-Alo Mehmet?
-Evet??
-Buzdolabı çalışmıyor!!
-Nasıl çalışmaz? Daha yeni oradaydık bir sorunu yoktu...
-Valla bilmiyorum, bir sigortası falan var mı?
-Bildiğim kadarıyla yok. Panodaki düğmesi sigortası onun. Devreyi redresör üstünden alıyor, bir de rölesi var, tam kompresörün altında, bir bak bakalım...
-Ok
-Sonra beni mutlaka ara. Merak ettim...
diye başlayan, Melih Ağabey'le olan konuşmalarımız, neredeyse tüm haftasonu sürdü )))
Sonuç olarak, hem buradan Erol Ağabey'in tele konferansla katılması, hem sağolsun Karacasöğüt'lü tanıdıkların (Bayram Efe, Osman) ve onların bulduğu elektrikçi (Nurettin) sayesinde redresörün bozulduğu, aynı anda alternatörün de gümlediği, buna bağlı olarak günlerdir şarjda kalmayan tenvirat akülerinin çöp olduğunu tespit ettik...
Yapılacak iş belli! Aküleri değiştireceğiz, redresörü söküp tekrar buraya firmaya getireceğiz, bize sorunu söyleyecekler,...vs. vs. Tekne Istanbul'da olsa çok kolay da, orada o işleri kime yaptıracağız? Mesele bu!
Akülerle ilgili yazılacak çok şey var. Bu konuyla ilgili yazılmış detaylı bir dokümana http://www.gezginkorsan.org/forum/index.php/topic,840.0.html ve http://www.gezginkorsan.org/forum/index.php/topic,2086.0.html den ulaşmak mümkün.
Biz genelde bakımlı, kurşun-asit sulu ve mutlaka göstergeli akü tercih ediyoruz. Göstergesine yukardan bakılabilecek geniş, havadar bir yere konması lazım. Altlarında mutlaka asit taşmasına karşı plastik bir kap, kutu ya da hiç olmadı bir kalın naylon olmasında yarar var.
Jel aküler hem daha pahalı hem şarj ile ilgili sorunlar yaşanıyor. Sulu ve bakımlı akü olması tercihi istenirse bomi (asidite ve densite) ile ölçüm yapabilme kolaylığını sağlıyor.
İster jel ister sulu olsun akülerin ömrünü kısaltan en önemli unsur, uzun süre boş kalmaları. Paneldeki voltmetreden, ampermetreden ve DC charge göstergelerinden arada bir durumlarını gözetlemek ve kapasitede düşüklük varsa ya redresörle sahil cereyanından ya da motor ile desteklemek gerekiyor. Boş kalmış aküleri 3-5 gün o vaziyette tutmak demek, akülerin çöp olması anlamına geliyor!
Piyasada satılan akülerin büyük kısmı marş aküsü yani starter aküler. Motor çalıştırmakta kullanılan, kısa sürede büyük amperlerde akım sağlayan, devamlı kullanıma aslında pek uygun olmayan aküler. Traksiyoner aküler diye geçen grup ise daha büyük, deşarj edilmeye daha uygun olan ürünler. Aslında golf arabaları veya forkliftler gibi elektrikle yürütülen aletlerde devamlı akım vermek için planlanmışlar. Teknede buzdolabı çalıştırmak, aydınlatma ve benzeri tekne içi elektrik kullanımını için idealler. Ancak daha pahalılar ve daha önemlisi daha büyükler. Kalem pil gibi dikine yerleştiriliyorlar, dolayısıyla derinliği fazla olan bölmelere ihtiyaç duyuyorlar.
Bizim teknedeki akülerin bulunduğu bölmenin yüksekliği 30 cm kadar. Genel starter aküler için iyi ancak traksiyon grubunu kurtarmıyor. Ben de teknede olmadığım için birisini yollayıp bu işi yaptırmam lazım ama kim?
16 Temmuz 2010 Cuma
7 Temmuz 2010 Çarşamba
Çökertme-Karacasöğüt
Arılar basmadan, iskeleden ayrılıp bir yerlerde hem kahvaltı hem de deniz molası için durmak istiyoruz. Çökertme'nin batı koyu bu iş için ideal. Ancak demirde birkaç tekne var... Zaten kısa kalacağız kıçtankara ile uğraşmak istemedim, güzel güzel yanaşmış teknelerin arasında alargada kalmak istemedim o yüzden tekrar dışarı çıktım...
Tam çıkarken kalan teknelerden, bir tanesinin silueti gözüme ilişti. Bu Kayıtsız III! Özkan Gülkaynak demek burada tutuyor teknesini.
Dünyayı dolaşan gezgin Türklerin hemen tamamnının Gökova'ya gelip demirlemesi, sadece bir tesadüf olamaz sanırım! Kendimize de pay çıkarttık, teknesini Karacasöğüt'te bağlamış bir tekneci olarak, bizim bu güzellikleri anlamamız için dünya seyahati yapmamıza gerek kalmadı gibilerinden )))
Çökertme'nin hemen batısında, haritalarda Kargılı koyu olarak bilinen yere geldik. (Bu civarda "Kargı" ile ilgili amma çok koy ismi olduğunu şaşırarak takip ediyoruz)
Koyun doğuusunda, kumsalın önüne yalnız başımıza demirledik. Kimseler yok! Mükellef bir kahvaltı ve Ömer Deniz'in de bizzat katıldığı deniz sefası sonrasında, Nilgün'ü yine Bodrumlu Gönüllüler yararına düzenlediği organizasyonlar depreşmiş olacak ki kumsalda çöp toplama işine giriştik. Çok da berbat değil aslında, kısa sürede halloldu. Bu iş insana kendisini çok iyi hissetmesini sağlayan bir aktivite.
Rüzgar fazla da şiddetlenmeden demir alıp, doğuya, Karacasöğüt'e rota tutuyoruz. Erafımızda birkaç yelkenli daha var. Ama anlaşılan onlar motorda. Rüzgar fena değil. Ekip de hevesli... Balon basmaya karar veriyoruz! Uzun uzun hazırlık yaptık. ne demişler "uzun hazırlık-kısa manevra; kısa hazırlık-uzun manevra" )))
gayet başarılı bastık, zıpkın gibi oldu. Motoru stop edince de keyfimiz yerine geldi. Yelkenle harika seyrediyoruz... Fotoğraflar falan, teknemiz süper!
Boş duranı kimse sevmezmiş mantığı ile, temizlemeye giriştik.
Biraz aşağıda kalınca, bir de rüzgar Gökova içlerine girdikçe zayıflayınca, motoru çalıştırdık. Longoz (bir başka Kargılı)'da yüzme ve dondurma molası. Hava sıcaklığı gittikçe kendini hissettirmeye başladı.
Fazla oyalanmadan Karacasöğüt yolları... Cep telefonum bir şekilde bloke olduğu için iskeledekileri arayamadım. Yer yok. yandaki iskeleye aborda olduk. İskele Restaurant sevimli, iskelesini de yenilemişler.
Ayhan'lar birkaç gün daha teknede kalmayı düşünüyorlar. Bizim için hiç sakıncası yok, tersine memnun oluruz. Bence bir tekne kullanıldıkça güzelleşiyor..
Akşam yarı final maçı var, Almanya-İspanya. Almanya favori ama nedense biz İspanya'yı tutuyoruz. Yine mazlumun yanında olma durumu sanırım.
Gece geç saatte gidip Orhaniye'den Mercedes'i almamız lazım ama ben çok yorgunum ve erken kalkacağız. Sağolsun, Ferhat organize etti.
Ertesi sabah bu iş bize kötü bir anı olarak kaydolacak gerçi ama malum "her seçim bir vazgeçiştir" )))
6 Temmuz 2010 Salı
Karaada-Çökertme
Knidos'u en az hasarla döndük ya artık buradan Karacasöğüt'e tamamen kolayına bir seyir var bizi bekleyen...
İhbarlar, genelde meltem mevsiminde hep olduğu gibi, Gökova Körfezi içinde batıda sert batılı, doğusuna girdikçe azalacak tipten olacağını söylüyor. Deniz ve kara etkisi...
Kalan 40 mili ikiye bölmeyi düşünüyoruz. Çökertme uygun bir ara durak. İskelesi var, (elektriklerimiz 2 gündür sadece motorla şarj olabildiği kadar oldular) elektriği-suyu var, en önemlisi iskelenin yanında kumsalı var!
Karaada'da demirlediğimiz yer (Poyraz Limanı), gece geçirmek için ideal olmakla beraber, eminim ki birazdan günübirlik "dım-tıss" tekneleri ile dolup taşmaya başlayacak...
Onun için çok da oyalanmadan kahvaltımızı edip, ayrılalım diye düşünüyoruz.
Önce sepet! Sepeti dipten çekerken küçük küçük pırıltıları uzaktan farketmenin keyfi hemen hemen hiç bir balıkçılık olayında yoktur diyebilirim. Bişeyler yakalanmıştır, ama o mesafeden ne olduğunu kestirebilmek mümkün değildir. Merakla bekler insan. O sefer de öyle oldu...
Sepetin diğer avlanma usullerine kıyasla iyi tarafı yakalanan balıkların fiziken çok az zarar görmeleri. Küçük veya uygun olmayan balıkları çıkartıp atmak gayet mümkün, yem olarak kullanılacaksa veya benzer istenilen saate kadar canlı tutma diğer bir avantajı.
Bugünkü kısmetimiz, karagöz, melanur, sarpa, kupez ve sokkanlardan oluşan 25-30 parça... Gayet keyifli ))) Akşama çorbalık nevalemiz tamam!
Kahvaltı sonrası deniz sefasını birazcık uzatınca, etrafımız günübirlik tekneler ve müşterileriyle çepeçevre sarıldı. Bir de bu teknelerin kaptanları, bizim bildiğimizden çok farklı bir mantıkta demir atıyorlar.
Demir alırken takıldı tabii, bayağı bir uğraştım...
Neyse kurtulduk bir şekilde ve açık denize çıktık. Ege'nin kalbinden kopup gelen meltem, yelkenlerimizi şişirdi ve bizi önüne katarak Gökova'nın derin maviliğine doğru sürüklemeye başladı...
Oltalar arkamızda, keyfimiz yerinde güzel bir geniş apaz seyirle Orak Adası, Yıldız Adası sancakta kalacak şekilde, Kisse Bükü, Mazı ve Kargılı'yı geçerek Çökertme'ye geldik.
Yolda boş durmayıp piyanları tamamladık. Çökertme'de yüzer iskelelerde sallanacağımızı düşünerek elastik süspansiyonları yerleştirdim.
Erken geldik, erken akşam yemeği düşünüyoruz. Koyun girişinde mayna yelken, kafadan sert bastırıyor rüzgar, Nalan dümende, zıpkın gibi girdi ama botçular bir enteresan! Tonoz almak bir olay oldu, altındaki 25 HP motoruyla koyu haraca kestiğini düşünen bu botçuların sanki 20 yıldır tekneciymiş gibi etrafta ukalalık edip ahkam kesmelerine sinir oluyorum!
Neyse yine tuttum sinirimi bişey demedim, onlar da anladılar sonradan geldiler özür falan dilediler, neyse...
Keyfimizi kaçırmaya değmez. Rose Mary her zamanki gibi, senelerdir hizmet veriyor. Ama doğrusu sahibi Mahir Bey'in tarzını çok tutmam, mümkün meretebe minimal ilişki içinde olunması gerek adamlar grubundadır bana göre.
Tam düşündüğüm gibi gayet Egeli bir yemeğe Istanbul usulu hesap ödedikten sonra teknemize geri döndük. Akşam deniz sefasından sonra, arıların istilasına karşı kahve tüttürdük, Nalan'ın Grand Marnier likörüyle hazırladığı asıl doğumgünü pastasını lüplettik, yanımıza yanaşmış Fransızlarla sohbet ettik, teknenin ufak tefek işlerini hallettik.
Yüzer iskele ciddi sallıyor, esneticiler olmasa kesin koparacağız bişeyleri...
Geceye doğru kaldı allahtan. Azaldı sallantımız.
Yattık huzurla uyuduk.
5 Temmuz 2010 Pazartesi
Palamutbükü-Karaada (Bodrum)
Rüzgar bütün gece esti. Knidos'u düşünerek uyuyamadım bir süre, teknede çoluk-çocuk sert bir denize girecek bir ekip değiliz hiç. Serdar'ın da benzer endişeleri var. Daha önceden, meteoroloji tahmin sitelerinden yaptığımız incelemelerde, Pazartesi sabahının burnu dönmek için en uygun gün olduğunu tespit etmiştik... Ama hepsi tahmin işte ))Bakacağız.
Alarmları altıya kurmuştuk güye.. Ama Serdar'ın dürtmesiyle uyandım! Bu adamın iş ciddiyetine hayranım...
Benimki ya çalmamış, ya da hiç duymamışım. Neyse.
Dışarı çıktık hala üfürüyor. Limandan 2-3 teknenin demir alıp çıktığını bir kısmının batıya döndüğünü söyledi. İhbarlara göre bulunduğumuz yer o coğrafyada en çok esen yer. Güya batıya veya doğuya doğru gitsek azalacak, öğle saatleri de nispeten şimdi olduğundan daha az esecekmiş! Biraz kafa karıştırıcı tahminler ama, dur bakalım...
Burna kadar 15-17 mil yolumuz var, nasılsa saçak altı gideceğiz, baktık dönemiyoruz, geri döneriz dedik.
Önce Serdar çıkacak, bizim üstümüze bağlı. Yandan sert rüzgar bastırıyor. Rüzgarüstü açmazı son saniyeye kadar boş vermedik, fazla da çapariz olmadan çıktı kurtuldu.
Be sahile atladım birer ikişer koltukları boşluyorum. Kıçımızı rüzgarüstünde tutan koltuğu dablin yapıp tekneye geldim. Ayhan ve Nalan ırgatta...
Bu gibi durumlarda, zaten dar olan yerlerde, tekneyi rüzgarüstüne bastıracağının bilinciyle, yavaş yavaş ırgatın boşunu alarak çıkmam hiç! Dayanır tam yol motorla çıkarım. Teknelerden kurtulduktan sonra açıkta zincirin boşunu almak kolaydır...
Sol elimde açmazın çıması, sağ elimde gaz kolu, hazır mısınız diye seslendim. Evet cevabıyla gaza yüklenip, bir yandan da açmazı fora ederek daracık park yerimizden kurtulduk.
Tam "oh be" diyecektim ki önden "demir takıldı, gelmiyor" sesleri ile irkildim. Hah korktuğumuz başımıza geldi. Birisinin çapasını alıyoruz yukarı ama acaba kim, aşağısı arapsaçı gibi!
Botu tekrar öne çektim, bota atladım, bizim demiri su yüzeyine kadar vira edebildik allahtan, gelen zincirin altından bir kısa kalın halat, bir ucu koç boynuzunda-bir ucu babada. Gelen zincir askıda kalınca, bizim demiri mayna ettik, aşağıya düşünce kurtuldu, halatın koç boynuzundaki ucunu fora, tüm çaparizden kurtul!
Dolayısıyla çıkmamız bayağı uzun sürdü, neyse. Yoldayız artık.
Rüzgar kafadan geliyor. Motordayız.
Doğan güneş kuzeyimizdeki dik yarları renkten renge boyuyor. Antik çağın en ilginç medeniyetlerinden birisinin liman şehri, Knidos'a doğru rota tutuyoruz.
Akdeniz ile Ege'nin birleştiği noktadaki bu burun ve koyları hem coğrafi olarak, hem de tarihi olarak eskiden beri etkilenmişimdir hep.
Yine öyle oldu...
İskelenin yanına demir attık, Serdar da geldi bizim üstümüze bağlandı. Deniz sefası, ufak tefek işler derken, bir karara varmamız lazım. Suda maske-palet dalan Serdar, ufak ufak tarıyorsun, haberin olsun deyince. Dur demir tazeleyelim dedim. Onlar Bodrum'a doğru devam edecekler, vaktimiz dar, bize müsade biz yollanalım deyince itiraz etmedik. Önce çıktılar.
Onlar gidince, demire binen yük azaldı, taramıyoruz artık ama istim üstündeyim.
Hemen solumuzdaki Hallberg-Rassy tangır-tungur sürüklenip demir tarayınca ben iyice ifrit oldum. Bir daha Poseidon'a baktık. Değişiklik yok, cidden de Knidos'a geleli beri rüzgar azaldı nispeten.
Galiba bu sefer doğru tutturdular deyip, yola çıkmaya karar verdik. Herkese durumu anlattık, "maksimum önlem-minimum kaza" ümidiyle yola revan olduk!
Burunda denizler cidden çok hafifti. Kolaylıkla geçtik.
2 saat kadar sonra rüzgar çıktı. Yelken bastık. Sonra motoru kapadık. Günlerden sonra yelkenle fışır-fışır gitmenin keyfindeyiz...
Yarım saat kadar sonra, Serdar aradı. "Biz Kos'un doğu burnunu dönüyoruz burada şiddetli hava var" diye uyardı...
Bodrum'un doğusu korunaklı koyları rota tutmuşum. En yakını Karaada Poyraz Limanı. Bu arada tekne 8-9 milllerde yukarı doğru uçarcasına gidiyor, ne kadar yol alırsak işimiz o kadar kolaylaşır mantığındayım.
İleride havayı gördük... Bize doğru gayet hızlı bir şekilde geldi ve bir tokat gibi çarptı. Tekne ful arma olmasına rağmen, dümen dinliyor, henüz...
İçerde Ömer Deniz'i oyalayan Nalan'ı çağırdım, dümene o geçti.
Genova neyse de anayelkene camadan çok da vurmak istemiyorum eğer çok gerekli değilse... Sarma halatı kötü durumda, eğer bir koparsa yandık demektir.
Neyse yeterli olmayınca, her iki yelkeni de küçücük yaptım. Yine de süratimiz düşmedi, ama tekne çok rahatladı. Teknenin bayılması azaldı, içerde ayakta durulabilir hale geldi.
1 saat kadar sonra Poyraz Limanında, günübirlik "dım-tıss" tekneleri arasında bir yere demir atıp, herkes denize kavuşunca keyfimiz iyice yerine geldi.
Su pırıl pırıl. Demiirin zinciriyle oynaşan karagözler, ispariler, sivriburunlar, melanurları kameraya almak istedik ama su altı kamerasının şarjı bittiği için beceremedik maalesef...
Akşamüstü günübirlikçiler çekildi, koyda alargada tek bir gulet kaldı. Biz de olduğumuz yerdeki demirimiz üstünde dönerek, daha güvenli olarak uzun koltukla kıçtankara yaptık.
Güneş batmadan önce sepeti süsleyip atmayı ihmal etmedim.
Tüm gece harika bir gökyüzü altında, yıldızları ve güzellikleri konuşurken, Müyesser hanım (Nalan'ın annesi) olaya amgasını vuran sözünü söyledi: "Tatil şimdi başladı!"
Alarmları altıya kurmuştuk güye.. Ama Serdar'ın dürtmesiyle uyandım! Bu adamın iş ciddiyetine hayranım...
Benimki ya çalmamış, ya da hiç duymamışım. Neyse.
Dışarı çıktık hala üfürüyor. Limandan 2-3 teknenin demir alıp çıktığını bir kısmının batıya döndüğünü söyledi. İhbarlara göre bulunduğumuz yer o coğrafyada en çok esen yer. Güya batıya veya doğuya doğru gitsek azalacak, öğle saatleri de nispeten şimdi olduğundan daha az esecekmiş! Biraz kafa karıştırıcı tahminler ama, dur bakalım...
Burna kadar 15-17 mil yolumuz var, nasılsa saçak altı gideceğiz, baktık dönemiyoruz, geri döneriz dedik.
Önce Serdar çıkacak, bizim üstümüze bağlı. Yandan sert rüzgar bastırıyor. Rüzgarüstü açmazı son saniyeye kadar boş vermedik, fazla da çapariz olmadan çıktı kurtuldu.
Be sahile atladım birer ikişer koltukları boşluyorum. Kıçımızı rüzgarüstünde tutan koltuğu dablin yapıp tekneye geldim. Ayhan ve Nalan ırgatta...
Bu gibi durumlarda, zaten dar olan yerlerde, tekneyi rüzgarüstüne bastıracağının bilinciyle, yavaş yavaş ırgatın boşunu alarak çıkmam hiç! Dayanır tam yol motorla çıkarım. Teknelerden kurtulduktan sonra açıkta zincirin boşunu almak kolaydır...
Sol elimde açmazın çıması, sağ elimde gaz kolu, hazır mısınız diye seslendim. Evet cevabıyla gaza yüklenip, bir yandan da açmazı fora ederek daracık park yerimizden kurtulduk.
Tam "oh be" diyecektim ki önden "demir takıldı, gelmiyor" sesleri ile irkildim. Hah korktuğumuz başımıza geldi. Birisinin çapasını alıyoruz yukarı ama acaba kim, aşağısı arapsaçı gibi!
Botu tekrar öne çektim, bota atladım, bizim demiri su yüzeyine kadar vira edebildik allahtan, gelen zincirin altından bir kısa kalın halat, bir ucu koç boynuzunda-bir ucu babada. Gelen zincir askıda kalınca, bizim demiri mayna ettik, aşağıya düşünce kurtuldu, halatın koç boynuzundaki ucunu fora, tüm çaparizden kurtul!
Dolayısıyla çıkmamız bayağı uzun sürdü, neyse. Yoldayız artık.
Rüzgar kafadan geliyor. Motordayız.
Doğan güneş kuzeyimizdeki dik yarları renkten renge boyuyor. Antik çağın en ilginç medeniyetlerinden birisinin liman şehri, Knidos'a doğru rota tutuyoruz.
Akdeniz ile Ege'nin birleştiği noktadaki bu burun ve koyları hem coğrafi olarak, hem de tarihi olarak eskiden beri etkilenmişimdir hep.
Yine öyle oldu...
İskelenin yanına demir attık, Serdar da geldi bizim üstümüze bağlandı. Deniz sefası, ufak tefek işler derken, bir karara varmamız lazım. Suda maske-palet dalan Serdar, ufak ufak tarıyorsun, haberin olsun deyince. Dur demir tazeleyelim dedim. Onlar Bodrum'a doğru devam edecekler, vaktimiz dar, bize müsade biz yollanalım deyince itiraz etmedik. Önce çıktılar.
Onlar gidince, demire binen yük azaldı, taramıyoruz artık ama istim üstündeyim.
Hemen solumuzdaki Hallberg-Rassy tangır-tungur sürüklenip demir tarayınca ben iyice ifrit oldum. Bir daha Poseidon'a baktık. Değişiklik yok, cidden de Knidos'a geleli beri rüzgar azaldı nispeten.
Galiba bu sefer doğru tutturdular deyip, yola çıkmaya karar verdik. Herkese durumu anlattık, "maksimum önlem-minimum kaza" ümidiyle yola revan olduk!
Burunda denizler cidden çok hafifti. Kolaylıkla geçtik.
2 saat kadar sonra rüzgar çıktı. Yelken bastık. Sonra motoru kapadık. Günlerden sonra yelkenle fışır-fışır gitmenin keyfindeyiz...
Yarım saat kadar sonra, Serdar aradı. "Biz Kos'un doğu burnunu dönüyoruz burada şiddetli hava var" diye uyardı...
Bodrum'un doğusu korunaklı koyları rota tutmuşum. En yakını Karaada Poyraz Limanı. Bu arada tekne 8-9 milllerde yukarı doğru uçarcasına gidiyor, ne kadar yol alırsak işimiz o kadar kolaylaşır mantığındayım.
İleride havayı gördük... Bize doğru gayet hızlı bir şekilde geldi ve bir tokat gibi çarptı. Tekne ful arma olmasına rağmen, dümen dinliyor, henüz...
İçerde Ömer Deniz'i oyalayan Nalan'ı çağırdım, dümene o geçti.
Genova neyse de anayelkene camadan çok da vurmak istemiyorum eğer çok gerekli değilse... Sarma halatı kötü durumda, eğer bir koparsa yandık demektir.
Neyse yeterli olmayınca, her iki yelkeni de küçücük yaptım. Yine de süratimiz düşmedi, ama tekne çok rahatladı. Teknenin bayılması azaldı, içerde ayakta durulabilir hale geldi.
1 saat kadar sonra Poyraz Limanında, günübirlik "dım-tıss" tekneleri arasında bir yere demir atıp, herkes denize kavuşunca keyfimiz iyice yerine geldi.
Su pırıl pırıl. Demiirin zinciriyle oynaşan karagözler, ispariler, sivriburunlar, melanurları kameraya almak istedik ama su altı kamerasının şarjı bittiği için beceremedik maalesef...
Akşamüstü günübirlikçiler çekildi, koyda alargada tek bir gulet kaldı. Biz de olduğumuz yerdeki demirimiz üstünde dönerek, daha güvenli olarak uzun koltukla kıçtankara yaptık.
Güneş batmadan önce sepeti süsleyip atmayı ihmal etmedim.
Tüm gece harika bir gökyüzü altında, yıldızları ve güzellikleri konuşurken, Müyesser hanım (Nalan'ın annesi) olaya amgasını vuran sözünü söyledi: "Tatil şimdi başladı!"
Etiketler:
Karaada,
Knidos,
Palamut Bükü,
Poyraz Limanı
4 Temmuz 2010 Pazar
Datça-Palamutbükü
Kıçtankara olduğumuz ponton, özellikle şehrin ana caddesi olunca, sabaha kadar çeşitli diyaloglar ve fikir alışverişleri sebebiyle pek de kolay uyuyamadık doğrusu.
Bu tür yerlere baştankara giren, uzakyolcuları hep takdir etmişimdir...
Sabah erkenden uyandık. Gördüğüm en berrak suya sahip "liman" olmasına rağmen, tekneye çıkmanın zorluğunu falan düşününce, uyanmak için hemen suya atlamaya üşendim vazgeçtim.
Mustafa'lar saat 10.15 gibi taksiyle gidecekler. Bakkaldan eksiklerimizi aldık, küçük bir cafeye konuşlandık. Serdar'ların katılımıyla iyice büyüdü grup...
Çok da geç olmadan yola koyulup, hava durumundaki değişikliklerine göre hareket edeceğiz. Hayıt Bükü, Palamut Bükü veya Knidos alternatifler arasında...
Yolda karar vereceğiz.
Nalan'ın okul arkadaşı katılımıyla, palamar çözüp-demir alarak Datça'dan ayrıldık.
İnce burnun hemen altında yalancı boğaz denilen yere 7 metreye demirledik. Su Datça'ya göre daha sıcak.
Sahilde Ömer Deniz için uygun küçük birkaç kumsal var.
Deniz sefası bitince, Ayhan Emre ve yan tekneden Serdar'ın da yardımlarıyla eski genovayı indirip, yerine yedek genovayı çektik. Bunun hem formu, hem büyüklüğğü bizim tekne için daha uygun.
Biz bu işleri yaparken, etrafımız motoryatlar ve güünübirllik tekneler ile sarılmıştı bile. Hemen kısa bir serinleme molası alarak, demir topladık ve bu küçük şirin koydan ayrıldık.
Rota Batı...
Önceleri dümdüz denizde motorla seyrediyoruz. Sonra saat 14.30 gibi birden batıdan hava başlıyor. 10 dk içinde gittikçe hızlanıyor ve 25 knotlara ulaşıyor...
Çok da fazla devam edip zorllanmamak için palamut Bükü'ne rota çeviriyoruz.
Liman küçük. Bağlama ile uğraşan sahildekiler, birçok charter teknesi daha geleceğini söyleyerek bizi dar bir yere alıyorlar. Dümen palamız değdi değecek... Kıçtan 6 tane falan koltuk alarak, teknenin kıçını hiç oynamayacak hale getirdim. Bu sayede dümen dibe oturmayacak bir boşlukta sabitlenmiş vaziyette... Tüm gece orada durur mu emin değilim. Bakacağız...
Hemen yanımızdaki mendireğin arkası iri çakıllı bir kumsal. Ömer Deniz'in en bayıldığı yeni aktivitesi, "avucuna sığacak büyüklükte taşları denize atmak". Kum kum kumsalları o kadar da çok sevmiyor, en azından şimdilik... Ama eminim yakında kürek-kova aktiviteleri başlayınca bu seçimler değişecek ))
Akşam yemeği erken. Hemen yanımızdaki Alev'in mutfağından da ciddi destek gelince, mükellef bir sofra oluşturuldu bile.
Elif Akçalı'yı yolcu ettikten sonra, köye çıktık. En son geldiğim 4 sene öncesine göre palamut Bükü de değişimden nasibini almış... Heryer lokanta, restaurant ve yemek yerleriyle dolu. Melih Ağabey'ler bir hafta önce geldiklerinde konakladıkları Jardin de Semra'nın gayet hoş bir ortamı ve iyi yemekleri olduğunu söylemişti.
Bu kadar masa ve sandalyenin nasıl olup da doldurulduğuna aklım ermedi doğrusu...
Emre ile "her limanda bir bileklik" turumuz devam ediyor. Pastaneden sabah için poğaça, dondurma ve su.
Sabah erken kalkma planıyla alarmları kurduk ve yattık.
3 Temmuz 2010 Cumartesi
Orhaniye-Datça
Marina yaşantısını oldum olası sevmişimdir. Çeşit çeşit yelkenci var, kimisi ıssız koylardan hoşlanır (o tamam, ben de seviyorum), kimisi koyda 1-2 tekne demirde durmuyorsa orada uyuyamaz, kimisi de marinaları tercih eder...
Yani yalnızlık falan değil benim meselem, ama Marinalar yelkenci yaşantısını birebir yansıttığı için, daha bir çok seviyorum galiba. Bir tarz meselesi sanırım!
Velhasıl yine güzel duygularla dolu, Martı Marina'nın pontonlarında dolaşarak kahvaltıya gittik erkenden. Sonra havuz ve çok da fazla yayılmadan, alışverişi falan tamamlayıp, yola çıkacağız.
Serdarlar şanzıman arızasını birgün önce geç saatte tamamlayıp, yola hazır olduklarını söylemişlerdi zaten. Sabah erkenden gelip Martı'dan mazot ikmali yapacaklar, beraberce batıya doğru yollanmayı planlıyoruz.
Ama ekip kalabalık olunca hareketli olunsa dahi, biraz atalet oluyor malum...
Alışveriş, marina işleri, arabayı yerleştirme, mazot alma, Levent Kaptan'a teşekkür ziyareti falan derken çıkmamız 12'yi buldu.
Rota batı. Rüzgar hafif, motora kuvvet gdiyoruz. Herkes kendi halinde, güvertede güneşlenenler, bir kenarda sohbet edenler, tavla oynayanlar, durmaksızın aşağıdaki buzdolabından birilerine içecek servisi yapanlar... Tam bir "plastik gulet" durumundayız.
Her iki oltayı da arkadan attım, biri derinden biri yüzeyden geliyor. Otopilota aldım, kokpitte tavla oynayan Ayhan-Emre ikilisine sistemin nasıl çalıştığını öğrettikten sonra arada bir kalkıp etrafı kolaçan etmelerini sıkı sıkı tembih ettim...
Nalan ile Bahar vardavela ağlarını örüyorlar. Ben de yardım ediyor arada kritik ediyorum. Serdarlar yaklaşık 1 mil ilerimizde, yarım yolla gidiyorlar.
Birden o meşhum sesle, hep beraber irkildik. Herkes yaptığı işi bırakıp kokpite yöneldi, Emre-zaten seyahatin başından beri ne yapacağını kafasına kazınmış- "BALIIIKK" diye bağırmaya başladı, Ayhan bir hışım kalktığı yerden doğrularak oltayı eline almaya çalışıyor, teknenin en başından koşturarak zamamnında yetiştim ve buna engel oldum!
Çıkrık makineyle donatılan sistemlerde, balık en çok ilk yakalandığında kaçar. Eğer debriyajı uygun sıkılmamışsa, ilk hamlesiyle beraber oltayı koparması çok sık karşılaşılan bir durumdur. Bu yüzden olta ile ilgilenmeyip, tekneyi en kısa zamanda durdurmak asıl yapılması gerekendir.
Tekne durunca arkaya dönüp baktım. Suya aksini veren bir sığlığın üstünden geçmişiz! Önce oltayı dibe taktığımızı düşündüm. Buradan hiç olmadı onlarca kez geçmiştim ve açık denizin ortasında böyle işaretsiz bir sığlık olduğunu hiç farketmemişim! Acaba diyerek oltayı elime alınca, ilk silkinmesini duyunca, yüzüme yayılan gülümseme tüm ekibi de heyecanlandırdı...
Hayvanı görünce, kakıçla falan uğraşmadan hemen bota atladım. Botu arkadan çekmenin bir de bu yararı var ))
Yaklaşık 2 kilo kadar bir Lahoz! Herkesin tebrikleri ve sevinci ile akşam yemeğinde yerini almak üzere tekneye teşrif buyurdular.

Yola devam...
Aktur'u geçtikten sonra, kafadan gelen rüzgarın sertlemesiyle hızımız düştü. Serdar'lar hala yavaş devam ediyorlar, hızlarını artırmalarını tavsiye ederek, öne geçtim.
Mehmet Ağabey'leri (Ünsalan)cepten arayarak haber verdim. Gerçi bir sergi hazırlığında oldukları için oldukça yoğunlar ama onlarla Datça'da mutlaka görüşmek istiyoruz.
Limana saat 18.00 gibi girdik. Birkaç girilecek yer kalmış. Kooperatif tarafına demirledik, yine uzun dümen, yine pasarella sorunsalı! Bir şekilde halloldu.
Elektrik aldık. Suya ihtiyaç yok şimdilik...
Yine maç: Bu sefer hepimizin favorisi Arjantin kötü durumda. Her taraf zaten fanatik Alman seyircilerle dolu. Biz hepimiz, biraz da mağdurun yanında olma refleksiyle Arjantin'i tutuyoruz ama nafile! Kaybettik.
Serdarların da gelip bağlanmasıyla, ekip tamamlandı. Şimdi zaman, gidip denize girme zamanı. Deniz tipk Datça denizi buz gibi. Ama asıl süpriz kumsalın hemen yanındaki tatlı su göleti. O kadar sıcak ki herkes birer ikişer atlayıp çocuklar gbi şenlenmekten kendisini alamadı!
Vakitlice tekneye dönüp, akşam yemeği için hazırlanacağız, balığımızı pişirmesi için bir restaurant ile anlaşmıştık zaten. Bu akşam toplu doğumgünü... Büyük bir kutlama olacak. Yemekler güzeldi, balığı güzel pişirmişler, serviste eksikler vardı, olur o kadar dedik ama hiç birimiz-aslında mekan sahibi olmayan, yerine bakan-bir işletmecinin müşterisiyle herkesin önünde bu kadar seviyesiz ve mantıksız konuşacağını tahmin etmemişti sanırım. Aramızda en sakin adamı bile çılgına çeviren ifadeleriyle -adını vermekten hiç çekinmiyorum-Küçük Ev Restaurant ve Atilla Bey'i fazlasıyla anarak mekanı terkettik.
Sahilde çay içerken buluştuğumuz Mehmet Ağabey'lere olayları anlatmamız da bizi sakinleştirmedi. İlginç duygularla karışık, yattık uyuduk.
Yani yalnızlık falan değil benim meselem, ama Marinalar yelkenci yaşantısını birebir yansıttığı için, daha bir çok seviyorum galiba. Bir tarz meselesi sanırım!
Velhasıl yine güzel duygularla dolu, Martı Marina'nın pontonlarında dolaşarak kahvaltıya gittik erkenden. Sonra havuz ve çok da fazla yayılmadan, alışverişi falan tamamlayıp, yola çıkacağız.
Serdarlar şanzıman arızasını birgün önce geç saatte tamamlayıp, yola hazır olduklarını söylemişlerdi zaten. Sabah erkenden gelip Martı'dan mazot ikmali yapacaklar, beraberce batıya doğru yollanmayı planlıyoruz.
Ama ekip kalabalık olunca hareketli olunsa dahi, biraz atalet oluyor malum...
Alışveriş, marina işleri, arabayı yerleştirme, mazot alma, Levent Kaptan'a teşekkür ziyareti falan derken çıkmamız 12'yi buldu.
Rota batı. Rüzgar hafif, motora kuvvet gdiyoruz. Herkes kendi halinde, güvertede güneşlenenler, bir kenarda sohbet edenler, tavla oynayanlar, durmaksızın aşağıdaki buzdolabından birilerine içecek servisi yapanlar... Tam bir "plastik gulet" durumundayız.
Her iki oltayı da arkadan attım, biri derinden biri yüzeyden geliyor. Otopilota aldım, kokpitte tavla oynayan Ayhan-Emre ikilisine sistemin nasıl çalıştığını öğrettikten sonra arada bir kalkıp etrafı kolaçan etmelerini sıkı sıkı tembih ettim...
Nalan ile Bahar vardavela ağlarını örüyorlar. Ben de yardım ediyor arada kritik ediyorum. Serdarlar yaklaşık 1 mil ilerimizde, yarım yolla gidiyorlar.
Birden o meşhum sesle, hep beraber irkildik. Herkes yaptığı işi bırakıp kokpite yöneldi, Emre-zaten seyahatin başından beri ne yapacağını kafasına kazınmış- "BALIIIKK" diye bağırmaya başladı, Ayhan bir hışım kalktığı yerden doğrularak oltayı eline almaya çalışıyor, teknenin en başından koşturarak zamamnında yetiştim ve buna engel oldum!
Çıkrık makineyle donatılan sistemlerde, balık en çok ilk yakalandığında kaçar. Eğer debriyajı uygun sıkılmamışsa, ilk hamlesiyle beraber oltayı koparması çok sık karşılaşılan bir durumdur. Bu yüzden olta ile ilgilenmeyip, tekneyi en kısa zamanda durdurmak asıl yapılması gerekendir.
Tekne durunca arkaya dönüp baktım. Suya aksini veren bir sığlığın üstünden geçmişiz! Önce oltayı dibe taktığımızı düşündüm. Buradan hiç olmadı onlarca kez geçmiştim ve açık denizin ortasında böyle işaretsiz bir sığlık olduğunu hiç farketmemişim! Acaba diyerek oltayı elime alınca, ilk silkinmesini duyunca, yüzüme yayılan gülümseme tüm ekibi de heyecanlandırdı...
Hayvanı görünce, kakıçla falan uğraşmadan hemen bota atladım. Botu arkadan çekmenin bir de bu yararı var ))
Yaklaşık 2 kilo kadar bir Lahoz! Herkesin tebrikleri ve sevinci ile akşam yemeğinde yerini almak üzere tekneye teşrif buyurdular.
Yola devam...
Aktur'u geçtikten sonra, kafadan gelen rüzgarın sertlemesiyle hızımız düştü. Serdar'lar hala yavaş devam ediyorlar, hızlarını artırmalarını tavsiye ederek, öne geçtim.
Mehmet Ağabey'leri (Ünsalan)cepten arayarak haber verdim. Gerçi bir sergi hazırlığında oldukları için oldukça yoğunlar ama onlarla Datça'da mutlaka görüşmek istiyoruz.
Limana saat 18.00 gibi girdik. Birkaç girilecek yer kalmış. Kooperatif tarafına demirledik, yine uzun dümen, yine pasarella sorunsalı! Bir şekilde halloldu.
Elektrik aldık. Suya ihtiyaç yok şimdilik...
Yine maç: Bu sefer hepimizin favorisi Arjantin kötü durumda. Her taraf zaten fanatik Alman seyircilerle dolu. Biz hepimiz, biraz da mağdurun yanında olma refleksiyle Arjantin'i tutuyoruz ama nafile! Kaybettik.
Serdarların da gelip bağlanmasıyla, ekip tamamlandı. Şimdi zaman, gidip denize girme zamanı. Deniz tipk Datça denizi buz gibi. Ama asıl süpriz kumsalın hemen yanındaki tatlı su göleti. O kadar sıcak ki herkes birer ikişer atlayıp çocuklar gbi şenlenmekten kendisini alamadı!
Vakitlice tekneye dönüp, akşam yemeği için hazırlanacağız, balığımızı pişirmesi için bir restaurant ile anlaşmıştık zaten. Bu akşam toplu doğumgünü... Büyük bir kutlama olacak. Yemekler güzeldi, balığı güzel pişirmişler, serviste eksikler vardı, olur o kadar dedik ama hiç birimiz-aslında mekan sahibi olmayan, yerine bakan-bir işletmecinin müşterisiyle herkesin önünde bu kadar seviyesiz ve mantıksız konuşacağını tahmin etmemişti sanırım. Aramızda en sakin adamı bile çılgına çeviren ifadeleriyle -adını vermekten hiç çekinmiyorum-Küçük Ev Restaurant ve Atilla Bey'i fazlasıyla anarak mekanı terkettik.
Sahilde çay içerken buluştuğumuz Mehmet Ağabey'lere olayları anlatmamız da bizi sakinleştirmedi. İlginç duygularla karışık, yattık uyuduk.
2 Temmuz 2010 Cuma
Bencik-Orhaniye (Martı Marina)
Arılar istila etmeden, daha denize girip yüzümüzü yıkamadan demir alıp, Bencik'ten ayrıldık.
Ayrılmadan önce mutlaka yapılması gereken iş, tabi ki kalkar kalkmaz sepete bakmak! Bazen unuturum lanet olasıca şeyi. Neyse bu sefer olmadı. Çektik paslı tel parçasını güverteye ve bingooo! Yaklaşık 15 tane sokkan teşrif etmiş, buyurmuşlar. Usulünce "sokulmadan" çıkarttık hayvanları. Bir sonraki menüyü bekleyecekler mecbur...
Bu akşam ekibin son kalan kısmı, Ankara'dan arabayla gelecek... Onları Martı Marina'dan almayı planladık.
Istanbulluoğulları ve Müyesser Özdemir'in de katılımıyla istiap haddini biraz aşıp, teknede toplam 12 kişi olacağız... Salondaki masayı indirince orada güzel bir yatak ortaya çıkıyor. Birkaç kişi dışarda yatar diye düşünüyoruz. Normalde sığışmamız lazım, zaten yabancı yok, ama yine de ilk defa tekneye gelen ekibi rahat ettirmemiz lazım, yoksa bir daha gelmezler ))
Kargı adası olarak bilinen, Selimiye Koyuna dönmeden köşedeki küçük koyda demirleyip, suya coztladık. Sonradan buraya damlayan günübirlik teknedeki çığırtkandan isminin Maden olduğunu öğrendiğimiz bu koyu, denize girmek için oldum olası sevmişimdir...
Güzel bir kahvaltının ardından deniz sefası ve kumsaldaki makroskopik kirliliğe yönelik, "çöp toplama" aksiyonuna, teknenin bordasını temizleyerek devam ettik...
Günümüz çok hamarat başladı bakalım nasıl devam edecek? )))
Gerçi Ayhan'ın arabada sorun çıkmış, sabah düşündükleri kadar erken çıkamamışlar ama yine de çok geç olmadan Marina'ya girmeyi istiyorum. Levent (Baktır) ile konuştum, birkaç ufak elektrik işi için birisini ayarlayacağını söyledi.
Velhasıl Marina'da geçici teknelerin yanaştığı bir yere kıçtankara ettik. Çöpleri boşaltmamızı takiben, ekip havuza seyrederken ben Nomad'a yolandım. Ayhan, sağolsun büyük iş çıkartarak hem teybi taktı-artık hem IPod hem USB'den müzik çalabilen bu aparatlara teyp mi demek emin değilim?- hem de buzdolabının timer'ına bağlı röleyi yaptı. İkisi de tıkır tıkır...
Bu arada Levent ile Rüya'nın yeni teknelerini ziyaret ettim, acayip iş çıkartmışlar. 1970 model saç bir tekene eskisini alıp bu hale getirmek ancak Levent'in işi...
Bizim tekneyi de gördü-gezdi beğendi. Bir iki husus konusunda onun da fikirlerini aldım.
Teknenin sintinesi şusu busu derken, saat bayağı ilerledi, daha fazla oyalanmadan havuz kenarına yayılmış ekibe dahil oldum. Su çok iyi geldi... Pıtınını ile biraz oynaştım, TV'deki maça bakarak biraz atıştırdık hep beraber.
Akşam Mistral'de yemekteyiz. Anlaşılan Istanbullular düşündüklerinden çok geç çıkabildiler, ancak gece yarısı burada olacaklar.
Pontonlarda dolaşıp teknelere baktık. Nalan ile -yeni bir tekne almış olmamıza rağmen- vazgeçmediğimiz bir alışkanlığımız bu bizim... Olayı yeni ayakkabı almış birisinin vitrinlere bakmaya devam etmesi gibi değerlendirmemek lazım, teknecilik farklı bir uğraş. Kaldı ki özellikle uzakyolcuların teknelerinde hiç akla gelmeyecek çok pratik uygulamalar gözlemlemek mümkün... Martı Marina bu açıdan ve coğrafyası dolayısıyla zaten hep sevdiğimiz bir yer!
Gecenin geç saatinde ekip geldi. Kokpitte biraz hasret giderdikten sonra, yapılan plana göre, herkes köşesine çekildi.
Huzurla uyuduk...
Ayrılmadan önce mutlaka yapılması gereken iş, tabi ki kalkar kalkmaz sepete bakmak! Bazen unuturum lanet olasıca şeyi. Neyse bu sefer olmadı. Çektik paslı tel parçasını güverteye ve bingooo! Yaklaşık 15 tane sokkan teşrif etmiş, buyurmuşlar. Usulünce "sokulmadan" çıkarttık hayvanları. Bir sonraki menüyü bekleyecekler mecbur...
Bu akşam ekibin son kalan kısmı, Ankara'dan arabayla gelecek... Onları Martı Marina'dan almayı planladık.
Istanbulluoğulları ve Müyesser Özdemir'in de katılımıyla istiap haddini biraz aşıp, teknede toplam 12 kişi olacağız... Salondaki masayı indirince orada güzel bir yatak ortaya çıkıyor. Birkaç kişi dışarda yatar diye düşünüyoruz. Normalde sığışmamız lazım, zaten yabancı yok, ama yine de ilk defa tekneye gelen ekibi rahat ettirmemiz lazım, yoksa bir daha gelmezler ))
Kargı adası olarak bilinen, Selimiye Koyuna dönmeden köşedeki küçük koyda demirleyip, suya coztladık. Sonradan buraya damlayan günübirlik teknedeki çığırtkandan isminin Maden olduğunu öğrendiğimiz bu koyu, denize girmek için oldum olası sevmişimdir...
Güzel bir kahvaltının ardından deniz sefası ve kumsaldaki makroskopik kirliliğe yönelik, "çöp toplama" aksiyonuna, teknenin bordasını temizleyerek devam ettik...
Günümüz çok hamarat başladı bakalım nasıl devam edecek? )))
Gerçi Ayhan'ın arabada sorun çıkmış, sabah düşündükleri kadar erken çıkamamışlar ama yine de çok geç olmadan Marina'ya girmeyi istiyorum. Levent (Baktır) ile konuştum, birkaç ufak elektrik işi için birisini ayarlayacağını söyledi.
Velhasıl Marina'da geçici teknelerin yanaştığı bir yere kıçtankara ettik. Çöpleri boşaltmamızı takiben, ekip havuza seyrederken ben Nomad'a yolandım. Ayhan, sağolsun büyük iş çıkartarak hem teybi taktı-artık hem IPod hem USB'den müzik çalabilen bu aparatlara teyp mi demek emin değilim?- hem de buzdolabının timer'ına bağlı röleyi yaptı. İkisi de tıkır tıkır...
Bu arada Levent ile Rüya'nın yeni teknelerini ziyaret ettim, acayip iş çıkartmışlar. 1970 model saç bir tekene eskisini alıp bu hale getirmek ancak Levent'in işi...
Bizim tekneyi de gördü-gezdi beğendi. Bir iki husus konusunda onun da fikirlerini aldım.
Teknenin sintinesi şusu busu derken, saat bayağı ilerledi, daha fazla oyalanmadan havuz kenarına yayılmış ekibe dahil oldum. Su çok iyi geldi... Pıtınını ile biraz oynaştım, TV'deki maça bakarak biraz atıştırdık hep beraber.
Akşam Mistral'de yemekteyiz. Anlaşılan Istanbullular düşündüklerinden çok geç çıkabildiler, ancak gece yarısı burada olacaklar.
Pontonlarda dolaşıp teknelere baktık. Nalan ile -yeni bir tekne almış olmamıza rağmen- vazgeçmediğimiz bir alışkanlığımız bu bizim... Olayı yeni ayakkabı almış birisinin vitrinlere bakmaya devam etmesi gibi değerlendirmemek lazım, teknecilik farklı bir uğraş. Kaldı ki özellikle uzakyolcuların teknelerinde hiç akla gelmeyecek çok pratik uygulamalar gözlemlemek mümkün... Martı Marina bu açıdan ve coğrafyası dolayısıyla zaten hep sevdiğimiz bir yer!
Gecenin geç saatinde ekip geldi. Kokpitte biraz hasret giderdikten sonra, yapılan plana göre, herkes köşesine çekildi.
Huzurla uyuduk...
Etiketler:
Bencik,
Kargı Adası,
Martı Marina,
Mistral Restaurant,
Orhaniye
1 Temmuz 2010 Perşembe
Bozburun-Bencik
Sabah ben çok erken kalktım. Hemen Gül Kafe'nin önündeki, küçük tahta masaya oturdum. Kaptan kendisine de bir çay aldı geldi, oturduk, sohbet ettik.
Seyir defterini karaladım biraz. Yapılacaklar listesini gözden geçirdim...
İkinci bir çıkrık var, kolu arızalı onu da yaptırabilirsem bir tornacıda arkamızdan iki makine çekeriz, şansımız artar... ))
Celal Özdemir ve sonra Nihal uyandılar. Öte beri almaya gittiler. Köy domatesi bulmuşlar, çok eksiğimiz yok: Birgün önceden bıraktığımız çamaşırlarımızı aldık, bir de kaptandan "eski" bir sepet alınca liste tamam oldu...
Gül Kafe'de bize kahvaltı hazırlamışlar. Oturuduk, güzel bir kahvaltı ettik. Koyun tamortasında birgün önceden gelip demirleyen çift direkli modern bir uskuna var! Yaklaşık 40 metre, 8-9 gurcatalı. Muhtemel bir komodor falan. Hepimiz hayran olduk tekneye...
Alışverişe ben Emre ve Mustafa botla gitmeye karar verdik. Tam liman içine girdik ki Atilla Ağabey (Esperanza) demirini takmış, yandaki guletle ceberleşiyor. Biraz ucundan tuttuk, el verdik, kurtuldular... Emre'ye "hakkını alması" için tekneye yanaşmasını işaret ettim, altta kalmadılar, sağolsunlar hemen çıkartıp verdiler. Biz de iyi dileklerimizle onları yolcu ettik...
Öte beriyi alıp, demir alıp çıktık Bozburun'dan. Hemen yandaki sığlığı geçip, içerdeki koya bir göz attık. Kalabalık. Bozburun civarında hem görüntü hem de doğal kirlilik yaratan balık çiftlikleri taşınmış.
Zeytin Ada'nın uzun yıllardır girmediğimiz iç koylarına gittik. 10 metreye funda demir. Ama sahil çok hoş değilmiş yakından, kumsal sanmıştık yanılmışız.
Tam yanaşırken eksik olmasın, suya düştüm yine! "Düşmez kalkmaz bir Allah" diye avutuyorum ama nafile, karizma gitti bir kere )) Bakalım nasıl toparlayacağız?
Mustafa'nın botla mücadelesi önce kürek çekmek olarak başladı, sonra benzin bitti, sonra motor boğuldu, sonra dengesini kaybetti ve bir botla bir denizcinin başına gelebilecek her türlü aksilik oldu! Bir serencem, bin nasihat durumu...
Bu arada Serdar'ı aradım. Aksilikler bir dolu. Şanzımanı arızalanmış, yelkenle zar zor Selimiye iskeleye geri dönmüşler. Tesadüf motor ustaları da oralarda bir yerdeymiş, akşam gelip bakacak. tespitte bulunacak. "Şimdilik burada gayrimenkul vaziyetteyiz" dedi... Gelişmeleri haberdar edeceğini söyleyerek ayrıldı, meraktayım ben de.
Deniz sefası bitince ve Ömer Deniz uyuyunca, demir alıp yola koyulduk. Ada Boğazı'nı geçip, sahili takip ederek önce Atabol kayası'nı döndük ve Hisarönü'ne girdik. Arkadan gelen rüzgarla güzel bir seyir ve Bencik'e geldik.
Düşündüğümüzün aksine çok kalabalık değildi. Kıçtan kara yine Emre'nin becerikliği ile tam zamanında ve tam olması gerektiği gibi...
Bencik'te arılar haricinde hava ve su nefis.
Altımızda bir dolu balıklar oynaşıyor. Oltayı attık, tutamayınca, bu sefer sepeti süsleyip-püsleyip sallandırdık. Bakalım sabah kısmetimize neler varmış?
Akşam olunca arılar çekildiler, harika bir akşam yemeğini akiben yattık uyuduk.
Seyir defterini karaladım biraz. Yapılacaklar listesini gözden geçirdim...
İkinci bir çıkrık var, kolu arızalı onu da yaptırabilirsem bir tornacıda arkamızdan iki makine çekeriz, şansımız artar... ))
Celal Özdemir ve sonra Nihal uyandılar. Öte beri almaya gittiler. Köy domatesi bulmuşlar, çok eksiğimiz yok: Birgün önceden bıraktığımız çamaşırlarımızı aldık, bir de kaptandan "eski" bir sepet alınca liste tamam oldu...
Gül Kafe'de bize kahvaltı hazırlamışlar. Oturuduk, güzel bir kahvaltı ettik. Koyun tamortasında birgün önceden gelip demirleyen çift direkli modern bir uskuna var! Yaklaşık 40 metre, 8-9 gurcatalı. Muhtemel bir komodor falan. Hepimiz hayran olduk tekneye...
Alışverişe ben Emre ve Mustafa botla gitmeye karar verdik. Tam liman içine girdik ki Atilla Ağabey (Esperanza) demirini takmış, yandaki guletle ceberleşiyor. Biraz ucundan tuttuk, el verdik, kurtuldular... Emre'ye "hakkını alması" için tekneye yanaşmasını işaret ettim, altta kalmadılar, sağolsunlar hemen çıkartıp verdiler. Biz de iyi dileklerimizle onları yolcu ettik...
Öte beriyi alıp, demir alıp çıktık Bozburun'dan. Hemen yandaki sığlığı geçip, içerdeki koya bir göz attık. Kalabalık. Bozburun civarında hem görüntü hem de doğal kirlilik yaratan balık çiftlikleri taşınmış.
Zeytin Ada'nın uzun yıllardır girmediğimiz iç koylarına gittik. 10 metreye funda demir. Ama sahil çok hoş değilmiş yakından, kumsal sanmıştık yanılmışız.
Tam yanaşırken eksik olmasın, suya düştüm yine! "Düşmez kalkmaz bir Allah" diye avutuyorum ama nafile, karizma gitti bir kere )) Bakalım nasıl toparlayacağız?
Mustafa'nın botla mücadelesi önce kürek çekmek olarak başladı, sonra benzin bitti, sonra motor boğuldu, sonra dengesini kaybetti ve bir botla bir denizcinin başına gelebilecek her türlü aksilik oldu! Bir serencem, bin nasihat durumu...
Bu arada Serdar'ı aradım. Aksilikler bir dolu. Şanzımanı arızalanmış, yelkenle zar zor Selimiye iskeleye geri dönmüşler. Tesadüf motor ustaları da oralarda bir yerdeymiş, akşam gelip bakacak. tespitte bulunacak. "Şimdilik burada gayrimenkul vaziyetteyiz" dedi... Gelişmeleri haberdar edeceğini söyleyerek ayrıldı, meraktayım ben de.
Deniz sefası bitince ve Ömer Deniz uyuyunca, demir alıp yola koyulduk. Ada Boğazı'nı geçip, sahili takip ederek önce Atabol kayası'nı döndük ve Hisarönü'ne girdik. Arkadan gelen rüzgarla güzel bir seyir ve Bencik'e geldik.
Düşündüğümüzün aksine çok kalabalık değildi. Kıçtan kara yine Emre'nin becerikliği ile tam zamanında ve tam olması gerektiği gibi...
Bencik'te arılar haricinde hava ve su nefis.
Altımızda bir dolu balıklar oynaşıyor. Oltayı attık, tutamayınca, bu sefer sepeti süsleyip-püsleyip sallandırdık. Bakalım sabah kısmetimize neler varmış?
Akşam olunca arılar çekildiler, harika bir akşam yemeğini akiben yattık uyuduk.
30 Haziran 2010 Çarşamba
Adaboğazı-Bozburun
Bu akşam Mustafa, Bahar ve Celal Özdemir Istanbul'dan gelecekler. Onları almak için en uygun yerin yine Bozburun olduğuna karar verdik. Araba Selimiye'de, akşamüstü erken yanaşırsak bir dolmuş ile zaten yol üstü Selimiye'den arabayı alır, Havaş ile Marmaris'e gelecek ekibi toparlar Bozburun'a döneriz diye düşündük..
Öyle de yaptık.
Ama önce güzel bir tekne hazırlığı...
Büyük teknelerin bence tek kötü tarafı "yanaşmaları" veya "bağlanma ücretleri" değil, kesinlikle...
Asıl zor olan TEMİZLİKLERİ!!
Yeni Lotus, boy olarak eskisinden sadece 3-4 metre büyük olmasına rağmen, yüzey olarak 2 katı, volüm olarak 3 katı fazla! 4 kişi canla başla temizledik, sildik, topladık. Neredeyse 2-3 saat sürdü... Bu da tam bir temizlik değildi! Sezonluk temizlik olacak olsa, kesin çok daha uzun sürer eminim...
Ama tekne pıspırıl oldu.
Ağır misafirleri "ağırlamaya" hazır artık ))
O yorgunluğun üstüne deniz sefası ve kahve sonrasında üzerimizdeki bıkkınlığı silkeledik ve 2 gündür bağlı kaldığımız yerden demir alıp çıktık. Yelken seyriyle Bozburun'a geldik. Liman içi yine kalabalık, kesin bir takım demirler dipte halvet olmuşlardır bile ))
Hemen Hidayet Kaptan'a bir telefon (Gül Kafe-0252 4562660). Rıhtımdaki piyadenin yanı müsaitmiş, tarif etti geldik. Uzun demir serip kıçtankara olduk, yine "uzun" dümen palası meselesi... Tam yanaşamadık, ama hallederiz bir şekilde.
Hemen sağımızdan elektrik-su almak mümkün. Kaptan'dan biraz takviye yaptık. Tekneyi toparlıyoruz, orayı burayı derliyorum, sahilden bir ses: "Ben sizi tanıyorum!" dedi ve gitti...
Kimdir diye sordum kaptana, "ser veririm, sır vermem" deyince olay daha da bir acayipleşti... Bu sırada iki de süpriz misafirimizle karşılaştık. Esperanza'dan Atilla Ağabey ve Noyan Bakır. Buyur ettik, teknemizi gezdiler, teveccühlerini belirttiler, hoş-beş sohbet sırasında, biraz önce sahilden seslenen "tanınmayan" kişinin aslında bir GeKo olduğunu öğrendiğimiz Cem Korsan da katıldı... Foruma girer, okur ama hiç yazmazmış.
Hep diyorum, "birbirini çok iyi tanıyan ama hiç görmemişler klubü" burası diye, ama anlatamıyorum kimseye. Yani o kadar yol geldikten sonra tanıdık-ama tanışılmamış birisiyle görüşmek insanı farklı şekilde duygulandırıyor!
Olayımızı dinledi, ben sizi Selimiye'ye bırakırım dedi. Ailecek zaten Çeto'ya uğramayı düşünüyorlarmış, nasıl teşekkür etsek azdır...
Hep beraber yola düzüldük, Çeto da Yunus Reis'e kavuşmuş olmanın huzuruyla, ağzı kulaklarındaydı. Vakitlice ayrıldık, Selimiye'den pazar işlerini hallettik. Bir kova ve bir de hamak aldık! Sonra Marmaris'ten elektrik eksikleri temin ettik. Mustafa'ları terminalden aldık, aynı yolu tangır-tungur geri geldik.
Bozburun'a geldiğimizde hava kararmıştı, coğrafyayı göremediler ama bizi harika bir yemek bekliyordu! Nalan ve Nihal mükemmel bir sofra donatmışlardı... Keyfimiz yerine geldi, tüm yol yorgunluğunu unuttu herkes...
Yattık uyuduk.
Öyle de yaptık.
Ama önce güzel bir tekne hazırlığı...
Büyük teknelerin bence tek kötü tarafı "yanaşmaları" veya "bağlanma ücretleri" değil, kesinlikle...
Asıl zor olan TEMİZLİKLERİ!!
Yeni Lotus, boy olarak eskisinden sadece 3-4 metre büyük olmasına rağmen, yüzey olarak 2 katı, volüm olarak 3 katı fazla! 4 kişi canla başla temizledik, sildik, topladık. Neredeyse 2-3 saat sürdü... Bu da tam bir temizlik değildi! Sezonluk temizlik olacak olsa, kesin çok daha uzun sürer eminim...
Ama tekne pıspırıl oldu.
Ağır misafirleri "ağırlamaya" hazır artık ))
O yorgunluğun üstüne deniz sefası ve kahve sonrasında üzerimizdeki bıkkınlığı silkeledik ve 2 gündür bağlı kaldığımız yerden demir alıp çıktık. Yelken seyriyle Bozburun'a geldik. Liman içi yine kalabalık, kesin bir takım demirler dipte halvet olmuşlardır bile ))
Hemen Hidayet Kaptan'a bir telefon (Gül Kafe-0252 4562660). Rıhtımdaki piyadenin yanı müsaitmiş, tarif etti geldik. Uzun demir serip kıçtankara olduk, yine "uzun" dümen palası meselesi... Tam yanaşamadık, ama hallederiz bir şekilde.
Hemen sağımızdan elektrik-su almak mümkün. Kaptan'dan biraz takviye yaptık. Tekneyi toparlıyoruz, orayı burayı derliyorum, sahilden bir ses: "Ben sizi tanıyorum!" dedi ve gitti...
Kimdir diye sordum kaptana, "ser veririm, sır vermem" deyince olay daha da bir acayipleşti... Bu sırada iki de süpriz misafirimizle karşılaştık. Esperanza'dan Atilla Ağabey ve Noyan Bakır. Buyur ettik, teknemizi gezdiler, teveccühlerini belirttiler, hoş-beş sohbet sırasında, biraz önce sahilden seslenen "tanınmayan" kişinin aslında bir GeKo olduğunu öğrendiğimiz Cem Korsan da katıldı... Foruma girer, okur ama hiç yazmazmış.
Hep diyorum, "birbirini çok iyi tanıyan ama hiç görmemişler klubü" burası diye, ama anlatamıyorum kimseye. Yani o kadar yol geldikten sonra tanıdık-ama tanışılmamış birisiyle görüşmek insanı farklı şekilde duygulandırıyor!
Olayımızı dinledi, ben sizi Selimiye'ye bırakırım dedi. Ailecek zaten Çeto'ya uğramayı düşünüyorlarmış, nasıl teşekkür etsek azdır...
Hep beraber yola düzüldük, Çeto da Yunus Reis'e kavuşmuş olmanın huzuruyla, ağzı kulaklarındaydı. Vakitlice ayrıldık, Selimiye'den pazar işlerini hallettik. Bir kova ve bir de hamak aldık! Sonra Marmaris'ten elektrik eksikleri temin ettik. Mustafa'ları terminalden aldık, aynı yolu tangır-tungur geri geldik.
Bozburun'a geldiğimizde hava kararmıştı, coğrafyayı göremediler ama bizi harika bir yemek bekliyordu! Nalan ve Nihal mükemmel bir sofra donatmışlardı... Keyfimiz yerine geldi, tüm yol yorgunluğunu unuttu herkes...
Yattık uyuduk.
29 Haziran 2010 Salı
Söğüt-Ada Boğazı
Ertesi sabah harika bir havayla uyandık. Bu sefer, hava ve iklim açısından harika geçiyor. Kuzeyde Istanbul ve Marmara'da ciddi fırtına ve yağış var ancak bu taraflar henüz etkilenmiş gözükmüyor...
Normalde "kuzeyde yağmur-güneyde rüzgar" kuralı henüz bu yaz geçerli değil anlaşılan. Zaten anlamadığımız bir şekilde havalar da tüm yurtta bir değişik devam ediyor, bir türlü bildiğimiz yaz gelmedi.
Octopus Restaurant'ın sahilinden denize girip, güzel tesislerinde duş-banyo aldık. Memnun kaldık. Çok da geç olmadan Bozburun tarafına geçeceğiz...
Aradaki Boğaz'dan geçiş var mı emin değilim, Serdar olmadığından emin olunca üstelemedim. Zeytin Ada'yı dolaşıp, Ada Boğaz'ına geldik. Sert rüzgar esmesine rağmen, 3 metreye funda demir...
Serdar da üstümüze bağlandı. İyi duruyoruz gibi...
Su harika, çok berrak... Deniz sefasından ve balık tutma girişimlerinin sonuçsuz kalmasından sonra ağ örme işine giriştik. Güzel oluyor...
Alev Selimiye'yi çok merak ediyor, daha fazla oralarda oyalanmayıp Burnu dönmeye ve Hisarönü'ne rota tutmaya karar veriyorlar. Onları uğurluyoruz.
Etraf çok da kalabalıklaşmadan kendimize daha az rüzgar alan, kuytu bir köşe arıyoruz. Emre'nin "zıpkın" gibi hareketleri ile tekneyi yerine, tabir caizse "çakıyoruz"! Bu çocuk bu işi öğrendi...
Akşam yemeği için balık projesi, gelen balıkçının ultra fiyat çekmesi sonucu erteleniyor, mecburen...
Yine makarnadayız. Şarap ve cigarillo yanındaki rutin apetizer.
Erkenden yattık uyuduk.
28 Haziran 2010 Pazartesi
Selimiye-Söğüt
Bir gece daha kalınca, bağlanma ücretini yeniden verdik haliyle, 40 TL...
Tekne çok büyüdü ama fiyatlar-Allahtan-aynı oranda artmadı! En azından Selimiye Muhtarlığının, daha büyük tekne alımını desteklediğini düşünüyoruzz.. ))
Denizden faydalandık biraz daha, vakitlice ayrılıp, Batıya doğru rota tutacağız.
Serdar'lar dün gece Bozukkale'de kaldılar. Burnu dönüp bu tarafa geçecekler.
Bu akşam bizim evliklik yıldönümümüz... Hep beraber buluşup, bir yerlerde yemek yeriz diye düşünüyoruz.
Selimiye çıkışta, önce Sığ Limanı, sonra teker teker Adaları pas geçtik, Dirsek yine kalabalık. Serdar arayıp Oğlan Boğuldu'da demirlediklerini suyun çok güzel olduğunu söyledi. Bunun üzerine yola devam etmeye karar veriyoruz.
Oğlan Boğuldu denilen yer, Yeşilova'nın güneyinde çok sert olmayan batılı rüzgarlara kapalı bir yer. Hava Lodos'tan, bu havada rahat rahat durulur... Zaten birkaç saat, yüzme molası vereceğiz.
Sağda solda başka tekneler de var, kıçtan uzun koltuk almış Serdar'ın üstünde manevra ederken, gaz kolu sıkıştı. En sevmediğim iştir bu tip arızalar, neyse bir şekilde hallettik, demir atmadan üstüne bağlandık.
Su harika, şnorkelle daldık, kalamarların resitalini izledik... Harikaydı!
Güneş alçalıyor. Bu akşam Söğüt'te Octopus Restaurant'da duracağız.
Vakitlice ayrıldık, havanın güneyli olmasından istifade pek bilmediğim güney kıyılarını izleyerek, Söğüt'e vardık.
İki tekne yanyana seyretmek zevkli oluyor.
Muhammed'in yerini (DenizKızı) pas geçip Octopus'a vardık.
İskelede tonoz halatı veren adamla yanlış anlaşma sonucu karaya oturduk! 15 ton tekne tornistanla kıpırdamayınca, hani normal prosedür "bumbaya çıkın, yana yatırın tekneyi" falan gibi uygulamaların ne kadar anlamsız olacağını farkettim!
Serdar kıçtan asılıyor, Restaurant sahibi de-belli ki tecrübeli bu konuda-dıştan takma 25 beygirle kafadan yüklenince bizim "şişman" kız kurtuldu takıldığı yerden.
İskeledeki son yeri kaptık, Serdar'lar üstümüze bağlandı.
İskeledekilerin hemen tamamı charter, çoğu da yabancı.
Restaurant'da bize dışarda masa yaptılar, güzel mezeler, güzel servis makul bir hesap ödedik, biraz maça baktık ve çıktık.
Gece maç bitince herkes teknelerine çekildi, elimde gırcalalar ile piyan yapıyor, oyalanıyorum. Bir yandan da keyif sigarası yaktım, fakat solumuzda biraz ilerde demirde bir tekneden gelen gürültü dayanılır gibi değil.
Restaurant sahiplerine ikazda bulundum, onlar da uygun lisanla teknedekileri uyardılar, ses kesildi...
Yattık uyuduk...
Tekne çok büyüdü ama fiyatlar-Allahtan-aynı oranda artmadı! En azından Selimiye Muhtarlığının, daha büyük tekne alımını desteklediğini düşünüyoruzz.. ))
Denizden faydalandık biraz daha, vakitlice ayrılıp, Batıya doğru rota tutacağız.
Serdar'lar dün gece Bozukkale'de kaldılar. Burnu dönüp bu tarafa geçecekler.
Bu akşam bizim evliklik yıldönümümüz... Hep beraber buluşup, bir yerlerde yemek yeriz diye düşünüyoruz.
Selimiye çıkışta, önce Sığ Limanı, sonra teker teker Adaları pas geçtik, Dirsek yine kalabalık. Serdar arayıp Oğlan Boğuldu'da demirlediklerini suyun çok güzel olduğunu söyledi. Bunun üzerine yola devam etmeye karar veriyoruz.
Oğlan Boğuldu denilen yer, Yeşilova'nın güneyinde çok sert olmayan batılı rüzgarlara kapalı bir yer. Hava Lodos'tan, bu havada rahat rahat durulur... Zaten birkaç saat, yüzme molası vereceğiz.
Sağda solda başka tekneler de var, kıçtan uzun koltuk almış Serdar'ın üstünde manevra ederken, gaz kolu sıkıştı. En sevmediğim iştir bu tip arızalar, neyse bir şekilde hallettik, demir atmadan üstüne bağlandık.
Su harika, şnorkelle daldık, kalamarların resitalini izledik... Harikaydı!
Güneş alçalıyor. Bu akşam Söğüt'te Octopus Restaurant'da duracağız.
Vakitlice ayrıldık, havanın güneyli olmasından istifade pek bilmediğim güney kıyılarını izleyerek, Söğüt'e vardık.
İki tekne yanyana seyretmek zevkli oluyor.
Muhammed'in yerini (DenizKızı) pas geçip Octopus'a vardık.
İskelede tonoz halatı veren adamla yanlış anlaşma sonucu karaya oturduk! 15 ton tekne tornistanla kıpırdamayınca, hani normal prosedür "bumbaya çıkın, yana yatırın tekneyi" falan gibi uygulamaların ne kadar anlamsız olacağını farkettim!
Serdar kıçtan asılıyor, Restaurant sahibi de-belli ki tecrübeli bu konuda-dıştan takma 25 beygirle kafadan yüklenince bizim "şişman" kız kurtuldu takıldığı yerden.
İskeledeki son yeri kaptık, Serdar'lar üstümüze bağlandı.
İskeledekilerin hemen tamamı charter, çoğu da yabancı.
Restaurant'da bize dışarda masa yaptılar, güzel mezeler, güzel servis makul bir hesap ödedik, biraz maça baktık ve çıktık.
Gece maç bitince herkes teknelerine çekildi, elimde gırcalalar ile piyan yapıyor, oyalanıyorum. Bir yandan da keyif sigarası yaktım, fakat solumuzda biraz ilerde demirde bir tekneden gelen gürültü dayanılır gibi değil.
Restaurant sahiplerine ikazda bulundum, onlar da uygun lisanla teknedekileri uyardılar, ses kesildi...
Yattık uyuduk...
Etiketler:
Octopus Restaurant,
Oğlan Boğuldu,
Selimiye,
Söğüt
27 Haziran 2010 Pazar
Selimiye-II
Sabah kalkınca, bağlandığımız yeri ve Selimiye'yi gündüz gözüyle görünce kızlar çok beğendiler. Bir gece daha kalmaya karar verdik... Nasılsa hiç acelemiz yok.
Bu tarz zamana bağlı olmaksızın planlanan ve yapılan tekne seyahatlerini çok seviyorumm.. ))
Sabah kalkar kalkmaz, Ömer Deniz'e bir deniz sefası için hemen karşımızdaki küçükten bir kumsala gittik. Gayet hoştu...
Adam denize girince, saat kaç olursa olsun, acayip uyku bastırıyor. Dönüp yatırdık...
Mustafa'lar 3 gün içinde gelecekler, ailenin geri kalanı da Cuma...
12 kişi nasıl diye endişe ediyorlar ama bana göre sığmamız lazım... Bakacağız!
Selimiye'den eksiklerimizi tamamladık, fesleğen, tavla ve öte-beri. Suyumuzu doldurduk.
Akşamüstü,Çeto'ya geçtik. Harika bir ahtapot (yine) ve yanında kılıç ile keyfimiz yerine geldi.
Gece geç saatte, Arjantin'in maçı var. Biraz seyrettik, Emre ile "her limanda bir bileklik" geleneğimizi tamamladık, yattık uyuduk...
Bu tarz zamana bağlı olmaksızın planlanan ve yapılan tekne seyahatlerini çok seviyorumm.. ))
Sabah kalkar kalkmaz, Ömer Deniz'e bir deniz sefası için hemen karşımızdaki küçükten bir kumsala gittik. Gayet hoştu...
Adam denize girince, saat kaç olursa olsun, acayip uyku bastırıyor. Dönüp yatırdık...
Mustafa'lar 3 gün içinde gelecekler, ailenin geri kalanı da Cuma...
12 kişi nasıl diye endişe ediyorlar ama bana göre sığmamız lazım... Bakacağız!
Selimiye'den eksiklerimizi tamamladık, fesleğen, tavla ve öte-beri. Suyumuzu doldurduk.
Akşamüstü,Çeto'ya geçtik. Harika bir ahtapot (yine) ve yanında kılıç ile keyfimiz yerine geldi.
Gece geç saatte, Arjantin'in maçı var. Biraz seyrettik, Emre ile "her limanda bir bileklik" geleneğimizi tamamladık, yattık uyuduk...
26 Haziran 2010 Cumartesi
Selimiye
Sabah erkenden kalktım. Emre'yi de kaldırdım.
Serdar uyandı ama kızlar uyuyorlar, kahvaltı tekliflerini kibarca reddedip vakitlice yola koyulduk.
Marmaris içinde Tansaş'ta alışveriş...
Arabamız "düldül" ile tangır-tungur yol ile Selimiye...
Lotus koyun tam ortasında, mağrur ve yalnız salınıyor...
Çeto çardakta, kucaklaştık, hasret giderdik.
Atilla Ağabey de (Esperanza) henüz gelmiş, hemen yandaki mendireğe, kıçtankara etmiş. Teknede değildi, selam bıraktım.
Buzdolapçı Hasan Usta gelince, hep beraber açıktaki tekneye geçtik. Emre tekneyi keşfeder, her yerini ankat ederken, biz motordan tahriğini alan sistemi yaptık, gazı bastık. Elektrikte bir gariplik var ama çözemedik, bana anlattı... Şimdilik direkt alacağız. Bu sistem, arabalardaki klimalar mantığı ile çalışan bir sistem, motor çalıştırınca bir kompresör buzdolabına ciddi gaz basıyor, kısa sürede deep freeze gibi oluyor buzdolabı, çok daha az elektriğe ihtiyaç var ve çok yararlı...
Çeto geldi, bizi aldı, iskelede kendimize yer bulduk, akşam gelecekler için kıçtankara olmakta yarar var.
Yaklaşık 20 metreye atılmış, 100 metreye yakın zinciri topladım. Rüzgar yandan basıyor, Emre ile iskeledeki görevlinin de yardımlarıyla zıpkın gibi girdik.
Arabayı ve eşyaları almaya Girit'e gittik. Çeto'dan aperatif balık çorbası. Atilla Ağabey, Utku Ağabey ve birkaç korsan daha vardı, lafladık...
Akşam arabayla tekrar Dalaman yolu, Nalan-Nihal ve Ömer Deniz'i aldık.
Herkes acayip aç. Yolda, Toprakana'yı ıskalamışız, benzer bir su başında oturup güzel bir yemek yedik...
Gece geç saatte tekrar Selimiye'ye vardık.
Bir şekilde tekneye yerleştik, yattık uyuduk.
Serdar uyandı ama kızlar uyuyorlar, kahvaltı tekliflerini kibarca reddedip vakitlice yola koyulduk.
Marmaris içinde Tansaş'ta alışveriş...
Arabamız "düldül" ile tangır-tungur yol ile Selimiye...
Lotus koyun tam ortasında, mağrur ve yalnız salınıyor...
Çeto çardakta, kucaklaştık, hasret giderdik.
Atilla Ağabey de (Esperanza) henüz gelmiş, hemen yandaki mendireğe, kıçtankara etmiş. Teknede değildi, selam bıraktım.
Buzdolapçı Hasan Usta gelince, hep beraber açıktaki tekneye geçtik. Emre tekneyi keşfeder, her yerini ankat ederken, biz motordan tahriğini alan sistemi yaptık, gazı bastık. Elektrikte bir gariplik var ama çözemedik, bana anlattı... Şimdilik direkt alacağız. Bu sistem, arabalardaki klimalar mantığı ile çalışan bir sistem, motor çalıştırınca bir kompresör buzdolabına ciddi gaz basıyor, kısa sürede deep freeze gibi oluyor buzdolabı, çok daha az elektriğe ihtiyaç var ve çok yararlı...
Çeto geldi, bizi aldı, iskelede kendimize yer bulduk, akşam gelecekler için kıçtankara olmakta yarar var.
Yaklaşık 20 metreye atılmış, 100 metreye yakın zinciri topladım. Rüzgar yandan basıyor, Emre ile iskeledeki görevlinin de yardımlarıyla zıpkın gibi girdik.
Arabayı ve eşyaları almaya Girit'e gittik. Çeto'dan aperatif balık çorbası. Atilla Ağabey, Utku Ağabey ve birkaç korsan daha vardı, lafladık...
Akşam arabayla tekrar Dalaman yolu, Nalan-Nihal ve Ömer Deniz'i aldık.
Herkes acayip aç. Yolda, Toprakana'yı ıskalamışız, benzer bir su başında oturup güzel bir yemek yedik...
Gece geç saatte tekrar Selimiye'ye vardık.
Bir şekilde tekneye yerleştik, yattık uyuduk.
25 Haziran 2010 Cuma
Yolculuk
Lotus Selimiye'de, alargada.
Bir önceki hafta Melih Ağabey, Mustafa ağabey (Çam) ile beraber Karacasöğüt'ten alıp, Selimye'ye getirmiş, Çeto'nun mekanın önüne demirlemişlerdi.
Asıl planda tekneyi Martı Marina'da karaya almayı düşünüyorduk ancak son yaptığımız seferde altı temiz çıkınca, şimdilik erteleme kararı almıştık.
Serdar'lar ile buluşup, biz Emre (Istanbulluoğlu) ile bir gün önceden gideceğiz.
Nalan, Ömer Deniz ve Nihal sonradan gelecekler.
Cumartesi yapılacak çok iş var, ustalar gelecek falan... Bir dolu iş, nasıl gözümde büyüyor anlatamam. Dolayısıyla Emre'nin gelmesi çok iyi oldu.
Serdar bizi Sabiha Gökçen'e bırakacak, biz de karşılığında, Dalaman'daki arabamızla, "düldül" ile, onları Yalancı Boğaz'a bırakacağız.
Onlar burnu dönüp kuzeye çıkacaklar, bizimle beraber bir hafta Hisarönü'nde oyalandıktan sonra Knidos'u geçip Bodrum ve Gökova yapacağız... Bakalım.
Geceyarısı yolda ikmaldi, yemekti derken Yalancı Boğaz'a geç geldik, yorgunuz diyerekten, hiç tekrar arabaya binip Selimiye'ye geçmedik. Serdar'larda kaldık. Sağolsunlar bizi çok güzel ağırladılar...
Bir önceki hafta Melih Ağabey, Mustafa ağabey (Çam) ile beraber Karacasöğüt'ten alıp, Selimye'ye getirmiş, Çeto'nun mekanın önüne demirlemişlerdi.
Asıl planda tekneyi Martı Marina'da karaya almayı düşünüyorduk ancak son yaptığımız seferde altı temiz çıkınca, şimdilik erteleme kararı almıştık.
Serdar'lar ile buluşup, biz Emre (Istanbulluoğlu) ile bir gün önceden gideceğiz.
Nalan, Ömer Deniz ve Nihal sonradan gelecekler.
Cumartesi yapılacak çok iş var, ustalar gelecek falan... Bir dolu iş, nasıl gözümde büyüyor anlatamam. Dolayısıyla Emre'nin gelmesi çok iyi oldu.
Serdar bizi Sabiha Gökçen'e bırakacak, biz de karşılığında, Dalaman'daki arabamızla, "düldül" ile, onları Yalancı Boğaz'a bırakacağız.
Onlar burnu dönüp kuzeye çıkacaklar, bizimle beraber bir hafta Hisarönü'nde oyalandıktan sonra Knidos'u geçip Bodrum ve Gökova yapacağız... Bakalım.
Geceyarısı yolda ikmaldi, yemekti derken Yalancı Boğaz'a geç geldik, yorgunuz diyerekten, hiç tekrar arabaya binip Selimiye'ye geçmedik. Serdar'larda kaldık. Sağolsunlar bizi çok güzel ağırladılar...
21 Mart 2010 Pazar
Balon
Tüm gece, o moralsizlikle kendimizi rakıya vurmuş olmamıza rağmen yine de sabah erkenden kalktık. Erol Ağabey bir önceki gün gelen Usta ile aynı fikirde değil, "subabı eğmiş olamayız, o kadar zorlamadık ki... Sorunu farkeder etmez hep elle kontrol ettik" diye düşünüyor...
Dur şunu bir daha deneyelim dedi, Istanbul'dan bulduğumuz bir Perkinsçi usta da senteye ancak öyle alınacağını söyledi, ancak bir trik daha verdi. Volan, ön gergisinin altındaki kaması saat 12'yi gösterir iken senteye gelir diye ekledi!!! Ahanda!!!
Bir de öyle deneyelim diye giriştik. Gerçekten de volanın sentesidir diye düşündüğümüz yerden farklı-yaklaşık 180 derece ilerde-bir yerde, işareti bulduk, kayışı yerleştirdik...
Elle çevir!
Oldu mu?
OLDUUUU...
Bir anda çocuklar gibi sevindik, hemen motoru toplamaya giriştik, önce mazot pompasını ayarla, onun işaretleri var ama iki tane, ikisini de denedik. İkinci de tutturduk. Bas marşa, mazotun havasını al, öksürük-tıksırık günlerdir yatan "koca" makina, teknenin içini dolduran büyük bir gürültüyle çalıştı )))
Erol Ağabey, ayağa kalktı, bir sigara yaktı ve yerlere saçılmış alet edavat takımlarına baktı ve: "Toplayın burayı, eğer hemen yelkene çıkıp balon basmazsak hakkımı helal etmem" dedi...
Emir büyük yerden... hemen işe giriştik, bu arada sağolsun Ömer yağ ve motor katkılarını da tatbik etti.
Etrafı neta edip, tonozu çözdük.
Koyun çıkışında hafif meltemle yelken yapıp yükseldik.
Herkesin keyfi yerinde.
Biralar açıldı ve uygun rotaya girince, "balon maynaaa!!"....
Rengarenk şişko yelken bir çocuk gibi neşeyle patladı ve rüzgarla kucaklaştı...
Koya kadar öyle girdik.
Serdar'lar 18.00 gibi çıkacaklar. Arabayı onlar teslim edecek havalimanına, onları yolcu ettik. Biz birgün daha kalıyoruz, Ferit'ler zaten acil bir durum sebebiyle birgün önce gitmişlerdi. Timuçin, Ömer, Erol Ağabey ve ben Tuncer ağabeylerle beraber Melek'in yerinde güzel bir akşam yemeği yedik.
Ama artık makinemiz olmuş, o iskelede durur muyuz hiç?
Hemen palamar çözüp gece gece tekrar yola koyulduk. Rota Okluk!
Değirmen Ada'yı geçer geçmez bir MOB manevrası )))
Bu sefer düşen sadece bir kişi değil, tüm kimlikleri, ruhsatları, cep telefonu, parası-puluyla tüm bir karakter! Tabi karizması azıcık çizilmiş vaziyette salimen aldık tekneye...
Gece yattık, başka bir aksiyon olmadan huzurla uyuduk.
Dur şunu bir daha deneyelim dedi, Istanbul'dan bulduğumuz bir Perkinsçi usta da senteye ancak öyle alınacağını söyledi, ancak bir trik daha verdi. Volan, ön gergisinin altındaki kaması saat 12'yi gösterir iken senteye gelir diye ekledi!!! Ahanda!!!
Bir de öyle deneyelim diye giriştik. Gerçekten de volanın sentesidir diye düşündüğümüz yerden farklı-yaklaşık 180 derece ilerde-bir yerde, işareti bulduk, kayışı yerleştirdik...
Elle çevir!
Oldu mu?
OLDUUUU...
Bir anda çocuklar gibi sevindik, hemen motoru toplamaya giriştik, önce mazot pompasını ayarla, onun işaretleri var ama iki tane, ikisini de denedik. İkinci de tutturduk. Bas marşa, mazotun havasını al, öksürük-tıksırık günlerdir yatan "koca" makina, teknenin içini dolduran büyük bir gürültüyle çalıştı )))
Erol Ağabey, ayağa kalktı, bir sigara yaktı ve yerlere saçılmış alet edavat takımlarına baktı ve: "Toplayın burayı, eğer hemen yelkene çıkıp balon basmazsak hakkımı helal etmem" dedi...
Emir büyük yerden... hemen işe giriştik, bu arada sağolsun Ömer yağ ve motor katkılarını da tatbik etti.
Etrafı neta edip, tonozu çözdük.
Koyun çıkışında hafif meltemle yelken yapıp yükseldik.
Herkesin keyfi yerinde.
Biralar açıldı ve uygun rotaya girince, "balon maynaaa!!"....
Rengarenk şişko yelken bir çocuk gibi neşeyle patladı ve rüzgarla kucaklaştı...
Koya kadar öyle girdik.
Serdar'lar 18.00 gibi çıkacaklar. Arabayı onlar teslim edecek havalimanına, onları yolcu ettik. Biz birgün daha kalıyoruz, Ferit'ler zaten acil bir durum sebebiyle birgün önce gitmişlerdi. Timuçin, Ömer, Erol Ağabey ve ben Tuncer ağabeylerle beraber Melek'in yerinde güzel bir akşam yemeği yedik.
Ama artık makinemiz olmuş, o iskelede durur muyuz hiç?
Hemen palamar çözüp gece gece tekrar yola koyulduk. Rota Okluk!
Değirmen Ada'yı geçer geçmez bir MOB manevrası )))
Bu sefer düşen sadece bir kişi değil, tüm kimlikleri, ruhsatları, cep telefonu, parası-puluyla tüm bir karakter! Tabi karizması azıcık çizilmiş vaziyette salimen aldık tekneye...
Gece yattık, başka bir aksiyon olmadan huzurla uyuduk.
20 Mart 2010 Cumartesi
Sente

Bu kelimeyi o güne kadar sadece 1-2 kez duymuştum... )))
Şimdiki aklım olsaydı, anlatanı can kulağı ile dinler, sorularımdan bıkana kadar bildiği ne varsa konuyla ilgili, hepsini öğrenmeye çalışırdım.
Kısaca anlatmaya çalışayım: 60HP Prima-Perkins makineler, birçok başka örneği gibi triger kayışı ile çalışıyor. Sisteme mazot püskürten pompa, silindirleri aşağı yukarı hareket ettiren egzantrik ve şaftı döndüren krank mili (volan) bir uyum içinde dönmek durumunda. Bunları bu uyum içinde dönmesini sağlayan triger kayışında eğer ufacık bir atlama olursa uyum bozuluyor, sistem iptal oluyor. Makineyi çalıştırmak artık mümkün değil...
Bu uyuma "sente" deniyor...
Bir önceki gün her birşeyi elden geçirip, makine tek tıkla çalışacak hale gelince, gönül rahatlığı ile gevşeyip sağda-soldaki detay işleri kurcalamaya başlamıştık. Hatta Hakan bir ara, elinde anahtar iskeleye bağlı diğer teknelerde "tamir edilecek" sorun var mı diye aramaya gitmişti...
Neyse, uzatmayalım. Sağolsun Ömer'in taa İstanbul'dan taşıdığı katkılar ve motor bakım ürünlerini kullanmak için sabah marşa bastık. Tık yok!!
Buyrun buradan yakın ))
Aküler bitmiş olamaz, marş motoru sağlam gibi, hemen aklımıza sentenin kaçmış olacağı, kayışın atlaması olasılığı geldi. Bu aşamada kesinlikle zorlamamak lazım, elle volanı çevirdik. Yarım tur kadar dönüp bir yerde mekanik bir sesle takılıyor...
Durum kötü. Sente kaçmış, ne kayışın ne de dişlilerin üzerinde hiç işaret yok, tekrar senteye getirmek imkansız gibi. Enjektörlerin tekini söküp pistonun durumunu görme çabası, yerlerine kaynadıkları için başarısız oldu. Kayışın dişlerini önce sağa sonra sola, 1'er, 2'şer atlatmak da işe yaramadı.
Senteye almak için bir tilkilik var ama acaba ne?
Üst kapağı söküp, egzantriği çıkarttık. Üstündeki bir saplaması kırılmış, tamiri için torna tezgahına gitmesi lazım. Marmaris Sanayi yolları göründü yine...
Getirip taktık ama sorun o değil anlaşılan. Bir türlü bulamıyoruz...
Erol Ağabey'in morali bozuk. Gidip gidip istiharete yatıyor düşünüyor.
Perkins'in manuelini internetten indirmek başarısız oldu, Perkins ustalarından telefon ile pek yararlı bişeyler elde edemedik.
Nalburu bile olmayan Karacasöğüt'ün ortasında birden gayrimenkul olduk!
Akşamüstü, Hakan iskelede rastlaştığı bir çırak ile geldi. Perkins'i biliyormuş. Gerçekten egzantriği, volanı nasıl fikse edeceğimizi gösterdi. Hatta ustası da geldi (Fahri Usta). Belli ki işini bilen bir grup. Elle çevirdik yine olmuyor...
Usta "eğmişsiniz subabın kolunu" dedi ve çıktı gitti...
Eyvah ki ne eyvah!!
19 Mart 2010 Cuma
Tamirat
"Hadi kalk, şu şanzımanı takalım artık" sesiyle uyandım...
Saat sabahın 06.30'u...
Henüz kargaların ne yaptığını bilmiyorum, ama horozlar sabah vokallerine henüz başlamışlar. Erol Ağabey'in adetidir, oldum olası salonda yatar ve en erken uyanır.
Uyanınca tabi beni de kaldırdı, ama bunun sebebi bana itiyacı olduğu için değil, motorun "tam üstünde" yatıyor olmam!
47 Jeanneau'nun bir özeliği var...
Tekneye biner binmez farketmiştik...
Alışık olduğumuz usullerden farklı olarak, motor salonun tam ortasında oturma grubunun altında. Masanın mutfak tarafındaki koltuğu bir mekanizma ile kaldırınca motora 4 bir yandan ulaşmak ve "girişmek" mümkün...
Önde ve arkada uyuyanları kaldırmamamaya çalışarak bir yandan alet edavatı salona yığıyorum, bir yandan da Erol ağabey'in istediği, Istanbul'dan getirdiğimiz hangi parçanın hangi çantada olduğunu hatırlamaya çalışıyorum...
O gürültüye dayanamayanlar birer ikişer kalkındı ve sabahın daha 7'si olmadan koca teknenin salonu küçük bir atölyeye dönüşüverdi bile...
Şanzımanı taktık...
Buzdolabı kompresörünü söktük,
Ön takım ve kayışları çıkarttık triger kayışını kontrol ettik...
Devridaime baktık...
Devridaim pompasını söktük...
Redresörü taktık...
Marşa bastık, tıkır tıkır çalışıyor makine... ))
İşini tamamlamış adamların huzuruyla, oturup soluklandık. Kahvaltıya kalmadan teknenin büyük oranda işi bitmişti neredeyse...
Ya da biz öyle zannediyorduk.
Meğer yanılmışız...
Her iş bitip ortalık saknleyince, Ben ve Cumhur arabayla Marmaris'e geçtik. Alınacak öteberi, alışveriş ve eksikleri tamamlıyoruz. Akşama 3 kişi daha gelecek...
Ömer, Serdar ve Kaan. Ekip büyüyor ))
Saat sabahın 06.30'u...
Henüz kargaların ne yaptığını bilmiyorum, ama horozlar sabah vokallerine henüz başlamışlar. Erol Ağabey'in adetidir, oldum olası salonda yatar ve en erken uyanır.
Uyanınca tabi beni de kaldırdı, ama bunun sebebi bana itiyacı olduğu için değil, motorun "tam üstünde" yatıyor olmam!
47 Jeanneau'nun bir özeliği var...
Tekneye biner binmez farketmiştik...
Alışık olduğumuz usullerden farklı olarak, motor salonun tam ortasında oturma grubunun altında. Masanın mutfak tarafındaki koltuğu bir mekanizma ile kaldırınca motora 4 bir yandan ulaşmak ve "girişmek" mümkün...
Önde ve arkada uyuyanları kaldırmamamaya çalışarak bir yandan alet edavatı salona yığıyorum, bir yandan da Erol ağabey'in istediği, Istanbul'dan getirdiğimiz hangi parçanın hangi çantada olduğunu hatırlamaya çalışıyorum...
O gürültüye dayanamayanlar birer ikişer kalkındı ve sabahın daha 7'si olmadan koca teknenin salonu küçük bir atölyeye dönüşüverdi bile...
Şanzımanı taktık...
Buzdolabı kompresörünü söktük,
Ön takım ve kayışları çıkarttık triger kayışını kontrol ettik...
Devridaime baktık...
Devridaim pompasını söktük...
Redresörü taktık...
Marşa bastık, tıkır tıkır çalışıyor makine... ))
İşini tamamlamış adamların huzuruyla, oturup soluklandık. Kahvaltıya kalmadan teknenin büyük oranda işi bitmişti neredeyse...
Ya da biz öyle zannediyorduk.
Meğer yanılmışız...
Her iş bitip ortalık saknleyince, Ben ve Cumhur arabayla Marmaris'e geçtik. Alınacak öteberi, alışveriş ve eksikleri tamamlıyoruz. Akşama 3 kişi daha gelecek...
Ömer, Serdar ve Kaan. Ekip büyüyor ))
18 Mart 2010 Perşembe
Tamir Seferi!

-Bu iş olmaz!!!
-Neden öyle diyorsun Erol Abii?
-Olm, görmüyor musun? Bu kadar eşyayı uçağa almayacakları bir kenara, sırf tek bir binek Toyota'ya 5 kişi+demonte bir elektrikli tuvalet+25 kilo alet takımı+4 sırt çantası ve bir şanzımanla sığamayız zatenn!!
-Yapma yaa??
-Hadi onları geçtim, bu şanzımanı kim topladı?
-Rıza...
-Ehhh. Bu flanşı bunun kesin kırılır, uçağa vereceksin. Onlar atacak orada. Bu incecik bir alüminyum. Kırılırsa da yenisini falan hayatta bulamayız...
-Peki na'apcaz?
-Hmmmm...
-...
-Anahtar takımın var mı burada?
-ooooo!! İstemediğin kadar
-)))
Bu diyalogla başlayan ve tam bir heyecan fırtınası gibi geçeceğini hiçbirimizin, o aşamada tahmin edemediği, basit bir haftasonu seyahatiydi aslında.
Erol Ağabey'in mekanik şefi olduğu, başyardımcısı "ikinci gurcata" Hakan (Irıklı), malzeme tedarikçisi Ömer (Kırcal), chef de cuisine Kaan (Paray) ve genel koordinatörden benden oluşan gruba, son dakikada yardımcı olarak Ferit-Cumhur Öztürk ile Timuçin eklenince başlı başına korkutucu bir kuvvet olduk...
Serdar (İyibudar) zaten kendi teknesine gidiyordu, size her daim yardım ederim dediğinde daha da rahatlamıştık...
Ama 3 haftadır tespit ettiğimiz eksikleri, malzemeleri ve tamir edilen o kadar malzemeyi önce arabaya koyup, sonra uçağa bindirmemiz ve kazasız belasız Karacasöğüt'e ulaştırmamız gerekiyordu...
Karacasöğüt, kış ortasında nalburu bile olmayan bir lokalizasyonda olduğu için, her tür detayı düşünmemiz ve hiç bir nüansı gözden kaçırmamaız gerekiyordu.
Toplam 9 kişiydik ve 3 tam günümüz vardı...
Rıza Usta, Ateş ağabeyin de yardımları ile hafta içi gitmiş ve şanzımanı söküp toparlamıştı. Erol Ağabey'in direktifleri ile, onu salonun ortasında, Nalan'ın ve Ömer Deniz'in şaşkın bakışları arasında söktük. Ufaklık, tüm halıya yayılmış o kadar mekanik aksamın aslında oyuncak olmadığını tabi ki de anlamıyordu...
Söküm işlemi tamamlanınca, bu sefer içinden çıkan transmisyon yağını nasıl boşaltacağımız sorunu çıktı. Tuvalete dökerek çözdük...
Ferit, Cumhur ve Timüçin de gelince, ortalığa saçılmış bir dolu ıvır-zıvırı sırt çantalarına doldurduk. Arka koltukta 70-70 cm'lik demonta elektirkli tuvaletin (sağolasın Taner) büyük yer kaplamasına aldırmadan, 5 kişi tepeleme 1995 model Toyota Corolla'ya sığıştık...
Ki bence bu seyahatte aşılması en zor aşamaydı ))
İkinci zor aşama o malzemeleri iki güvenlik kapısından geçirmek sonra da uçağa almak olacaktı.
Kapıda bekleyen güvenlik görevlilerine durumu anlattık, hazırlıklıydılar... Güya!
Ama önce redresörü sonra 125 parça tamir takımını sonra da dağıtılmış ve yağı boşaltılmış şanzımandan sonra demonte elektrikli tuvaleti taşıyla beraber kutusunda X-Ray'de görünce artık dayanamayıp gülmeye başladılar!
O aşamayı da geçtikten sonra nispeten rahatladık. Artık kabine girerken elimde taşıdığım çantanın içindeki redresörü kimseye açıklayamacağımın bilinciyle, "boştur o" dedim. Hostes fazla üstelemedi, sağ-salim uçtuk...
24 Şubat 2010 Çarşamba
Satın Alma
"Closing" günümüz ticaret jargonunda, bir pazarlığı sonlandırmak için kullanılıyor. Amiyane tabirle, işi bitirmek...
Detaylarına girmeyeceğim, Demir Ağabey hem denizi ve tekneciliği biliyor olması hem de uzun yıllardır ticaretin bizzat içinde yer alıyor olması sebebiyle, bizim açımızdan kolay olmayan bir süreçti...
Rahmetli ananemin bir lafı vardır...
"Haklı olmak değil, mutlu olmak önemlidir" derdi bu gibi durumlar için.
Teknecilik en nihayetinde bir hobi. İnsanın zevki için kendisini maddi olarak zora sokacak bir projeye girmemesi gerektiğini düşünürüm hep. Bir yandan da çocukluğumdan beri sadakatla devam eden hem benim hem de ailem dahil çevremdeki birçok sevdiğim için artık neredeyse "vazgeçilmez" hale gelmiş bu uğraş için de bazı bedellerin ödenmesi gerekiyor tabi.
Bir aşamadan sonra "üzümün çöpü, armudun sapı" hesaplamayıp, gözü karartmak gerekiyor.
Gerçekten de bir süre sonra, bu tarz detayların ne nafile olduğu, esası belirlemediğini anlıyor insan...
Sonuç olarak Bağlama Kütüğü Ruhsatını alıp cebimize koyunca, artık teknenin güvertesinde bir Cubana tüttürmenin zamanı gelmişti! Sağolasın Taner ;)
Detaylarına girmeyeceğim, Demir Ağabey hem denizi ve tekneciliği biliyor olması hem de uzun yıllardır ticaretin bizzat içinde yer alıyor olması sebebiyle, bizim açımızdan kolay olmayan bir süreçti...
Rahmetli ananemin bir lafı vardır...
"Haklı olmak değil, mutlu olmak önemlidir" derdi bu gibi durumlar için.
Teknecilik en nihayetinde bir hobi. İnsanın zevki için kendisini maddi olarak zora sokacak bir projeye girmemesi gerektiğini düşünürüm hep. Bir yandan da çocukluğumdan beri sadakatla devam eden hem benim hem de ailem dahil çevremdeki birçok sevdiğim için artık neredeyse "vazgeçilmez" hale gelmiş bu uğraş için de bazı bedellerin ödenmesi gerekiyor tabi.
Bir aşamadan sonra "üzümün çöpü, armudun sapı" hesaplamayıp, gözü karartmak gerekiyor.
Gerçekten de bir süre sonra, bu tarz detayların ne nafile olduğu, esası belirlemediğini anlıyor insan...
Sonuç olarak Bağlama Kütüğü Ruhsatını alıp cebimize koyunca, artık teknenin güvertesinde bir Cubana tüttürmenin zamanı gelmişti! Sağolasın Taner ;)
18 Şubat 2010 Perşembe
Yolculuk...
Tekneyle ilgili uzun müzakereler ve gidip gelmeler sonucunda bir şekilde, bir müşterekte birleştik. Tekneyi üstümüze almak için 19 Şubat günü, Marmaris'e geçmeye karar verdik. Erol Ağabey, sağolsun kırmadı, O'nun emektar Toyota ile gideceğiz. Son dakikada Taner (Özer) de işini ayarlayabildi, üç kafadar beraberce aşağıya ineceğiz.
Daha tekneyi almadık ama, eksik listesinden bir dolu öte beriyi de arabaya tıkıştırdım: Evden büyük bir radyatör, eski (hemen de sattık sanki) Lotus'tan olta takımları, bazı ağır takımlar, denizci kıyafetleri, uyku tulumları şu bu alt-alta/üst-üste sığıştık...
Raşit de aynı gün Ankara'dan çıkıp arabayla gelecek. O'nun varlığı büyük destek... Oldum olası bu ticaret işlerinden anlamam. Son dakikada bir aksilik olmasından çok endişe ediyorum.
Erol Ağabey'in Toyota'sıyla onlarca kez yaptığımız yolu bir kez daha yedik. Tüm gece araba kullanıp, sabahın ilk ışıklarıyla Gökova Körfezi'ne bakan yamacın üstüne vardığımızda artık kalbim de yerinde duramayacak gibi çarpıp duruyordu...
Daha tekneyi almadık ama, eksik listesinden bir dolu öte beriyi de arabaya tıkıştırdım: Evden büyük bir radyatör, eski (hemen de sattık sanki) Lotus'tan olta takımları, bazı ağır takımlar, denizci kıyafetleri, uyku tulumları şu bu alt-alta/üst-üste sığıştık...
Raşit de aynı gün Ankara'dan çıkıp arabayla gelecek. O'nun varlığı büyük destek... Oldum olası bu ticaret işlerinden anlamam. Son dakikada bir aksilik olmasından çok endişe ediyorum.
Erol Ağabey'in Toyota'sıyla onlarca kez yaptığımız yolu bir kez daha yedik. Tüm gece araba kullanıp, sabahın ilk ışıklarıyla Gökova Körfezi'ne bakan yamacın üstüne vardığımızda artık kalbim de yerinde duramayacak gibi çarpıp duruyordu...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)