurun da girdiği bu liman, dibi kum, mendirekte su ve elektrik bulunması her mevsim mümkün, boğaza giren ya da çıkan yatların popüler uğrak yerlerinden. Mazot ikmali, hemen sahil güvenlik botunun yanında. Liman girişi, 3 yıl kadar önce kış mevsimindeki büyük bir fırtınada dalgalardan yıkılana kadar, bir fenerle işaretliydi, halen bir yüzer şamandırayla işaretli (yeşil). Girişi Doğu’ya bakıyor. Hakim rüzgar özellikle yaz döneminde kuzeyli olduğu için güvenle demirlenebilir ve uzun kalınabilir ancak biz Lotus’u Bozcaada’da uzun süre insansız tutmayı pek istemiyoruz. Demirlerken dikkat edilecek husus, uzun zincir döşenmesi ve koltuk halatlarını aldıktan sonra, zincirin boşunun iyice alınması. Demir bir sebeple taradığında kıçtan beton rıhtıma vurmak işten bile değil. Rıhtım uygun olsa da bordalamayı ben tavsiye etmem. Akşam yemeği için hemen Balık Pazarı’na meyledip, ağdan yeni çıkmış 2 iri Lipsos’u torbaya aldık. Kilosu pazarlıkla ve ortak tanıdıklar sayesinde 20 TL.Çok güzel dülger, iri mercan ve böcek-ıstakoz vardı… Biz itibar etmedik. Odamıza çekilip biraz dinlenip kendimize geldikten sonra ve Ömer Paşa’yı ritüeline uygun hazırladıktan sonra, akşam Rengigül Pansiyon’un meşhur masasında, geniş ve mükellef bir sofraya dahil olduk. Özcan Hanım ve O’nun ihtişamlı sofrasından da biraz bahsetmem gerekirse, uzun yıllar Almanya’da yaşadıktan sonra, Türkiye’ye dönen bu humanist, geniş yürekli, sanat ve sanatçı sever hanım, adanın birkaç yıldır popüler olmaya başlayan sokaklarında inanılmaz bir bahçe içinde inanılmaz konuklar ağırlamaya devam ediyor… Rengigül Sanatevi ve şehir dışındaki ağ evi ile hizmet ve servis alanını genişletmiş, çok da iyi yapmış! Her sabah, bahçenin ortasına kadar yayılan devasa masasının her bir köşesini kendi elleriyle süslediği dekorlar ve ev yapımı reçeller ve çeşit-çeşit değişik tadlarla müşterilerine sunduğu, önünde tabelası olmayan “mütevazı” pansiyonunda, hiç de “mütevazı olmayan” kahvaltısının sanıyorum ülkede bir örneği daha yok!Tabela neden yok diye sorduğumuzda, “beni zaten beni tanıyanlar geliyor, tabelama bakarak burayı bulacaklar da hiç gelmesin” dediği pansiyonunda yüksek sezonda yer bulabilmek gerçek anlamda “torpile” ihtiyaç var… Uyarmadı demeyin!









3-4 kg kadar bir yazılı orkinos. Solungaçlarını kesip, baş aşağı su dolu kovaya daldırdım. Kanı boşalsın diye. Kendi tuttuğumuz balıklar, sonra balıkçıların kısmeti en son da Poseidon’un lütfu.. Bugün bereketli birgün. Bu kadar balığı ne yapalım diye düşünüyoruz. İşin kötüsü bütün gün abur cubur atıştırmışız, kimse aç da değil. Karanlık basmadan balıkları hızlı hızlı ayıklayıp, kupezlerden 15-20 tanesini yanımıza aldık. Orkinosun yarısını çiğ balık yaptık. Haniler, diğer kupezler, karagözler ve orkinosun kalanı teknede önce plastik kapaklı kutusuna sonra da buzdolabına. Marathi Arkhi’den daha yakın. Üstünde yerleşim olmayan, eski bir kilise ve terkedilmiş köyü olan küçük bir ada. Güneybatısındaki melteme kapalı koyda, yan yana 3 restaurant var, tekneciler tarafından tanınıyor ve biliniyorlar. En eskisi ve iyisi en sağdaki olan, adı Pandelis. Ama önündeki tonozlar doluydu, karanlıkta iskeleye yanaşmayı göze alamadık. Biraz da denemek için soldakine gittik bu sefer. Onun da bir iskelesi var, bir charter Jeanneau 49 kıçtankara olmuş önüne. Korsan kıyafetli ilginç bir tip servis yapıyor, nitekim iskelede de bir korsan bayrağı var. Biraz bişeyler yiyeceğimizi, kendi tuttuğumuz balıkları pişirip pişirmeyeceklerini sorduk. "Ayıklandıysa yaparım" dedi. Doğrusu balıkları güzel kızartmış, akşamın o ilerlemiş saatinde yağı kızdırmış öyle atmış balıkları tavaya, gayet iyidiler. Karaf beyaz şarap, greek salad, saganaki, fava. Hepsi aynı, idare eder. Toplam 25 Euro. Gece geç saatte, her zamanki gibi kürekle tekneye dönüş. Yattık uyuduk.

