24 Mayıs 2009 Pazar

Bozcaada Liman-Ayazma

Bozcaada
Ertesi gün çok güzel bir ilkbahar sabahına uyandık. Nalan ve Ömer’in de dahil olduğu ekibin bir kısmı, arabayla Ayazma Plajı’nda Vahit’in Yeri’ne karadan giderken, biz Lotus’la denizden geçtik.Ada’yı bilmeyenler için söylüyorum, güneydoğuda Mermer burnu üzerindeki feneri bordaladıktan sonra Akvaryum diye bilinen koy vardır. Aslında bu bir küçük yarımadayla ayrılmış, iki koydan oluşur. Denizi gayet hoş, burna yakın olan koya demirlemek gayet uygun, dip kum.Adanın güneydoğu burnundan, batısına kadar olan güney sahili, döküntüler açısından oldukça tehlikeli bölgeler. Sırasıyla Ayazma-Sulubahçe ve Habbele sahillerinde yerleşim var. Hepsinin sahilden yaklaşık 300-400 metre açığa kadar uzanan döküntüler sebebiyle, girişleri tehlikeli. Gece girmeyi tavsiye etmem. Gündüz işaret şamandıraları var, onları kollayarak ve çok yavaş yolla pruvada dibi gözetleyen biri yardımıyla içeri girmek, ve 3-4 metreler kum zemine demir atmak bu mevsimde mümkün ama yaz döneminde pek hoş gözle bakılmıyor. Habbele’de bu daha kolay bir uygulama.Vahit’te güzel bir öğle yemeği yedikten ve tuzlu suda gereken “salamura” prosedürünü gerçekleştirdikten sonra tekneye atlayıp, yelkenle limana geri döndük.Akşamüstü programında, adanın Batı ucunda, arkadaşlarımızın evlerine misafir olduk. Adanın bu gözden uzak köşesi, elektrik üreten rüzgar enerji santrali sonrasında popüler oldu. Yavaş yavaş yaygınlaşan ve tekrar eski güzel günlerine kavuşan bağcılık, düzgün ve göz hoş gelen bir yerleşimin adanın hem kültürüne hem de mimarisine hakim olduğunu görmek, doğrusu hepimizi çok sevindirdi.Bu konuda yaz-kış adada yaşayan ve bu işe emek veren birçok aklı başında isim var. Hepsini ayrı ayrı tebrik etmek lazım.Türkiye’nin hiç köyü olmayan bu tek ilçesinin, yurtdışında “en iyi tatil yapılacak adalardan biri” seçilmesini sanıyorum bu kişiler ve onların etraflarına yaymaya çalıştığı bu ada kültürü sağlamış. Hepsini tek saymak mümkün değil ancak Corvus Şaraplarının sahibi Reşit Soley, Bozcaada tarihi ve kültürü konusundaki birikimiyle Hakan Gürüney, Rengigül Pansiyon’un sahibi Özcan Germiyanoğlu ve Kayıkias Hotel’in sahipleri Handan ve İsmail Beydilli’nin isimlerini anmak istiyorum. Adanın gelişmesinde büyük emekleri olan Ferhat Bey ve bizi evinde ağarlayan Dr. Aziz Kaya’ya da hem teşekkür eder hem de yaptıkları işe hayranlıklarımızı burada belirtmek isterim. O akşam, Batı fenerine yakın, ada yapımı şaraplarımızı yudumladıktan sonra merkeze dönerek, Balıkçı Barınağı’ndaki Yosun Restaurant’a oturduk. Ada’nın bu oldukça turistik yerinde, sanıyorum bu yukarda ismi geçen kişiler sayesinde çok iyi ağırlandık ama turist muamelesi görmek de, özellikle civcivli yaz aylarında çok mümkündür diye düşünmeden edemedim.Ertesi sabah yine mükellef bir kahvaltı sofrası bizi karşıladı. Sabah 7’deki vapura yetişemeyeceğimiz geceden belliydi ama sofra yüzünden neredeyse öğle vapurunu da kaçırıyorduk. Karşılıklı iyi dilekler ve kucaklaşmalardan sonra, arkamızdan sokağa dökülen “su” ile, deniz yoluyla geldiğimiz bu adadan ve güzel insanlarından istemeye istemeye kara yoluyla ayrıldık!Harika bir haftasonu oldu…Teşekkürler Ömür çifti!

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Çanakkale-Bozcaada

Bu seyahat çok sevdiğimiz dostlarımız Emel ve Mehmet Ömür çiftinin, Bozcaada'da gerçekleştirdikleri evlilik yıldönümüne isabet etmesi sebebiyle düzenlendi. Çok sevdiğimiz bu coğrafyayı, her yerin yemyeşil olduğu, gelinciklerin yamaçları kapladığı, bu ilkbahar döneminde tekrar görmek fırsatını da kaçıramazdık...
Ekip Emel-Mehmet Ömür, Selma-Melih Ömür, Nalan-Ömer Deniz "Paşa" ve Bendenizden oluşuyordu. Lotus bir önceki hafta Erol Ağabey ve Ömer Kırcal tarafından, “YAZA MERHABA ETKİNLİĞİNİN” devamında Çanakkale’ye götürülmüştü zaten, kendilerine ne kadar teşekkür etsek az. Marina’ya koymuşlar, Erol Ağabey sonradan harika bir seyir yaptıklarını anlattı, arkadan gelen sert rüzgar ile çok kısa zamanda o koca yolu yapmışlar. Sağolsunlar yolda tekneyle ilgili birçok eksiği gidermiş, tamirat yapmışlar. Lotus’un formunda olduğunu, misafirlerini beklediğini söyledi.
Sabah erkenden yola çıktık. Önlü arkalı iki araba gidiyoruz. Ömer yolda hemen hiç sorun çıkarmadı. Istanbul Gelibolu yeni yol yapımlarıyla hemen tamamı çift yol olmuş. Dolayısıyla gayet rahat bir yolculukla sağsalim vardık, sadece Tekirdağ girişinde yeni çevreyolu düzenlemesi ile bir süre çalışmanın içinden geçiliyor, toz-toprak falan ama kısa bir süre, bereket uzun sürmüyor. Malkara civarında bir mola verip, çay içtik. Gelibolu'ya saat 10.30 gibi vardık, sadece Koru dağından inişte radar kontrolü vardı, biz yakalanmadık. Koru dağını aşıp Ege'yi uzun süre sonra tekrar karadan görünce doğrusu çok heyecanlandım, hani Bodrum girişinde Balıkçının dediği gibi, "yokuşbaşından ilk defa Ege'yi görmenin" verdiği gibi bir haz içimi ısıttı! Biz Çanakkale'ye geçerken hemen her zaman Gelibolu'yu kullanıyoruz. Buradan buçuklarda kalkan feribot Lapseki'ye geçiyor. Araba 24 TL. Bir de hemen yanından kalkan özel motorlar var, birazcık daha kısa sürede geçiyorlar, saatleri yok, dolunca kalkıyorlar ve Lapseki'nin 4-5 km kadar kuzeyinde Çardak Limanına yanaşıyorlar. Parkı şusu busu çok az daha ucuz, birkaç TL fark var. Yaklaşık 25-30 dk da karşıya geçtik. Lapseki-Çanakkale arası, Gelibolu-Eceabat arası yola kıyasla daha düzgün, az virajlı dolayısıyla daha kolayımıza geliyor. Çanakkale'ye iner inmez, şehir içinde, limana çok yakın Yalova Restaurant'a oturup öğle yemeğine geçtik. Her açıdan gayet başarılıydı.

Lotus yine formunda, o kadar kişiyi ve özellikle Ömer "Paşa" nın yerleşmesi haliyle bayağı meşakkatli bir iş... )) Kazasızca hallettik. Bu aşamada yeri geldi, biraz da teknede 4-5 aylık bir çocukla neler olur-neler olmaz konusunu konuşmakta yarar var sanırım. Şahsi fikrimiz, aslında bu yaşta bir çocuk teknede çok zorlanmıyor, asıl zorlanan anne ve babalar! Yoksa tekne yaşantısı iyi hazırlanıldığında, süreler ve şartlar çok zorlanmadığında herkes için çok keyifli olabiliyor. Ama diğer birçok konuda olduğu gibi asıl yük annelerin omuzlarında, dolayısıyla belki bu kısmı Nalan’ın ağzından dinlemek, benim anlatmamdan daha iyi olurdu ama benim şahsi fikrim, çocuklar, etraflarındaki tüm elektriği (ister iyi-ister kötü olsun) çok rahat algılıyorlar. Eğer anne-baba ve etrafta kim varsa rahatsa, onlar da rahat oluyorlar. Yoksa bir çocuğun esas ihtiyacı olan yemek-uyku ve tuvalet ihtiyacını giderdikten ve ona rahat edeceği ortamı sağladıktan sonra fazla sorun yaşanmıyor, yani en azından biz yaşamadık. Yeğenlerimden ve arkadaşların çocuklarından, Lotus’ta yaşadığımız tecrübeler ışığında okul çağı çocukları için tekne yaşantısının çok zevkli, çok değişik ve aslında düşünüldüğünden kolay olduğuna inanıyorum. Denizin zor şartlarına çocuklar birçok anne-babanın olduğundan çok daha kolay adapte oluyorlar. Belirtmeden geçemeyeceğim, bence deniz tutması bir yetişkin hastalığıdır! Şimdiye kadar deniz-domuz şartlarda, 2 metre dalgada deniz tutan ve kusan çok az çocuk tanıdım. Genelde hepsi, özellikle de motor çalışıyorsa uyuyorlar. Ancak o şartlarda istemeden de olsa kalınırsa, tekne içinde veya güvertede çocuğun düşmemesine ve güvende kalmasına azami dikkat etmek lazım. Tekne içi yaralanmaları ve denize düşme olayları çok ciddi sonuçlar doğurabilir.
Şimdiye kadar ikisi uzun, üçü kısa-kısa günübirlik, toplam 5 deniz seyahati yaptık. Lotus’ta Ömer “Paşa” nın ihtiyaçlarının hemen tamamı depolanmış vaziyette. Bezler, alt değiştirme yatağı -ki bunu normal yatak olarak da kullanıyoruz, kenarları yüksek olduğu için daha güvenli- çeşitli battaniyeleri, kremler, temizlik malzemeleri vs ancak şimdiye kadar çözemediğimiz tek bir sorun vardı! BANYO! Bir kez sağolsun Caner Korsan sayesinde Mira'da, bir kez de Lotus’ta yaptığımız uzun seyahatlerde, belki evdeki gibi hergün değil ama 2 günde bir banyo yaptırma ihtiyacı doğuyor. Bunun için bir çamaşır leğeni ile başta çözüyorduk! Hemen her yerde bulunan ve 4 ila duruma göre 6 TL arasında fiyatlara rahatlıkla temin edilen bu plastik leğenler-ki biz genelde kırmızıyı tercih ediyoruz -tekne içinde banyo yapmak gayet kolay. İyi tarafı giderken yanımızda da götürmüyoruz, taşıma sorunu yok! Ha arkamızdan o 1 metrelik kırmızı leğeni ne yapıyorlar, ben bilmem! Caner Korsan’a sormak lazım. ))

Tekneyi Çanakkale gibi limanlara ya da benzer marinalara bağlarken, çok özel bir durum yoksa kesinlikle elektrik almıyoruz, içerdeki her türlü elektrik çekecek şeyi kapatıp, both şalteri off konumuna getirip tekneyi öyle terk ediyoruz. Buzdolabının içini boşaltıp kapağını açmayı unutmamak lazım tabii. Birkaç kez nahoş tecrübeler yaşadık, kablo çekiliyor, aküler bitiyor. Tekne içine 220 volt girmesi ayrıca bir sorun. Genelde de her tarafı kilitleyip anahtarı ya güvendiğimiz şehirden birisine ya da marina ön büroya veriyoruz. Çanakkale'de sağolsun Zekeriya Ağabey (tanıdığım en sağlam balıkçılardandır), tekneyle ilgilenmiş. Onunla buluştuk, biz tekneyle Ada'ya geçerken, o ve bir arkadaşı da karadan arabaları Geyikli İskelesine getirecek. Aslında Ada'da arabaya ihtiyaç yok ama yine de dönüş için kolaylık olur diye düşündük, nitekim öyle de oldu. Çanakkale Marina günlük 50 TL istiyor, biraz indirim yapıyorlar, kredi kartı kullandırmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Ciddi uyanıklık söz konusu, eskiden beri hazetmem! Pişman olarak ayrıldım bir kez daha!

Çıkışımız öğleden sonrayı buldu. Hemen Kilitbahir tarafına vurduk, hafiten 3 Bofor bir lodos var. İnişte Avrupa, Seddülbahir-Kilitbahir arası ciddi akıntı arkadan destek oluyor, (kuzeye) çıkarken kesinlikle Asya yakasını takip etmek uygun olur, Kumbağ burnundaki sığlıklara dikkat ederek kıyıya yaklaşmak akıntının etkisini azaltıyor, zaten gemi yolu da bu şekilde. Onları takip etmekte yarar var. Bir diğer husus da Çanakkale'ye kuzeyden girerken. Nara burnunda malum ciddi akıntı var, aşağıdan gelen tankerler burada yaklaşık 100-120 derecelere varan manevralar yapabiliyorlar. Burun askeri bölge, sahilde metruk binayı görmek gündüz vakti gayet mümkün. Hemen önünde bir fener ve karayla arasında geçişe izin vermeyecek kadar sığ bir su var. Aynı sırada Boğaz'ın neredeyse ortasına kadar ilerde, bir diğer lateral ışıklı şamandıra daha var. Bunların aralarında 6-10 metre civarında derinlik var, geçilebilir. Gelibolu tarafından gelişte, biz tercihen Nara'ya yaklaşmadan önce geçiş yolunu dik keserek, Asya tarafına geçiyor ve kıyıya çok yakın seyrederek bu iki işaret arasından geçiyoruz.
Burnu döndükten sonra, Liman'a kadar olan bölgenin hemen tamamı yine askeri. Önlerinde neredeyse 5-6 metre eninde, toplam 3 adet devasa metal şamandıra var ve işaretli değiller, özellikle gece dikkat etmek lazım. Liman girişini şehrin ışıklarından bulmak zor olabiliyor, yanaşan feribotlar ve Kilitbahir'e geçen motorların ışıklarını takip etmek yararlı olabilir. Marina ticari limanın hemen kuzeyinde, girişi de kuzeye bakıyor ve çakarla işaretli. Biz seyrimize devam edelim...


Abide'yi usulünce bordaladıktan ve Mehmetçik fenerini geçtikten sonra, zaten ufukta belirgin Mavri (Tavşan) adası ve Bozcaada'ya doğru rota tuttuk. Hava sıcak, akıntının hızıyla, normalde çıkışta 6 saat kadar süren bu yolu neredeyse yarı zamanında alacağımız önceden belli, Mavri’de durup "şehir elektriğini" suya verme fikri herkes tarafından kabul gördü. Yörel olarak Mavri diye bilinen, coğrafi adı Tavşan Adası olan, üzerlerinde yerleşim olmayan toplam 4-5 kayalıktan oluşan bu adalar, boğazın hemen çıkışında, Bozcaada yolunun hemen yarısında etrafa serpilmiş, balık ve sualtı yönünden zengin, doğa olarak fakir ada topluluğudur. En büyüğünün üzerinde bir fener var. Bazılarının aralarında ciddi sığlıklar ve döküntüler mevcut. Dikkatli geçilmesi tavsiye edilir. Özellikle yaz aylarında oldukça hızlı bir akıntı hakim. Kuytuda demirleyip (36º 55' 53" - 26º 03' 39"), rahatladıktan sonra, ayıptır söylemesi İskoçya’nın Islay bölgesinden özel getirtilmiş Bowmore’dan ağzımızı ve midemizi tadlandırdık. Gündüz vakti bu ağır yükü vücudun kaldırması için, teni hafif tuzlamak amacıyla, Kuzey Ege’de sezonu ilk defa açtık!


Sonra ver elini Bozcaada liman. Sağolsun, Rengigül Pansiyon’dan Özcan hanım bizi mendirekte bekliyordu. Ada insanının, onu ziyarete gelenler hakkındaki duygu-düşüncelerini küçüklüğünden beri hiç unutmamış birisi olarak söylüyorum, bunu en iyi yazıya döken tartışmasız Hüsam'dır (Özenç)… Okunması tavsiye olunur…bkz. http://www.gezginkorsan.org/forum/index.php/topic,2482.475.html
Bozcaada limanı , henüz sezon başlamadığı için çok kalabalık değil. Uygun bir yere kıçtan kara olduk. Arabalı vapurun da girdiği bu liman, dibi kum, mendirekte su ve elektrik bulunması her mevsim mümkün, boğaza giren ya da çıkan yatların popüler uğrak yerlerinden. Mazot ikmali, hemen sahil güvenlik botunun yanında. Liman girişi, 3 yıl kadar önce kış mevsimindeki büyük bir fırtınada dalgalardan yıkılana kadar, bir fenerle işaretliydi, halen bir yüzer şamandırayla işaretli (yeşil). Girişi Doğu’ya bakıyor. Hakim rüzgar özellikle yaz döneminde kuzeyli olduğu için güvenle demirlenebilir ve uzun kalınabilir ancak biz Lotus’u Bozcaada’da uzun süre insansız tutmayı pek istemiyoruz. Demirlerken dikkat edilecek husus, uzun zincir döşenmesi ve koltuk halatlarını aldıktan sonra, zincirin boşunun iyice alınması. Demir bir sebeple taradığında kıçtan beton rıhtıma vurmak işten bile değil. Rıhtım uygun olsa da bordalamayı ben tavsiye etmem. Akşam yemeği için hemen Balık Pazarı’na meyledip, ağdan yeni çıkmış 2 iri Lipsos’u torbaya aldık. Kilosu pazarlıkla ve ortak tanıdıklar sayesinde 20 TL.Çok güzel dülger, iri mercan ve böcek-ıstakoz vardı… Biz itibar etmedik. Odamıza çekilip biraz dinlenip kendimize geldikten sonra ve Ömer Paşa’yı ritüeline uygun hazırladıktan sonra, akşam Rengigül Pansiyon’un meşhur masasında, geniş ve mükellef bir sofraya dahil olduk. Özcan Hanım ve O’nun ihtişamlı sofrasından da biraz bahsetmem gerekirse, uzun yıllar Almanya’da yaşadıktan sonra, Türkiye’ye dönen bu humanist, geniş yürekli, sanat ve sanatçı sever hanım, adanın birkaç yıldır popüler olmaya başlayan sokaklarında inanılmaz bir bahçe içinde inanılmaz konuklar ağırlamaya devam ediyor… Rengigül Sanatevi ve şehir dışındaki ağ evi ile hizmet ve servis alanını genişletmiş, çok da iyi yapmış! Her sabah, bahçenin ortasına kadar yayılan devasa masasının her bir köşesini kendi elleriyle süslediği dekorlar ve ev yapımı reçeller ve çeşit-çeşit değişik tadlarla müşterilerine sunduğu, önünde tabelası olmayan “mütevazı” pansiyonunda, hiç de “mütevazı olmayan” kahvaltısının sanıyorum ülkede bir örneği daha yok!Tabela neden yok diye sorduğumuzda, “beni zaten beni tanıyanlar geliyor, tabelama bakarak burayı bulacaklar da hiç gelmesin” dediği pansiyonunda yüksek sezonda yer bulabilmek gerçek anlamda “torpile” ihtiyaç var… Uyarmadı demeyin!

17 Mayıs 2009 Pazar

YAZA MERHABA ETKİNLİĞİ-2009/II

Asmalı-Paşalimanı
Erol Ağabey, Ömer ve Ben

Sabah kalktığımda bir grup erken çıkmış, diğerleri de çıkış hazırlıkları içinde buldum. Selametle ayrıldılar. Limanda bağlı, 8 tekne kaldık. Minibüsle dönecekler, saat 12’de limandan ayrılacakları için onları beklemek biraz da, adettendir pineklemek için kahvaltıya gittik. Planı bozmamaya, köye doğru devam etmeye karar verdik, ama öncesinde Paşalimanı’na gidip bir denize girmek istiyoruz. Hava oldukça hafif, çok az bir Poyraz esiyor.
Arkadan alarak rüzgarı, Koyun adası sancakta kalacak şekilde, kanala girip, Turhan Korsan ve Nusret Korsan’ın teklifleriyle Harmanlı Koyun’da “Mevlana Restoran” daha doğrusu pide fırınının önüne demirledik (40º 29' 11'' - 27º 36' 13").
Hava oldukça değişken, farklı ihbarlar geliyor.Orada geceleme ihtimalimize karşı, Turhan Korsan Araplar köyü tarafına geçerek, benzin ikmalini gerçekleştirdi.Galiba bu saatten sonra buradan çıkıp, özellikle gece geç ya da ertesi gün çok erken saatte geri dönüş yoluna koyulma ihtimaline karşı, Marmara Köyü’ne gitmemeye karar verdik. Bu kararımdan sonradan çok pişman olacaktım ama bilebilmem mümkün değildi. Korsanlar birbirlerine mesafeli, koya güzel bir şekilde yayılmış, demirdeler. Herkes ufak tefek bişeyler ile uğraşıyor. Ben de LOTUS’un altına daldım, etrafı kolaçan ettim. Çok hafif bir sakal var gibi, hafifçe elleyebilsek aslında iyi olur ama vakit yok. Tutye yerinde pervane ile ilgili bir sorun var gibi durmuyor.
ELİCE’nin kıçtan takma motorunu bota takıp koy içinde biraz dolaştım. Demirdeki teknelerin uzaktan fotolarını çektim. Her korsanın elinde, son model, gelişmiş dijital SLR’lerden var bol bol! Çok hoş GK foto albümü oluşturacağız sanırım ))Yan teknelerden Mahir, Ekrem ve Umut bize geldi. Misafirlerimizi usulunce ağırladık. Turhan Korsan sahildeki restoran sahibi Konyalı’nın henüz pide fırınını açmadığını, ustasının da gelmediğini söyleyince alarm durumunda sahile çıktık. “Elimde sadece balık var, isterseniz mangal yakar yaparım” dedi. Teknelerden öte beri getirmek mümkün, ileride bir yerde (galiba Harmanlı’da) zodiacla hizmet veren bir bakkalımtrak lojistik destek sağlamanın mümkün olduğunu öğrenince, “yaparız bişiiler, sıkma canını” dedim adamcağıza!Bu ağırlama işini ciddiye alan, sert görünüşlü, ama matrak bir karakter doğrusu. Bir kere zeki! Şimdilik sorun yok, olanlar olursa nasılsa halledilir.
Umut’la, LOTUS’un bu sene yine yeniden renk değiştirmiş pasarellasına dremelle bir amblem basma işine girdik. Yemek masasının üstüne serip pasarellayı, ahşabı oyduk. Amatörler için bence fena olmadı. İçini boyarsak daha da iyi olabilir, bakacağız. O başka bir sefere!
Yavaş yavaş güneş alçaldı ve akşam yemeğine geçme sinyalleri belirdi, botla çiftleri ve korsanları teker teker iskeleye taşıdık. İskelede gittikçe büyüyen kalabalığı gördükçe, Konyalı’nın gardı düştü… İskeleye kurduğumuz koca masa bile neredeyse küçük gelecek! Herkes oturduğu yerden kalktı, morali bozuk patronun mutfağını neredeyse işgal edecek tarzda, içeriye doluştuk. Herkes işin bir ucundan tuttu. Rakılar teknelerden, balık ve ateş Konyalı’dan, ekmek nerede olduğunu bilemediğimiz bakkalın zodiacından… Sahnenin farklı fotoğrafları var ama, korsan ruhunu bu kadar iyi yansıtan bir başka atraksiyon olabileceğini ben sanmıyorum. Adamcağızın lokantasını resmen işgal ettik. Gelen ihbarları ve farklı görüşleri değerlendirdikten sonra, sabah erkenden, saat 04.00 gibi demir alıp kuzeye yollanmaya karar verdik.

(Ömer Kırcal Korsana Fotoğraflar için çok teşekkürler)



16 Mayıs 2009 Cumartesi

YAZA MERHABA ETKİNLİĞİ-2009/I


Kalamış-Asmalı
Ekip: Erol Ağabey, Ömer Kırcal, Kaan Paray, Murat İçmez arkadaşı Meryem ve Ben

Nalan son dakikaya kadar karar veremedi, Ömer ile çok gelmek istiyorlardı ama vazgeçtiler.
Bugün büyük gün. Günlerdir aylardır hazırlandığımız “Yaza merhaba Etkinliği” için tüm detayları halletme endişesiyle bir gün geçirdim. Hafta başından beri zaten Lotus için ciddi bir hazırlık vardı. Çünkü o Marmara Adasından dönmeyecek, aşağıya devam edecek.Yaz için kıç demiri mekanizması, 75 metre yüzer halat, bir takım eksik kilitler, at nalı can simidi, flama eksiklikleri falan tamamlandı. Her şey hazır gibi.İşten erken çıkıp akşamüstü saat 5 gibi tekneye geldim.
Ponton oldukça hareketli, B6’nın ilk üç teknesi ELİCE ve PİA da etkinliğe katılacak. “Komşu” Cem son dakikada gelebileceğini bildirdi. Toplam sayı son değişikliklerle 16’da henüz, belki ertesi gün yola çıkıp gelecek, 2 tekne daha olabilir. Henüz belli değil.
Hareket saati 22.00. Kalamış koyunda buluşup konvoy halinde yola çıkacağız. Telefon hiç susmuyor, tüm tekne reislerini seyahatin heyecanı sarmış durumda. Erol Ağabey her zamanki “bişeycik olmaz” deyip duruyor…Tekneyi derleyip topladım, dolapları yerleştirdim, kış boyunca kullanılan ama yazın raflara kalkacakları yerleştirdim. Teknenin içi zaten tertemiz gibi, yeni bitirdiğimiz vernikler pırıl pırıl parlıyor. Umuyorum hep böyle kalırlar! Gece seyrinde 6 kişi olacağız, Meryem ile Murat’a ön kamarayı verdik. Ben zaten hemen hep içerde harita başında olacağım, Ömer “dışarıda yatarım” dedi, Erol Ağabey’e sormadım bile… O, nerede isterse orada yatar ))
Taner ve Özgür Evren bizden yaklaşık 1 saat kadar önce çıkıp rota tutacaklar.
Cebimde herkese dağıtmak için oluşturduğum, telefon listesi var ama vakit kalmadı, kimseye veremedim. Haldun son dakikada yetişti ve LogBook’ları getirdi. Bizim alışveriş yapmamız lazım, Migros’a yöneldik! Mazot takviyesi için, istasyon- kapanış saatini ileri çekmiş olmamıza rağmen- her an paydos edebilir-, Haldun ve Kadir’i bu iş için yolladık. Haldun üstünde, işten gelmiş takım elbisesi ve mokasen ayakkabılarıyla komik bir tablo oluşturuyorlar. Dediğine göre mazot alırken başka teknelerden “saat 10 da çıkıyoruz değil mi?” gibilerinden soruları duymazdan gelmiş )) Kim olduklarını bilmiyorum ama muhtemel beni tanımıyorlar, ama Haldun’u kıyafetlerle görüp de “yeni komodor bu işi çok ciddiye alıyor galiba” diye düşünmedilerse sol kolumu veririm )))Neyse son dakikada Develi’den lahmacun keyfi, Cem Gür de geldi. TAYOMAR, UÇARI ve İPEK ile beraber arkadan gelecek ekibi oluşturacaklar, gece yarısına doğru çıkıyorlar. Bizim grupta her şey hazır gibi, palamar çözdük, yollandık…Güle güle Kalamış!
Cemil her sene olduğu gibi arkamızdan el salladı, selametler diledi…Bir an hüzünlendim, nedense?
Neyse önümüze bakalım...
Telsizler kanal 72’ye ayarlı. Marina çıkışında beklediğini bildiğimiz tekneler var, bir tanesi MacGregor. Turhan Akman son dakikada eşi ve kızıyla katılmaya karar vermiş ve beni birkaç saat önce aramıştı. “Yer kaldı mı?” diye sorunca, “son bir kontenjan var, sizin için saat 21.59’a kadar opsiyon verebilirim” demem üzerine kahkahayı basmıştı ))
İlk onu gördük, teknenin adı SHE. Sonra teker teker diğerleri geldi. Umut’tan son tekne olmasını ve arkayı kollamasını rica ettim, kırmadı kabul etti. Boğaz’dan gelen BSEA ile ekip tamam oldu, anonsumuzu yaptık ve rota 210 yola koyulduk.
Gemi trafiğinin güneyinden seyredeceğiz, zaten çok fazla ve tehlike yaratacak kadar çok gemi de yok pek. Eski yıllara göre bayağı azalmış durumda.Koyun açığındaki kardinali, geçer geçmez, bir ara, körfezden gelen hafif bir rüzgar yakaladık, hemen genova açtık. Bu hem görünmeyi kolaylaştıracak hem de biraz da olsa motora katkı sağlayacak.
Saat başı, telsizden temas ile özellikle görüş alanı dışındaki BUPP ve TALYA ile Pendik’ten çıkıp daha güneyden bir rota tutan BREEZİN ile koordinat alışverişi yapıyoruz. Bizim grupta kimin kim olduğunu bilemiyorum sayınca rakamlar tutuyor, en arkada POYRAZ herkesin kendi önünde olduğunu, düzgün ve problemsiz bir şekilde seyredildiğini söylüyor.Arkaya bakınca görünen ışıklar çok etkileyici… Bir de bunun yüzlerce tekneden oluşan bir filo olduğunu hayal ettim birden, neden olmasın?
İçim kıpır kıpır…
Ömer’in ve Erol Ağabey’in Lotus’ta olması, doğrusu çok güven verici bişey. Kaan da tekne muhabetini bilir. Meryem ve Murat da çok güzel insanlar, bizim için zahmet etmişler hediyeler. Herkes uyumlu… Şimdilik her şey yolunda!
Yavaş yavaş el ayak çekiliyor, yakamozlu suları yaran pervane izi, ve gökyüzünü her zamanki gibi taçlandıran Samanyolu arasında ilerliyoruz, gemi yolunu sancağımızda bıraktıktan sonra, rota 250.Tüm gece Ömer ile beraber dümendeyiz. Ben aralıklarla içeri girip koordinat alıyorum. Eskimiş haritanın üzerine, bunları işlemenin daha kolay bir yolu olmalı ama ne?Buna çalışmak lazım.
Saat 12.00 gibi yola çıkan UÇARI, İPEK ve TAYOMAR’ın telsiz konuşmaları geliyor. Onlarda da sorun yok, daha yavaş ama kararlı bir şekilde peşimizden geliyorlar. Göz teması sağlamak mümkün değil ama telsizle hep temas halindeyiz.Telsiz konuşmalarından halbuki hiç hazetmem ama her ahizeye konuştuğumda arkamdan bana cevap veren bir düzine korsanın güven dolu sesini duymanın insan kalbinde nasıl bir rüzgar estirdiğini anlatabilmem de mümkün değil. Tüm geceyi bu şekilde geçirdik. Sabaha doğru yattım. Vardiya Erol Ağabey ve Ömer’de…
Saat 06.00’da kalktığımda gün ağarmıştı, telsiz teması ve karşılıklı teyitler ile rutin konuşmayı gerçekleştirdik. Görüyor olmamız lazım ama TALYA ve BUPP hala görüş alanı dışında…
Gün ışıyınca her şey daha bir rahatlamış sanki, herkesin sesine yansıyor, hemen arkamızda BELLE ve NAR var, yanımızda TUTKUM ve SHE seyrediyor. Uzakta BSEA olduğunu sandığım bir tekne var. Uzaktan arka grubun direkleri görülüyor. Asmalı adasının yalnız ve gururlu fenerine yaklaşırken, yunuslar eşlik etmeye geldiler, her zamanki gibi! Ama doğrusu biraz geç kalmışlar, ben dün gece gelmelerini hayal ediyordum!Asmalı sağolsun, Hüsam’ın ve adada tanıdıkları sayesinde bizim gelişimiz için hazırlanmış, süslenmiş-püslenmiş!Balıkçı barınağına, büyük tekneler, kıçtan kara oldu. Diğerleri borda bordaya bağlandı.
İlk grubu eksiksiz yerleştirdikten sonra etrafa dağıldık.
LOTUS’da bir dolu iş var. Genovanın güngörmez yakası yine sökülmüş, güneye indiği için canım çok sıkkın, dikmeye giriştim ama altından kalkılacak gibi değil. Bıraktım.
Bu arada Ömer ile Erol ağabey haftalardır bir türlü yapıştıramadığımız hatch kapağının iç fitilini yapıştırdılar. Kaan her zamanki gibi, yine suda ))
Asmalı’yı tavaf etmeye çıktık. Adının Azem mi yoksa Adem’mi olduğunu her sene karıştırdığımız adamcağız bizi görünce sarıldı, kucakladı… Sağolsun gayet hazırlıklılar. Normalde bu mevsimde, Ada’da hele de Asmalı’da pek bir hizmet bulmak mümkün değildir. Ama sağolsun muhtar barınaktaki tekneleri boşalttırmış, bakkal açık, kahvaltılıklar hazırlanmış, zeytinyağı sıkıntısı yok!DENİZKURDU, yaklaşık 44 feet alüminyum, Judel-Vrolick dizayn, yerli yapım bir yelken makinesi! Sahipleri Ata ve Burak Yalkılday kendileri işinbaşında durup yaptırmışlar. Büyük emek harcamışlar, sonuçta çok hoş bir tekne çıkmış ortaya… Erol ağabey ve Ömer ile DENİZKURDU’nu, büyükçe bir balıkçı kayığına bordalattık. Oldukça fazla su kesimi var, ama karşı kıyıda daha rahat olan pontona yalnız başına yollamaya gönlümüz elvermedi.Tüm GK’lar, pontonda yan yana duralım istiyoruz. Son gelenleri de üst üste bağladıktan sonra, etrafımızda koşuşturan çocukların meraklı bakışları altında Erol Ağabey ile beraber mendirekte, rutin av sahamızdaki midyeleri kolaçan etmeye gittik. Sevgili “dalgıç-pompa” Ekrem’den bize bir hayır yok!
Su aslında sıcak değil ama bir süre sonra alışıyor insan, bu vesileyle sezonu da açmış olduk. Midyeler bizi yanıltmadı, hepsi yerli yerinde duruyor. Toplam 60-70 kişi olduğumuz düşünerek 4-5 torba çıkarttık. Ayıklama uzun sürecek gibi. Nitekim… Artık kaşınana kadar her tarafımız midye suyu olduktan sonra, üstümüz başımız kovanın başından kalktık. Yan teknelerden, fırın ve tepsi desteği sayesinde bir kısmını graten yaptık, Rahmetli Rebap Ağabey usulü! Geri kalanları tava! Gerçi benzinli ocağımız yok ama, piknik tüpü de idare eder. ELİCE’den Alp sağolsun, midye servisi ve “tava başı” yeteneği ile servis kalitemizi çok arttırdı. Tüm pontona yayılmış korsanların sanıyorum hiçbirini “midyesiz” aç komadık!
Bundan yola çıkarak ve Turhan Korsan’ın reddedilemez ikna kabiliyeti sayesinde, kahvaltıcıyı, servis için kullandığı tahta masaları bir traktöre yükleyip, pontonda dev gibi bir masa oluşturmayı ve etrafına çöreklenmeyi başardık.Tam bu sırada avdan dönen köyün genci, adını unuttum, kovboy şapkalı badisi ile beraber getirdikleri şıkış şıkır eşkinaları ve sivriburunları mönüye dahil etme kararı aldık. Gidip tarttırdık, pazarlık mazarlık, gencin hakkını ödedikten sonra Azem’i ve daha önemlisi karısını fırını yakmaya ikna ettik!
Sanıyorum şimdiye kadar Asmalı’nın bu mevsimde şahit olduğu en şen şakrak sofrayı kurduk. LOTUS’dan katkı olarak ev yapımı şarap ve her tekne reisine hediye etmek için önceden hazırladığımız Türk Cevizlerinden birer adet getirdim.
Akşam sohbet harikaydı.Bir sonraki gün ve asıl Salı günü artacak kuzeyli hava ihbarını bir araya gelip değerlendirdik. Küçük teknelerin erken çıkmak gibi bir kararı var, sanıyorum. Haklılar…Biz planı bozmadan ertesi gün Marmara Adası köyüne gitmek için, palamar çözeceğiz.Karayoluyla erken dönecek korsanlar da, Batu Göker’in girişimiyle ayarlanan minibüs ve adı Güzel Marmara’mı yoksa Mavi bişey’mi çeşitli polemiklere konu olmuş, gemi seferiyle Istanbul’a vatandaş usulü hasıl olacaklar.
Sohbet bu kadar güzel olunca gece de oldukça yüklü geçti…

29 Ekim 2008 Çarşamba

Lotus Tamir Bakım Günlüğü-2007/2008

KIŞ 2007-2008
Elektriklerini değiştireceğiz. İç aydınlatmalar kötü. En az elektrik harcayan kesinlikle fluorescen LED in yarısı, halogen ampulerin 1/4 ‘ü kadar elektrik çekiyor. Ampulleri piyasada var. 12 volt olanlar çok çeşitli değil ancak Cem buldu Karaköy’den. Bir tane yedeği ile beraber toplam 6-7 tanesi, 100 YTL ye geldi bize. Ampulleri beyazdan günışığına çevirdik. Daha loş, güzel ışık verdi. Kamara içlerini ve tuvaleti mecburen halogen yaptık. 15 watt ampulleri var, oldukça iyi aydınlatıyor. Tuvaletin penceresinden dümendeki adamın gözünü alıyor, ampulunu küçülttüm. Karaya çekeceğiz. Yaz için hazırlanması lazım, uzun seyahat. En önemlisi dümen mili takozu gibi, kış sonuna doğru iyice kaçırmaya başladı. Her an dümeni suda kaybedebiliriz. Takozu sökmekte tecrübeliyiz, bir sene önce Psarinin sökmüş takmıştık. Onunkinde mecburen pimleri çürütmüştük. Takoz sarıdan (atölyedekiler kızıl diyor, daha sert bir materyalmiş) dolayısıyla ciddi zarar görüyor. Ama yine de zor iş. Sol yanda başı kesik, saplama bir cıvata var. Arkaya biz Göcek’te Haldunla 10 luk bir set uskur saplamıştık. Önde başı dışarıda muhtemel çekiçle çakılmış bir saplama daha var. Asıl iş ama söktükten sonra başlıyor, 10 luk kapkalın çelik pimlerin nasıl olup da kırıldığı. İlk söktüğümüzde kolay girsin diye Erol ağabey takozun yuvasının içini zımparalamıştı. Bundan dolayı bollaştı, boşluk oldu, ufak ufak yiyor pimleri, metal yorgunluğundan kırılıyorlar diye düşünüyoruz. Tek tarafını kesip, set uskur ile sıkarak yuvaya tam oturmasını sağlayalım diye düşünüyoruz. Çıkartırkan pimlerden tekini çürüttük. Ana mil zarar gördü hafif. Mehmet tekneye gelip el matkabıyla, orada rayba açacak.
Zincirliğin kapağı kötü, menteşesi kırıldı. İsmail usta yaptı sağolsun.Zinciri markaladık. Yeşil yağlı boya ile. 10 metrede bir
Bot hava kaçırıyor. Marintekten tamir servis buldum. 75 milyona, transfer dahil verdik.
Erol ağabey bir voltmetre bağlayacaktı, 5 milyona almış. Ama randımanlı değil dedi takmadı. Borda fenerinde sorun var, ampulünü değiştirdiler. Yanlış bağlamışlar. Kapağını da kaybedince, tüm feneri söktük. Haldun son gün taktı. Tören bayrakları hazırladık. Malum büyük gün Sancak bayraktan… Uzun flandra yapmışlar. Nalan sebebiyle yuvarlak içine alıp, yıldız ekleyeceğim. Yuvarlak ayı temsil ediyor. Yıldız ise malum.. Toplam 180 TL ye geldi
Tuvalet pompası yine bozuldu. Söküp Jabsco takacağım. Tuvalet taşı sağlam. Altı standartmış. 4 tane 12 lik vida tutuyor. Tuvalet taşına monte ederken tek vida bağlantısı, seramik kırıldı, hiç kasmadan sokmak lazım dediler. Yol boyunca ufak ufak kaçırdı. Contasını mı değiştirseydim acaba falan dedim. Yalıkavakta sonradan Adnan usta ile epoxy yaptık. Oldu.
Usturmaça kılıflarını değiştirdim. Polyester olanlardan, yeşil rengi bitmiş gibi. Ancak 5 tane yapabildiler. 15 milyon tanesi. Şentürk ten.
Yeni balık oltası tutucusu. Şentürkten 75 milyon. Ama kaliteli bişey. Oltanın misinasını değiştirdim. Dyneema, çekeri çok daha fazla, monofilamentin 3 katından fazla çekeri var. 47 mm, neredeyse 50 kg balık çekiyor. 350 metre aldım sardım. Renkli bişey. Serdar’dan seyahat hediyesi, güneş enerjisi ile çalışan aydınlatma, kırmızısı var, beyazı var.Erol ağabey sağolsun hoparlör ile CD-Radyo çalar almış. Kablo ile İpodu bağlamak mümkün. Hakan sağolsun taktı. Hoparlörleri koymak için maundan yuva yaptırdım. 70 YTL istedi. 50 verdim. Yanımızda karaya çekmiş Şirvan’ın kaptanına verniklettim. Çanakkale de taktım.
Aküler kötü durumda, su eksiltmiş, Daha 1 ay önce bakmıştım. Sorun yoktu. 1 ayda nasıl bu kadar eksilmiş anlamadım. Cemille beraber bir gece sabaha kadar şarj ettik, sularını tamamladık. Biri hariç yeşil oldular. Cem ölçtü yeşil olanlar sadece %50 kapasite ile çalışıyor. Diğeri bitik. Erta dan Recep ağabey aracı oldu. Akücülerden bilgi aldık. dükkanda Serdar bey var konuyla ilgili. Bilgili birisi. Deep Cycle olanlar kullanma aküsü için daha uygun gibi ama çok pahalı. Bu dükkanda bize, dost işi iki katı (250 milyona) verecekler. Redresörleri falan değiştirmek gerekiyor. Bir dolu iş. 3 tane bildiğimiz bakımlı, 90 amper, 390 milyona verdiler. Eski akülerin haznelerini 15 milyona geri alıyorlar.
Son gün ırgat bozuldu. Haldunla beraber söktük. Ertesi gün, düğün sabahı atölyeye gidecek. Elektrik motoru problemli bu sefer. İki dakkada söktüler, boyadılar. Aynı sorun hep, zincirlikte durmadan su içinde tabii, habire biyerleri kırılıyor. Neyse hallettiler, Haldun Erolağabeyle beraber aynı gün yetiştirecekler, Kablolar falan sorun olmuş, ama halletmişler. Bayrakları çekerken mandarları kaçırmışlar. Saat 7 ye kadar uğraşmışlar ama sonunda halletmişler, tam vaktinde düğüne yetişip H şahitlik görevine geldi.
YAZ 2008
Bozcaada da pervaneye halat sardık. Düşük devirde bayağı vuruntu yapıyor. 2400 lerde sağlam. Daha ileri devirlerde yine vuruntu yapıyor. Daldım baktım, pervaneyi temizledik, braketin boyası dökülmüş. Ama sağlam gibi. Sorun yok gibi duruyor. Cemille ve Erol ağabey ile konuştuk. Biraz da bu yüzden seyahati kısa tutmaya karar verdik. Sonradan alıştık, yol yaptıkça azaldı. Çanakkale de hoparlörleri taktım. Maun yuvaları Kalamışta, çıkmadan hazırlamış, verniklemiştik. Hidrofordan ses geliyor. Kendi içinde kaçırıyor. Bayağı ısınıyor. Otopilot da aynı fişe bağlı. Sorun çıkaracak, uzun yolda hidroforun elektriğini evyenin altındaki dolaptan kesiyorum. Hidroforu söktüm, valflerini zeytinyağıyla yağladım. Kesildi gibi bir süre. Sonra yine başladı. Yaz sonunda kendiliğinden durdu.
Doro kanalında (Andros-Evia arasında) yelken genova yırtıldı. En yakın Olympic Marina var. Tamir işleri yapılıyor denmiş kitapta. Kötü iş yaptılar. 100 euromuzu aldılar. Sinir olduğumuzla kaldık. Zincirliğin kapağını vidaladım. Serifos Temmuz
Güverte boyunca uzanan güvenlik halatlarına, kasa yaptım. Diktim. 6 lık kilit ile borda küpeştesine sabitledim. Serifos TemmuzYolda iplerimizi kaybettik. Serifos-Ios arası. Ios ta 14 lük 25 metre ip aldık. Geri kalanları Kaya’dan Sabri ağabey bila bedel verdi. Bir tane 50 metre 14 lük siyah, polyester. Bir tane 9 metrelik 14 lük, Yunanistan da hemen hiçbir yerde elektrik almadık. Böyle bir hizmet yok bir tek Amorgos’ta buldum. Aküler kötü durumda, Ios’ta 3-5 gün önce limanda 4 saat motor çalıştırıp şarj etmiştik. Biraz toparlanmışlardı. Şimdi de bayağı siyah gibiler. Amorgos’ta uzun süre manuelde takip ederek şarj ettim. En çok 7 ampere kadar düştü. Ama hepsi yeşil oldular. Yelken yine yırtıldı. Direğin tepesi. Bodrum da UK e verdik. 40 YTL Bir sonraki sefer anayelken arabalarından bazıları kopmuş. Haldun Bodrum da bir ustaya vermiş. İyi iş yapmış. Fazladan kızak alalım demiştim. Bot hava kaçırıyordu, onu da yapmışlar. Ama çok para istemişler (75 TL). Verdik mecburen. Otopilotun fişinde ve pupa fenerinde paslanmış vidalar var. Haldunla değiştirdik. Eylül Arkhi Tuvalet geri tepiyor. Daha yeni değiştirmiştim. Tamir takımından aldım. Samos ta 12 Euro. Sintine pompası yine bozuk, uzun saçlar sebep oluyor buna, motoru çalışıyor ama pompa görevini yapmıyor. Teknenin içinde su var. Güverteden geliyor. Su deposu kapağından. Etrafını gelcoat filler ile doldurdum, sertleştirici var. Eylül Kuşadası. Dönüş yolunda Marmara adasından sonra Erol ağabeylerde açık denizde giderken birden vuruntu artmış, sadece 1400 devirde çok az-yine de var- çok yavaş devirle 35 NM geldiler. Gece gece dalamamışlar. Yeni mazot almıştık dedi. Acaba filtrede, injektörde mi sorun var diye düşündük. Mantıksız, boşta çalışırken olmuyor.İstanbula geldiklerinde altına yattım. Takozlar sağlam gibi. Suya girdim, girmemle çıkmam bir oldu. Onca yolu, tek kanatlı pervaneyle gelmişler.Hemen organize olduk, karaya aldık. Hemen dümeni indirdik. Zor olmadı bu sefer. Şaftı söktük, Braketin saplamaları gevşemiş. Sökmedik. Güçlendirdik. Kovanı berbat, lastiği gitmiş. Ermaksan da aynısı var. Sadece biraz daha uzun. Onunkiler 10 cm, bizimki 73-75 falan. Adedi 20 YTL. Ucunu traşladıar. Bir tane de esnek kaplin aldım. 75 YTL. Yanmarınkiler standartmış. Pervanelerden folding propeller olanlar iki tip. Biri kendinden kapanıyor ama çok pahalı. Diğerleri eklemlerinde kekamoz yapıyorlar. Bir süre sonra çalışmıyorlar. Ama çıkma bulamadık Selahattin Usta’da (0532 2717746) çıkma yok. Bizim pervane 16 /11, 16 inch cinsinden pervanenin dairesel çapı. 11 pitch. Sola eğimli, (yüsek tarafı sağda), terse de koysan pervaneyi aynı, yine yüksek tarafı sağda. Tornistan da çoğu pervane sola çeker. Bu da öyle. Pis su tankının tahliye hortumu delikti, koku yapıyor. Sergün değiştirdi, sağolsun. 3 günlüğüne çektik, çekmişken altının boyasını rötuşladık. Pervane yetişmedi denizde taktık.

6 Ekim 2008 Pazartesi

Kerveli-Kuşadası

Samos-Kuşadası
Yağmurla uyanıyorum Saat 6 falan, gece uyku tulumuyla güvertede yattım. Rüzgar henüz şiddetli değil, demir sağlam her şey yolunda. İçeri girip kamarada devam ediyorum uykuya. Sabah benzer hava durmuyla uyanıyoruz. Barometre dün geceden beri 10mB düşmüş ve de devam ediyor. Güneyden gelen fırtına bulutları gittikçe alçalmış ve hızlanmış durumda, özellikle Türkiye ana karası üzerinde. Poseidon’un haşmetli nefesinden çıkanlar, hızla ve karma çorman ve önüne çıkan her şeyi beraberinde sürükleyerek kuzeye doğu koşturuyor.
Demir alıp çıkıyoruz daha fazla oyalanmanın anlamı yok. 15 NM civarında bir yolumuz var yolda bu kargaşaya yakalanıp sucuk gibi ıslanmanın bir gereği de yok. Birinci dereceden camadan ve küçültülmüş genoa ile geniş apaz 15-20° Kuzey. Yaklaşık 30 knotlarda esen bir rüzgar var, kanaldan gelen akıntı ve bir süre sonra büyüyen dalgalarla yaklaşık 1,5 saati biraz geçe Kuşadası açıklarına geliyoruz. Güneyden Kuşadası’na yaklaşırken sığlıklara dikkat etmek lazım. Kuşadası bordalanana kadar açıkta kalmakta yarar var. Ancak rüzgar yönü buna pek müsaade etmiyor, o dalgada, sert rüzgarda hepsinden önemlisi kırık bir bumba bağlantısıyla kavança atmak istemiyoruz. Yelkenleri indirip motorla giriyoruz Kuşadası Setur Marina’ya. Dar bir yere kıçtan kara oluyoruz. Girer girmez de yağmur bindiriyor. Oldukça şiddetli ancak kamaradayız, son öğle yemeği. Menüde teknede kalan her şey var… Elektrik almayacağız, buzdolabını boşaltmakta yarar var. Midelerimiz çöp sepetine dönecek!

4 Ekim 2008 Cumartesi

Samos Marina-Kerveli

Samos-Kerveli
Gece huzurlu uyuduk. Marina içindeki sallantı, Limanla kıyas kabul etmiyor. Sabah kalktığımda rüzgar oldukça hafifti. Yağmur bulutları dünküne kıyasla daha fazla. Bugün için öğleden önce iyi hava veriyor. Akşamüstüne doğru hafif sertleşiyor, gece fena değil ama yarın öğleden itibaren bütün bölgede fırtına düzeyinde. Arabamız öğleye kadar bizde. Onu şehirde teslim edeceğiz, oradan son alışverişimiz yapar, taksiyle döneriz diye düşündük. Sabah kahvaltısı hep olduğu gibi teknede, bugün menüdefırında tost var. Etraftaki teknecilerle sohbet ettik biraz. Bir önceki gece limanda ciddi dayak yiyen İngilizler, Arkhi’de iki akşam önce karşılaştığımız çift. Şu tek bacaksız kedileri kaybolanlar… Hemen akıbetini sorduk, onlar uzun süre aramışlar ama bulamayınca yatıp uyumuşlar. Sabah kalktıklarında ufaklık teknedeymiş. Akıllı bişey zaten belli, gözlerinden anlamak mümkün. Bugünkü rotamız adanın güney kıyısı. İlk durak Pithagarion’a yakın Evpalinos tüneli. Giriş kişi başı 4 Euro. Rivayete göre 600 metre uzunluğunda tünel şehre su getirmek için inşa edilmiş, bir diğer söylenceye göre ise korsanlardan korunmak amacıyla da kullanıldığı söyleniyor. Girişi çok dar. Ama içi geniş. Değişik bir duygusu var.
Yola devam, Ireon’u pas geçiyoruz. Hiçbirimizin arkeoloji ile pek arası yok. İkinci durak Hora üzerinden Koumaradei, orada çok kalmadık. Toprak testileri ve taş işçiliği ile meşhur. Servi ağaçlarından zengin tabiatı olan Pyrgos üzerinden Ormos Marathokampos’a doğru devam ediyoruz. Yolda arıcılar ve bal satan küçük dükkanlar var. Düzgün asfalt yol, virajlarla sık bitki örtüsü arasından, Ege denizinin güzel manzaralı fırsatlarıyla batıya doğru devam ediyoruz. Vaktimiz az tam bir “being there done that” seyahatindeyiz…”Maratho” düz demek, “campos” ise şehir, Türkçedeki kamp sözünün olası kaynağı. Marathokampos, paradoksik olarak aslında tepede, düz falan değil yani. Buna mukabil sahilindeki Ormos Marathokampos oldukça düz ayak… Güzel bir mendirek var. Büyük bir liman değil. Adanın batı ucuna en yakın sığınak olarak kabul edilebilir.
Saat 14.00 gibi arabayı bırakmış olmamız gerekiyor. Geri dönüş yoluna geçiyoruz. Pithagarion’da son alışverişler. Taksiyle Marina’ya dönüş. Rüzgar gayet iyi, 20 kontlar civarında esiyor. Rota doğu. Bayrak adasını bordalayıp, içeri giriyoruz. Sahilde küçük bir taverna var. Kuzeyli rüzgarlara kapalı küçük bir koy ve şirin bir yerleşim, adı Posidonnio, diğer adı Molla Ibrahim koyu! Birkaç tonoz var, ancak boğaza rağmen içeri giren soluganlar sebebiyle kalmayı düşünmüyoruz. Burnu döndüğümüzde denizler iyice azalıyor. Oldukça hoş bir koy var, Ormos Gatos, ama insan kaçakçılığının izleri burada da gayet belirgin. Beğenmedik. Kuzeye doğru devam edip sakin bir yere giriyoruz.
Tepelere yayılan yerleşimler mevcut, bir tanesi oldukça büyük, sonradan otel olduğunu öğreniyoruz. Sahilde bir taverna, birkaç bakkal var. Şirin bir yer, insanları ve duygusu hoşumuza gidiyor. 4 metrelere funda demir, alargada kalıyoruz. Yanımıza Türk bandıralı bir Bavaria daha geliyor, muhtemel Kuşadası'ndan. Bir çift var içinde uzaktan selamlaşıyoruz. Ama pek bir sohbet ortamı olmuyor. Akşam botla karaya çıkıp tavernada son akşam yemeğimizi yiyoruz. Çok da matah değil, ancak ucuz. Koyun adının Kerveli olduğunu öğreniyoruz. Servis yapan iyi bir garsonumuz var. Barda oturan yaşlı bir adam başıyla selam veriyor, yok İngilizcesiyle sert havanın geldiğini söylüyor. Sohbet ilerleyince garsonun babası olduğunu ve köyün en yaşlı ve sözüne güvenilir bir denizcisi olduğunu öğreniyoruz. Rivayete göre en çok balığı hep o tutarmış. Hepsiyle ayrı ayrı selamlaşıp, tekneye dönüyoruz. Rüzgar sert ancak demirde sağlamız. Üzerimizden hızla geçen fırtına bulutlarını seyrederek uykuya dalıyoruz.

3 Ekim 2008 Cuma

Samos-Pithagarion

Samos
Doğu Sporades adalar grubunda. Türkiye’ye (Meis’i saymazsak) en yakın Yunan Adası. Dar Boğaz’ın genişliği ortalama 1200 metre kadar, hani derler ya neredeyse taş atımı mesafede. Diğer Yunan adalarıyla karşılaştırınca-özellikle Sikladlar ile- oldukça yeşil bir ada. Kuzeyi çok yağış alıyor, güneyi tarıma elverişli. Bağcılık ve zeytincilik gelişmiş. Tarihte, özellikle hemen kuzeyindeki Sakız (Chios) ile karşılaştırınca, Osmanlı’ya daha yakın durmuş. Sakız bir dolu isyanlar ve savaşlar ile uğraşırken, Samos en azından idari olarak Osmanlı’dan kopmamış. Belki buna bağlı olarak mimarisi Türk mimarisine daha yakın gibi, en azından bize öyle geldi.
Ada antik Yunan’ın en önemli matematikçilerinden Pitagor’un doğum yeri. Onun adına ithafen, bizim de kaldığımız Pithagarion şehri, adanın en büyük ikinci şehri. Vathi kuzeyde, ticari limanı var, küçük yatlar tarafından pek tercih edilmiyor. Üçüncü büyük limanı Karlovassi, kuzey batıda, bize bayağı uzak…
Rivayete göre mitolojinin en önemli kadın karakterlerinden, Zeus’un karısı Hera da burada doğmuş. Ireon arkeolojik yönden oldukça zengin bir şehir, Pithagarion’a yakın. Müzesi meşhur.

Sabah nispeten bulutlu bir havada uyandım. Kalkıp bir ortalığı kolaçan etmek adettendir, kafamı hatchden çıkarttım, her şey yolunda. Etraf sessiz. Teknesinden çıkıp, sabah duşunu almaya giden elinde şampuanlar-diş fırçaları yatçılar, sessiz ve kibarca birbirlerini selamlıyorlar. Marina yaşantısını seviyorum. Bugünkü plan kahvaltıdan falan sonra tekneyi alıp, analiman-Pithagarion’a gitmek. Bu gece orada kalalım diyoruz. Şehirden bir araba kiralayacağız, adayı gezeceğiz. Tatilin bitmesine iki gece kaldı. Nasıl yedik koskoca 9 günü? Anlamak mümkün değil.Toparlanıp çıkmamız öğleyi buldu. Bir gecelik bağlama 19 Euro. Hizmetten genelde memnunuz. Suyumuzu-elektriğimizi aldık, yıkandık paklandık.Ofiste parayı öderken gözüm meteo ihbar panosuna ilişti… Uuu!Bu geceden başlayan lodos fırtınası veriyor. 2 gün sürecek gibi. İnternete girdik. Sitelere bakıyoruz. Bu gibi bir durumda siteler arasında fark olabiliyor. Özellikle hep aynı yerden takip ediyorsanız bunu yorumlamak daha kolay, misal iki gün önceki sert rüzgarı fırtına olarak yorumlamış bir yerdeki sert rüzgar ihbarını biraz kulak arkası ederken, rüzgar şiddetini olduğundan biraz az ifade eden bir sitedeki fırtına ihbarını görmezden gelmek bence cesaret işi… Neyse bu akşam, gece yarısı esmeye başlıyor, ertesi gün içinde düşüyor, sonraki gün gittikçe hızlanarak, fırtına boyutuna ulaşıyor. Bu gece limandayız sorun yok. Yarın gün içinde hava hafifleyince adanın kuzeyine dönüp, oralarda bir yerde konaklamak ve yolu kısaltmak, bir sonraki günkü havayı kollayarak zaten arkadan gelen rüzgarla Kuşadası’na dönmek… Bir diğer alternatif de hemen demir alıp Ege kanalına çıkmak, balon basmak ve Pazar akşamüstü Istanbul’da olmak! Çünkü güya bizim olduğumuz yerlerde hava hafif yani 7-8 falan ortalama, renk skalasına bakmaksızın, tüm sitelerde kanalın içi kıpkırmızı! Nerde olmak değil ama nerde olmamak istediğimi çok iyi biliyorum.Marinadan çıkmadan önce mazotlarımızı doldurduk. Tekne bundan sonra hep kuzeye gidecek ve Yunanistan’da mazot daha ucuz. Mazot iskelesine gelirken rüzgar iyice sert, bizi uzağa atıyor. Sancağa yanaşmayı oldum olası sevmemişimdir, eh buraya da git-dön açıktan geri geri gir! Üşendim doğrusu. Nasılsa yaparız bişeyler diye. Teknenin burnu açıkta kaldı, Haldun bir çırpıda atladı rıhtıma kıç koltuğu aldı ama hoooop teknenin burnu anında açıldı. Rıhtıma yanaşmış büyükçe bir Bavaria’da 5-6 tane iri yapılı adam var. Bize bakıyor. Sonradan öğrendik hepsi profesyonel, Hırvatistan ‘dan tekne getiriyorlarmış. Her kafadan bir ses çıkıyor. Yok iskele alabanda bas dümeni, tornistan ver, yok açmaz al ileri ver!Bir durum değerlendirmesi hemen kafada, yapılacak belli. Uzun bir koltukla Haldun rıhtımdan çekiverince, bizim kız uslu uslu yanaştı yerine. Lotus’u bu yüzden çok seviyorum. Rüzgar sert bile olsa, iki kişi rahatlıkla kol kuvvetiyle abrayabiliyor. Hava güzel, yolumuz kısa. Sırf genoa ile Pithagarion’a girdik. Rıhtıma kıçtan kara. Teknenin burnu güneye bakıyor. Bu geceki lodosta burada kalacaksak bütün yük demire binecek. Uzun tuttuk. Bağlanabileceğimiz pek başka bir yer yok. Rıhtımın da en civcivli yeri. Dur bakalım. Bir araba kiraladık, en ucuz olanını tabi ki, tankırdayan bir Nissan. Pazarlık-mazarlık 20 Euro’ya bıraktı. Bayağı ucuz doğrusu, muhtemel sezon sonu diye. Önce kuzeye yönlendik, o tarafın doğası daha etkileyici-ymiş. Chora çok çarpıcı bir şehir değil. Sevmedik. Kuzey sahilini takip ederek batıya doğru gidiyoruz. Yunan adalarında görmeye alışmadığımız, oldukça yeşil hatta ormanlık denilebilecek bir bitki örtüsü hakim. Küçük kumsallar var. Normalde kuzeyli havalarda sevimsiz olabilir ancak lodosta gayet hoş, ilki Kokkari. Sahilde hoş cafe-bar ve bazı lokantalar mevcut.
Hepsi güzel ama yolumuz uzun durmadık devam ettik. Asfalt ağaçlar arasından bazen deniz kıyısına inerek bazen yukarlara çıkarak Avlakia’ya kadar devam ediyor. Oradan yukarı, dağlara doğru köylere çıkan iki yol var. İlki Vourliotes. Dar sokaklardan oluşan, dağlık şirin bir köy. Aralardan ilerleyerek bir küçük meydana ulaşıyoruz. İki restaurant var. İkisi de şirin ancak ancak girdiğimiz ilki sofraları topluyor, gülümseyerek servisinin bittiğini istersek yan taraftaki lokantaya gidebileceğimizi söylüyor. Yunanistan’da özellikle bu tarz mütevazı yerlerde sıklıkla karşılaştığımız bir davranış. Doğrusu etkilenmemek mümkün değil. Yandaki lokanta daha da küçük. Et yemekleri ile meşhur, denemiş olmak için her türden ısmarlıyoruz. Şarap soslu domuz eti, salçalı köfte, kuzu pirzola ve yanında ev şarabı. Fiyatlar gayet makul, 4 kişi 30 Euro.


Oybirliği ile b şıkkı kabul gördü. Kızlar rıhtımda, ayakta bize bakıyorlar, motor çalıştırdık tekneyi hazırlıyoruz. Etraftaki tekne sahiplerinin ve rıhtımdan gelen-geçenlerin şaşkın bakışları altında sahilden avara olduk. Bir tanesi uzaktan seslendi: nereye gidiyorsunuz diye, hiçbir yer buradan kötü olamaz diye bağırdık biz de ona. Bağırdık ama gözüm bir yandan mendirekte patlayan dalgalarda.Korka korka burnumuzu dışarı çıkarttık, bu arada ciddi dayak yersek dışarıda, erkekliğe laf ettirmemek adına nasıl tekrar geri dönüp içeri gireceğiz onu düşünüyorum. Yoksa havalı havalı dışarı çıkarken iyiydi de…Eski bir deyiş vardır, demir atmayı bilmek kadar almayı bilmek de bir meziyettir diye. Tekne işinde doğru zamanda doğru bir karar verilince birden her şey normale dönüyor, stres uzaklaşıyor, her şey kolaylaşıyor. O gece de öyle oldu.Rüzgaraltı mendireklerden çıkarken ilk dalga her zaman en kötüsüdür. Şamarın ilkini yedikten sonra her şey sağlamsa gerisi kolaydır. Baktık çok sert bir deniz yok işin ilginci, peki neden o kadar çırpıntı yapıyordu limanın içinde?Neyse biz işimize bakalım, motorla açıldık iyice, yandan almamak için, sonra hızlı bir dönüş, küçücük genoa yarım saate girdik marinaya. Girdik ama telsiz falan, cevap yok. İn cin top oynuyor. Ne yapalım, geri dönecek halimiz yok ya. Sabah çıktığımız yere gittik, kendi kendimize bağlandık. İyi. Burası iyi. Her şey yolunda. Gayet de kolay oldu. Tam önümüzde bir bar var. Bir iki tane "old salts" oturmuş, bişeyler içiyorlar, 3-4 tane de Alman. Biz havalı havalı tekneden atladık. Bu arada üstümüzde de offshore montlar, bereler, çizmeler, 700 metrelik yol ama ıslanırız diye giymişiz. Adamlar dedi herhalde bunlar deli. Halimizden çünkü zannedersin Ege’yi geçtik geldik. Ne bilsin adamcağız yandaki koydan geldiğimizi?Birer bira söyledik. Şöyle hani elimizin tersiyle köpüğünü silerken tam, kornalar-mornalar kızlar geldi arabayla! Birinin karnı burnunda, sarılmalar öpüşmeler falan…Bardaki adamlar, barmen dahil, hiçbişey anlamadılar, birbirlerine bakıyorlar anlamsız ifadelerle. Durumu anlatınca herkes kahkahayı koyverdi. İyi yapmışsınız falan dediler.Ertesi sabah anladım ne kadar iyi yaptığımızı. Bize seslenen-Arkhi’de tanıştığımız- İngiliz çift, saat sabahın 6 sı mendirekte bizim yanımıza yanaşmış gördüm. Adam da kadın da kokpitte horul horul uyuyorlardı. Sonradan anlattılar, bütün gece ayakta, alarm durumunda Limanda beklemişler. Gece çıkmak da istememişler. Adam dayanılacak gibi değildi dedi. Hani açık denizde dayak yemeyi anlarım ama limanda olunca insanın daha bir zoruna gidiyor. Uzun bir sohbetten sonra yattık uyuduk.

2 Ekim 2008 Perşembe

Arkhi-Samos

Arkhi-Agathonisi/Samos
Sabah erken kalktık, hava kapalı. Doğudan 4 kuvvetinde bir rüzgar var. Haldun ve İdil Agathonisi’yi çok görmek istiyorlar, 12 mil doğumuzda. Yolumuzu çok da uzatmıyor. Ada Gaidaros adıyla da bilinen çok da büyük olmayan bir balıkçı adası. Yukardaki Samos’u saymazsanız bu civarda Türkiye’ye en yakın yerleşim olan adalardan biri. Denizler kafadan ama çok sert değil, yine de teknenin içini neta ettik, hatchleri kapattık. Neme lazım?
Elimizde çay bardakları, hafif sohbet ile öğleden önce Agathonisi’deyiz. Yerleşim az, güneye bakan bir koyda, girişi fenerle işaretli, küçük bir mendirek ve limanı var. Dışardan bakınca etrafta pek kimseler yok gibi. Bir süre liman içine demir atalım mı? Atmayalım mı? Düşündük. Başkasının tonozunu alacağımıza, güzel güzel kıçtankara olmak en iyisi. Dip gözüküyor zaten, 5-6 metre, mendirekte tam sahil güvenliğin bağlandığı yere yakın yanaştık. Her zamanki gibi giriş yapmadığımız için biraz tedirginiz. Fakat sebebi bu değilmiş. Hep beraber sahile çıktık. İnsanlar alışık olduğumuzdan farklı davranıyor, ürkek ve çekingen herkes. Henüz dükkanlar yeni yeni açılıyor. Çok bişey aramıyoruz zaten, biraz ekmek, şekerimiz bitmiş, bir de bulursak taze yumurta.İçerlere doğru ilerleyince merdivenlerde oturmuş kalabalık bir gruba rastlıyoruz. Bazısı zenci, kimisi Iraklı ama kesin hiçbiri Yunanlı değil. Henüz! İlginç olan, bir tanesi bize Türkçe selam veriyor. Bir önceki gece geldiklerini feribot beklediklerini söylüyor. Belki de mihmandarları. Doğrusu seyahatlerinin detaylarını öğrenmeye hiç de hevesli değiliz. Tedirginlik bize de bulaştı. Hızlı adımlarla bulabildiklerimizi alıp, limandan çıkıyoruz. Liman polisi ya da SG’den kimseler yok etrafta. İnsan kaçakçılığı son yıllarda artan oranda bir sektör olmuş durumda, hepimiz konuyla ilgili haberleri okuyor ve duyuyorduk ama bu kadar gerçek bir şekilde karşılaşınca derinden etkiledi bizi. Durgunlaştık. O insancıkları buralara sürükleyen dramları merak ediyorum. Ne sebeple yerini yurdunu bırakıp, bıçak sırtında bir seyahatle, bilmediği bu topraklarda umuda yolculuk için varını yoğunu ortaya koyar birisi… Kıyaftlerinden anlaşılan kendi memleketlerinin kalbur üstü insanlarıydı bizim gördüklerimiz, hepsinin kimbilir ne sert hikayeleri vardır diye düşündük. Yazın gelen birçok tanıdığımız halbuki böyle bişeyden bahsetmemişlerdi. İhtimaldir ki insan kaçakçılığı yaz mevsimi sona erip, el ayak çekilince artıyor. Yolda gördüğümüz batmış bot da keza bu rol dağılımının bir parçası anlaşılan, iyi ki almamışız.Doğu tarafından adayı dönüyoruz, Türkiye’ye bakan kıyılarda, dikkat edince fark ettik birçok parçalanmış bot, kayalara takılmış can yeleği var. Dramın izleri her yerde…Adanın etrafında bolca parakete şamandırası var. Belli ki balık bol. Doğudaki koya kahvaltı için demirlemeye karar verdik. Hiçbir yelkenli tekne vb yok. Etraf çok sessiz.Koya girerken sakin suda atlayan büyük balıklar gördük, uzaktan. Palamut ya da levrek muhtemel. Buralarda o kadar büyük kefal olacağını sanmıyorum. Sakin bir sabah kahvaltısı, denize girme seansı...
Hava bulutlu ancak soğuk değil. Bu sene nedense geçtiğimiz senelere göre oldukça serin. Sadece 2-3 kez denize girebildik. Her sene Lotus’u yukarı çıkarma girişimleri genelde bayrama geliyor. Bayramlar gittikçe daha erken olmasına rağmen-yani ısınıyor olmasına rağmen- bu sene neden bu kadar serin oldu anlamış değilim. Dümdüz denizde motor seyri, tam kuzeye doğru çıkıyoruz. Yaklaşık 14 NM yolumuz var, Rota Samos’un güneyinde, Dar Boğaz’ın hemen batısında Pithagarion. Adanın en büyük ikinci yerleşimi. Büyük bir limanı ve hemen yakınında Marina mevcut. Kitaba göre rüzgar değirmenlerinin altında, uzaktan Dar Boğaz seçiliyor, belli belirsiz. Önce limana giriyoruz, büyükçe bir liman. Tam ortada bir fener var, etrafı sığlık. İç limana girişte soldaki mendirek oldukça sığ. Büyük bir U şeklinde, etrafı bir yürüyüş yoluyla çevrili, önünde kafe ve barlar. Kıçtankara yapılabilir. Su bulmak, bazı yerlerinden elektrik almak mümkün. Ancak haftasonu geceleri kalabalık ve gürültülü oluyor. 3-4 gündür teknedeyiz, Marina’ya girmek ve duş falan alır, kendimize geliriz biraz. Zaten yakınmış, yürüyerek bile ulaşılır deniyor Pithagarion.Samos Marina, Yunanistan’daki ender marinalardan biri. Marinacılık pek gelişmiş değil Yunanistan’da maalesef. Bizim Marmaris-Bodrum ayarındaki marinalarla karşılaştırılacak gibi bir tane hiç görmedik biz. Doğu tarafı marinaları (Samos, Kos, Leros-Lakki) nispeten ucuz. Chios, Mikonos ve Lesbos’da (Midilli) birer marina inşa edildiğine dair bilgiler gerçeği pek yansıtmıyor. Henüz bunlar tamamlanmış değil. Samos Marina, +30-227030.61600 samosmarina.com, girişte 09 VHF den ulaşılıyor. Girişi doğuya bakıyor. Mendirekteki fener aktif, kıyı tarafında sığlıklar gece de işaretli, mendireğe yakın geçilmesi önemli. Girişte telsizle irtibat kurduk, pontona aldılar bizi. Lipsi’de gördüğümüz İtalyanlar ve Arkhi’deki Almanlar burada, selam verdik selam aldık. Tam önümüzde teçhizatlı bir yedek parçacısı var, Yunan bayrağına ihtiyacımız var. Biraz toparlandıktan sonra taksi çağırıp şehre geçtik. Limana komşu bir sahil-yürüyüş yolu ve ona dik bir ana cadde. Dükkanlar güzel, takıcısı çok meşhur, Babylonnia diye tanınmış bir marka var, burada üretiliyormuş. Hemen yanında bir içki dükkanı var, Yunan adalarında içkiler bize göre oldukça ucuz. En favori mağazalarımız Chios (Sakız) ve Rodos’ta. Buradaki de fena değil ama. Bizim favori içkilerimiz 12 yıllık Lagavulin-single malt, 7 yıldız metaxa, sakız likörü (ben çok sevmiyorum ama fanatikleri var, hediye ediyoruz) ve Barbayanni uzo. Samos’un vin doux denilen tatlı beyaz şarapları meşhur. 9-10 E civarında. Açız ve yemek yememiz lazım Lonely Planet’ten bulduğumuz Anna 2 yıl önce kapanmış. Aynı sokakta, karşılıklı iki restaurant var. Biz soldakine oturduk. Dev gibi bir dut ağacının gölge yaptığı hoş bir mekan. Etrafta bol bol İsviçreli var. Bu zaman tatilleriymiş ülkece, İtalyanların Ağustos’ta çıkmaları gibi, onlarda da herkes işi kapatıp 1 aylığına tatile çıkarmış.Girişte solda bir fırın var, fırıncısı gayet nev-i şahsına münhasır yaşlı bir amca, üstü başı çok tertipli değil, kesinlikle kimseyle konuşmuyor, bir ara ağaca doğru meyletti ve o yaşta adam tıkır tıkır o oca ağaca çıkıverdi, baktım yalınayak! Sorduk meğer lokantanın sahibiymiş.Yemekler ve servis gayet iyiydi. Ben Naan’la kuzu eti yedim, ev şarabı güzeldi, tavuk-fasulye köfte idare eder. Yemekten sonra hazmetmek için sahile yürüyüş, biz erken döndük. Haldunlar devam ettiler.

1 Ekim 2008 Çarşamba

Marathi-Arkhi

Marathi-Arkhi
Güzel bir sabahla uyandık. Hafif bir rüzgar esiyor, koy sakin. Etrafta demirli tekneler, bazısı gitmiş. Henüz yerlerine pek gelen giden yok. Kürekle kıyıya çıkıyoruz. Kahvaltı yine aynı adamda, nedense diğer restauranta gitmek istemedik, aldatmak gibi gldi. Ancak yürüdük, sağolsun onun sahibi de çok anlayışla karşıladı. Koyun içine açıkdenizden giren bir tekne gördüğünde koşarak, etrafı yararak, dikkat çekmeye çalışan Türk Restaurantları hatırladım. Adamlar kimsenin olmadığı yere 3 tane işletme açmışlar, Kimse kimseye karışmıyor, yan tarafa giderseniz de kompleks yapmıyor. Müşteri çekmenin yolunun işini iyi yapmak olduğu, kimsenin hele de kendi komşularının üstüne basarak yükselemeyeceğini anlamış, kendileriyle barışık insanlar. Yunanistan standartlarına göre iyi bir kahvaltı, sadece çay hep olduğu gibi demleme değil, poşet maalesef. Toplam 40 Euro verdik, yemekten pahalı. Bunu hiç anlayamadım bu memlekette, galiba da hiç anlayamayacağım. Neyse...
Yürüyüş yapmak için tepeye çıktık. Manzara etkileyici. Marathi ve Arkhi hemen güneyindeki Lipso ile beraber bir ada arşipeli. Etrafta irili ufaklı birçok ada ve kayalık bulunuyor. Belki de bu yüzden balık açısından zengin. Hemen batımızda Grilousa duruyor. Yerleşim yok, denizden dimdik yükselen dev bir kaya bloğu. Onun üstünde, Marathi’nin kuzeybatısında Strongylo. Aralarından geçiş var gibi, ama işaretli değiler. Karşıda, yani doğuda Arkhi var, onun da altında 5-6 tane irili ufaklı ada var, aralarında su çok berrak. Burası cidden bir lagoon gibi. Marathi’nin güneydoğusunda Spalato var. RH’e göre iki ada arasından geçiş sakıncalı ama biz geçtik. En sığ yeri 5 metrelerdeydi.
Arkhi’nin yerleşimi, batıya bakıyor, Port Augusta. Girişi fenerle işaretli, bir düzine kadar evin olduğu, rıhtımına bağlanabileceğiniz, yazın kalabalık dönemlerinde açık olan bir ufak marketi olan bir yer. Sahilde 2-3 tane taverna var. Hepsi iyi. Benzer şekilde Lipso’nun kuzeyinde de birçok kayalık ve adacık var. Bu bölge iyi haritalarla dolaşılması gereken bir bölge. Rod Heikell detaylı haritalar vermemiş Geçişler zor olabiliyor. Özellikle gece girmek, iyi bilinmiyorsa riskli olabilir. Biz tekneye binip önce Arkhi’nin güneyine gittik. Makronisi ile asıl ada arasında çok berrak suyu olan, hemen her havaya kapalı harika bir demir yeri var, derinlik 1 metre! Altımızdan kaçışan kol kadar levreklerin cirit attığı bir dere ağzına neredeyse salma kuma sürtünecek tarzda demirledik. Bu Haldun’un küçüklüğünden kalma bir tutkusu.
Rivayete göre 30-35 yıl önce Gökova’da Mavi Yolculuk yaparken gulet kaptanları hep böyle demirlerlermiş. Özellikle Sedir Adasının kumsalını öyle ballandıra ballandıra anlatıyor ki acaba yanlış dönemde mi yaşıyoruz sorusunu sormadan edemedim.
Su çok çekici cidden, hava hafif bulutlu olmasına rağmen daldım, dipte ilginç 15 cm çapında, dikenleri beyaz olan şu meşhur kızıl kestanelerden var, ama inanılmaz çok miktarda. Bunun yendiğini falan biliyorum ama nasıl yapılır, nasıl seçilir, her kestane yenir mi? Bilgim yok. Haldun ve İdil sahile çıkıp adanın en yüksek yerine yürüdüler. Ben de ufak tefek tamiratlarla uğraştım, otopilot prizinin bir civatası paslanmış, değiştirdim. Botun küreği kırıktı ne zamandır, kesip kısalttım, şimdi biri kısa biri uzun ama, söylemesem kimse dikkat etmez. Nitekim öyle oldu, ertesi gün ritimli ritimli kürek çekerken Haldun’a sağdakinin daha kısa olduğunu söyledim, kaçırdı ritmi, sağlı sollu dönmeye başladık. Hani şu sayı saymayı öğrendikten sonra dengesini kaybedip düşen kırkayağın hikayesi gibi...

Akşam menüde balık çorbası var. Balık çorbası işi, konuya aşina olanlar bilir, bazıları için bir ritüeldir. Yemesi de pişirmesi de… Konunun erbapları bazı hükümler bile yayınlamışlar. Misal Yaman Koray çorbaya yumurta ve terbiye eklenmesine kesinlikle karşıdır, benzer şekilde Ali Pasiner balıkların içinde piştiği çorba tenceresindeki suda biriken köpükleri “tahta kaşıkla” alınmasını önerir. Bu ve benzeri örnekleri çoğaltmak mümkün tabi…Biz kendi uygulamamızda şunlara çok önem veriyoruz. 1-Balıkların taze olmasına. Bu tabii çok beylik bir söylem ama benim anlatmak istediğim, buzdolabına falan girmemiş, tercihen yeni ayıklanmış balıkları kast ediyorum. Bunu tabi teknede sağlamak nispeten kolay, balıkçıdan alınıp evde pişirildiğinde pek mümkün değil. Genelde 4 kişi için zaten çok fazla sayıda balığa ihtiyaç yok. 8-10 cm boylarında 10 adet hanos veya kupez bu iş için yeterli. Ege ve akdenizde maalesef iskorpit veya kırlangıç gibi ideal balıklardan bulmak zor. Ancak Lipsos veya Lahos temin edilebilir. Biz kendi tuttuğumuz balığı genelde tercih ediyoruz. Balığı yakaladıktan sonra portatif tel bir livara koyarak teknenin yanına asıyoruz. Bütün gün kendi doğal sayılabilecek ortamında canlı kaldıktan sonra, akşam saatlerinde ayıklandıktan sonra direkt mutfağa giriyor. Buzdolabını kokutmuyor, etrafa bulaşmıyor. 2-Balıkları ayıklarken mutlaka denizsuyu kullanıyoruz. Bu kural mutlaka midye için de geçerli. Kullanma suyuna değdirmiyoruz bile. Pullarını iyi ayıklamak lazım, kimisi tüm derisini, kafasına yakın bir yerden hafifçe keserek, tulum çıkartıyor. Ali Pasiner özellikle İskorpit, Lipsos veya Trakonya gibi dikenli ve zehirli dip balıkları için-ki hepsi de çorba için çok iyi adaylar- “eğer bilmiyorsanız kalkışmayın, bırakın balıkçınız ayıklasın” diyor.3-Kereviz sapı, mutlaka margarin.4-Teknede balık yapıldığı zaman ortalığı hemen toplamak, ertesi güne bırakmamak önemli husus. Üşenmemek lazım…Yunanlılar yaptıkları çorbaya Kakavia diyorlar. Onlar için çorba bir tür ana yemek. Bizden farklı olarak balıkları içinde haşladıktan sonra ayıklayıp, buğulama gibi ayrı bir tabakta yanında servis ediyorlar. Bunu anlatma sebebim şu, gerçekten iyi bir çorba bence akşam yemeği için yeterli. Fakat o akşam, buzdolabından çıkarttığımız orkinos da çözülmüş olduğu için onu da fırına verelim dedik. Dördümüzün o kadar yemeği bitirebilmesi mümkün değil.


Pontonda bizim gibi kıçtankara olmuş uzakyolcular var. Her iki bordamızda da birer İngiliz teknesi var. Baktım onlar da içeri girmiş yemek hazırlama derdindeler, her ikisine de birer kase yolladık. Küçüklüğümüzde öğrendik… Eve yollanan kase boş geri gitmez diye, ama bu İngilizler’de anlaşılan böyle bir adet yokmuş, bereket yıkayıp getirdiler kaseleri. Gece tavernaya gittik. Güya kahve içmek için. Nerdeee? Önce kahve, kahvenin yanına bir Metaxa geldi, ondan sonra şaraplar açıldı, metaxa tek gitmez bir puro, bir tane daha.. Sahildeki tavernada bol şarap, “türk kahveli”, partagas’lı sohbet… Hepsine 15 Euro. Seviyorum böyle Yunanlıları…Rıhtıma döndüğümüzde, kıçtankara teknelerin hepsinin, panik içinde, etrafa dağılmış yandaki İngiliz’in kaybolan tek bacaklı kedisini ararken bulduk. Biz de baktık biraz ama ümit yok. Geç oldu yattık.

30 Eylül 2008 Salı

Lipsi-Marathi


Lipso-Makronisi/ Marathi
Sabah bağırış-çağırışlarla uyandım. Etrafa bakındım, Haldun’lar yok. Yan tekne ayrılıyor, tabii o da ayrı bir seremoni. Neyse fazla çapariz vermeden çıktılar. Baktım kısacık zincir ucunda bir çengelli iğne, tabi yerinde durmaz tekne bütün gece bize yaslandı. Hava yükselmiş, basınç 1015 mb’larda, gökyüzü bulutsuz, hala karayelden esen 4 kuvvet bir rüzgar var. Çay suyunu koyup, fırından bişeyler kapıp geldim. Yunanistan’a yaptığımız seyahatlerde kahvaltının oldukça pahalı olduğunu tespit ettik, ve lezzetli de olmuyor. Mümkün mertebe kahvaltıyı teknede yapıyoruz. Bunu da öyle yaptık. Sonra hafif bir yürüyüş.
Lipso bir balıkçı adası. Limanı geniş, yukarı doğru dar sokaklarla şehir devam ediyor. Diğer birçok adada olduğu gibi ayrıca bir “Chora” yok. Ortada güzel bir kilise. Ancak mevsim hafif geçmeye başlamış, pek kimsecikler yok etrafta. Dükkan sahipleri ağırdan alıyorlar, geç açıp, erken kapatıyorlar.
Haldun’la İdil’e rastlamamız uzun sürmedi. Bir takıcı arıyorlarmış. İdil takılara meraklı, kendi de yapıyor. Ara sokakta buluyoruz dükkanı, Avusturya kökenli bir kadın tarafından işletiliyor. Tatlı bir hatun. Tamamen tesadüf bir kartpostal görüyoruz, hoş bir manzara. Nerede olduğunu sorduğumuzda, çok yakında bir koy tarif ediyor. "Ancak tekneyle ulaşılır, bu mevsimde gidemezsiniz" diyor. Bizim için tekne konusu sorun değil, Lotus var!
Köşedeki marketten ufak tefek bişeyler alıp, yola çıkıyoruz. Güzel rüzgar var, yolda sadece genova açıyoruz. Kısa bir seyahat. Makronisi denilen ada, Yunanca’da büyük ada anlamına geliyor, hemen her adanın etrafında irili ufaklı, yerleşim olmayan adacıkların en büyüğüne verdikleri genel isim. Güzel bir coğrafya, Küçük Sikladlar grubunda Koufonisa’ya benziyor biraz. Orayı da çok beğenmiştik. Adanın güney tarafı dik yamaçlarla çevrilmiş, suyu daha derin ama çok berrak. Mağaralar bir labirent gibi iç-içe geçmiş, görüntüleri çok hoş ama demirlemek için uygun bir yer bulmakta zorlanıyoruz. Sonuçta zaten kısa kalacağız, baştan uzun zincir döşeyip, kıçtan kayalıklara koltuk alıyoruz. Neredeyse mağaranın içindeyiz. Botla dehlizlerden geçiyoruz, bol fotoğraf. Bir ara suya daldığımda, suyun altında bir güneş ışığı huzmesi fark ediyorum. Suyun altında bir dehliz var ve karşı taraftan güneş ışığı var. Demek hava da var.
Mağara dalgıçlığı genelde tehlikeli bir girişimdir. Yapanlar bilir, emniyeti maksimumda tutmak gerekir, iki fener, iki dalış takımı-mutlaka yedekleri- ve kesinlikle kıyafet gereklidir. Kayalara yakın geçerken çizikler oluşabilir. Özetle riskli iştir. Ama baktım çok derin değil, 1,5-2 metre kadar. Elimde kamera daldım karşıya geçtim. Manzara “Beach” filmindeki gibi… Dışarısıyla hiçbir irtibatı olmayan kapalı bir koy, sanki bir atol. Haldun ve İdil giriyor, ama Nalan istemiyor. Aslında haklı.
Etrafı dolaştıktan sonra ve rutin öğle yemeği makarna, peynir, şarap ve roka-domatesten sonra hafif ağırlaştık. Beni uyku tutmadı. Güverteye çıktım, altımız 10-12 metre kayalık. Çok berrak, etrafta hiç tekne yok, muhtemel yakın zamanda da gelmemiş. Bir deneyeyim diyerekten, oltayı salladım, ucunda ekmek var. Tak asıldı! El kadar bir karagöz, iki tanesi bir kişiye yeter. Başlangıç için bayağı iyi. Gürültüye herkes kalkındı, hemen olta kutusu çıkartıldı, olta yapıyoruz. Sistem 6no, 2-3 adet beyaz-çapraz iğneli, yemli köstek 25 lik misinada, ucunda 150gr ağırlık. Aynı anda 3 tane attık, 2-3 karagöz bir tane kupez geldi. Kupezi kesip aynı sistemde yem yaptık, dipten hanoslara yatırdık biraz. Hesap belli kişi başına, 2-3 adet hanos ile çok başarılı çorba yapmak gayet mümkün. Sınır o fazlasını tutmuyoruz, tutulan balıkları hemen tel livara.
Derken, açıkta bize doğru gelen beyaz renkli bir tırhandil kayık gördük, Yunan bandıralı. 300-500 metre açığımızda iyice sahile yanaşıp baştan demir attı, motorları çalışır vaziyette, arkasındaki ağı toplamaya başladı. Zaten balık faslı bitmişti, aynen hazırlanıp, fotoğraf falan, kürekle yanaştık balıkçılara, kedinin ciğere baktığı gibi yakanıyoruz. Uzaktan işaret ettiler, yakınlarına geldik, bir torbaya kilo kilo balık doldurup bize fırlattılar. "Göz hakkı" suyun öte tarafında da varmış! Usule istinaden balığı alınca hemen sıvışmadık, ağın gelmesini bekledik. İstedikleri kadar bereketli geçmedi anlaşılan, ama bozuntuya vermediler. Akşam güneş iyice alçalınca, demir alıp yola çıkma zamanı geldi. , Rüzgar hala karayelden 4-5 esiyor. Lipso’nun batısından geçmek daha iyi bir fikir gibi geldi. Olta suda. Adayı dönünce Marathi ile Lipso arasında ciddi kayalıklar var. Arada iyi balık yapar diye düşünürken, malum ses, zaten motordayız. Çabucacık sarıp kepçeyle aldık içeri. 3-4 kg kadar bir yazılı orkinos. Solungaçlarını kesip, baş aşağı su dolu kovaya daldırdım. Kanı boşalsın diye. Kendi tuttuğumuz balıklar, sonra balıkçıların kısmeti en son da Poseidon’un lütfu.. Bugün bereketli birgün. Bu kadar balığı ne yapalım diye düşünüyoruz. İşin kötüsü bütün gün abur cubur atıştırmışız, kimse aç da değil. Karanlık basmadan balıkları hızlı hızlı ayıklayıp, kupezlerden 15-20 tanesini yanımıza aldık. Orkinosun yarısını çiğ balık yaptık. Haniler, diğer kupezler, karagözler ve orkinosun kalanı teknede önce plastik kapaklı kutusuna sonra da buzdolabına. Marathi Arkhi’den daha yakın. Üstünde yerleşim olmayan, eski bir kilise ve terkedilmiş köyü olan küçük bir ada. Güneybatısındaki melteme kapalı koyda, yan yana 3 restaurant var, tekneciler tarafından tanınıyor ve biliniyorlar. En eskisi ve iyisi en sağdaki olan, adı Pandelis. Ama önündeki tonozlar doluydu, karanlıkta iskeleye yanaşmayı göze alamadık. Biraz da denemek için soldakine gittik bu sefer. Onun da bir iskelesi var, bir charter Jeanneau 49 kıçtankara olmuş önüne. Korsan kıyafetli ilginç bir tip servis yapıyor, nitekim iskelede de bir korsan bayrağı var. Biraz bişeyler yiyeceğimizi, kendi tuttuğumuz balıkları pişirip pişirmeyeceklerini sorduk. "Ayıklandıysa yaparım" dedi. Doğrusu balıkları güzel kızartmış, akşamın o ilerlemiş saatinde yağı kızdırmış öyle atmış balıkları tavaya, gayet iyidiler. Karaf beyaz şarap, greek salad, saganaki, fava. Hepsi aynı, idare eder. Toplam 25 Euro. Gece geç saatte, her zamanki gibi kürekle tekneye dönüş. Yattık uyuduk.

29 Eylül 2008 Pazartesi

Türkbükü-Lipsi



Türkbükü-Lipso
Sabah hava gayet güzel. 06.00 gibi Haldun kalkınca ben de uyandım. Motoru çalıştırıp çıktık. Baştan demir kıçtan kara iken, çıkışta ben demiri çekmektense motorla çıkmayı tercih ederim hep. Zincir pervaneye dolanmaz. Neta olarak iki tekne arasından çıkılır, sonra zincirin boşu alınır. Temiz manevradır. Rota 270W. Olta suda, açık deniz geçeceğimiz için, kalamar fly-jet, büyük balık için hazırladığım sistemi kullanıyorum. Daha Gündoğan’ı yeni geçmiştik, Gemi Taşı’na gelmeden çıkrık makinedeki o malum sesle kırmızı alarm durumuna geçtik! Yine bir av, yeni bir av… Yaklaşık 1 kg kadar bir palamutu usulünce tekneye aldık. Belki de bir sürüydüler, biz tekini aldık. Olsun. Seyahat bereketli başladı, hadi bakalım.
Hava gittikçe açtı, bulutlar dağıldı. Uzaktan Leros, Kalimnos daha güneyde Kos gözüküyor belli belirsiz. Rüzgar hafif, deniz batılı, motordayız. Otopilotumuzda sorun var. Hep olan bişey. Bizdeki Autohelm 2000, eski bir elektrikli, pusula ünitesi ayrı biryerde olan, basit bir model. İki yerde sorun çıkartıyor. Elektrik bağlantısı veya hidrolik pistonu tekneye fikse eden bölüm iki kronik hastalığımız, ya biri bozuluyor, ya diğeri… Tekneye olan fiksasyonu bildiğimiz paslanmaz hortum kelepçesiyle sağlıyoruz, arada bir kelepçe kırılıyor. Bu seferki de aynı sorun. Kelepçenin kemeri iyi de mekanizması çalışmıyor daha doğrusu kaydırıyor gibi, kemeri adapte etmek zor iş. Yeni bir kelepçe alıp kemerinden çıkarttık. Eski kemere taktık, sıyırmıyor gibi, mekanizmayı yağlamayı unutmamak lazım. Sıktık, oldu. I did, it happened!
Rota 290-300 batı, motordayız. Motor seyri iyi, boşalmış aküleri şarj ediyoruz, mazotla ilgili derdimiz yok. Uzakta deniz yüzeyinde belirsiz bir cisim gözümüze ilişiyor. Batık bir bot gibi, anlaşılan içinde kimse yok. Yaklaşmaya karar veriyoruz, gri renkli 5-6 metre boyunda, tahtaları eksilmiş bir bot. Alalım almayalım tartışması. Ne işimize yarayacak zaten soruları, sonuçta almıyoruz. Ne doğru bir seçim yaptığımızı zaman gösterecek! Lipso’nun güneydoğusundayız, birçok sığlıklar ve kayalıklar var. Dikkat etmek lazım. Lera Lipso denilen koya giriyoruz. Koyun doğuda olanı çok etkileyici değil. Ortada tepenin üstünde bir karavan uzaktan farkediliyor, sahilde çadırlar ve kampçılar, aradaki koyda bazı tonozlar, sahilde bir yol ve kitaba göre bir taverna mevcut. Gitmedik bilmiyoruz. Batıdaki koy daha hoş 5-6 metreye funda demir. Sahilde çıplaklar kampına ait görüntüler, halbuki limanın girişinde nudizmin yasak olduğu büyük harflerle belirtilmiş!
Balığı ayıklarken, kafasını kestikten hemen sonra denize düşürdüm. Altımızdaki 4 metrelik suda, kafası kopuk bir palamut var! Soyunduk, daldık mecburen. Elimde kafası kesik, içi temizlenmiş balıkla su yüzeyine çıktım... Dışardan bir gören olsa, avlanma becerime hayran olurdu şüphesiz! Takoz kesip, fırına verdik. Yanında roka salata, beyaz şarap. O kadar erken kalkıp, o kadar yol yapınca, üstüne o kadar da güzel yemek olunca hepimizi uyku bastırdı. Uyuduk. Nedense bir terör haliyle uyandım. Bilenler bilir, uykuda yürürüm. Tıpta somnanbulism dedikleri hastalık… Bu sıralarda fare terörü var! Kanımca fare, bir tekne sahibinin başına gelebilecek, MOB ve yangından sonra en kötü şey… Geçen yaz gittiğimiz Levitha adıyla bilinen Yunan Adasında bulaştı bu yeni fobi. Bizdeki Bodrum-Orak Adası misali, bu küçük hayvanlar açısından meşhur bir yer. Biz de 2 gece kalmış, demirlemiştik. Zaten çok sevimli bir ada değil, sahile koltuk almamak için yapmadığımız cambazlık kalmamıştı. O gün bugündür, fare terörü kafamda iyice büyüdü, alladım pulladım, her gece olmasa da arada bir kabusuyla uyanıyorum… Nedense? Etrafa bir koşturdum, baktım fare mare yok. Sakinledim. Millet hafif bir uyanır gibi oldu, ama ben sakinleyince onlar da tekrar yattılar, uykuya devam. Ama ben de kaçtı bir kere! Ne yapacağız? Hemen bir liste yaptım, teknedeki eksikler: Nedir?
1-Tuvalet. Tuvaleti daha yaz başında kendim değiştirmiştim. Yazın, 3 ay sorun çıkarmadı. Şimdi geriye tepiyor. Yolda zeytinyağı döktüm, çamaşır suyu döktüm, pis su tankını tamamen boşalttım, vanasını kapattım… Olmadı da olmadı. Sökmeden olmayacak belli. Buralarda tamir takımını bulamam. Marinayı bekleyecek, mecbur.
2- Irgat. Motoru çok iyi çalışıyor, yeni bakımdan geçti. Atölyede, tamamen dağıtmıştık. Fakat kavaletası sıkışmış. Kavaleta bronz, mil paslanmaz, fener ise alüminyum. Farklı metaller birbirleriyle temas ediyorsa ve ortamda deniz suyu varsa sonuç belli! Bilinen en başarılı yapışkan-Japon dahil- böyle bir bütünlük sağlamaz! WD40 sağolsun, çekiçle, ileri geri, çektirme ile asıldım. Milden çıkarttım hepsini, uygun gresle mili, kavaleta iç yüzeyi ve fener yuvasını yağladım. Güzel çalıştı.
3-Demir feneri. Ampul yok. 20A, 12 V, şaşırtmalı tırnaklı, tek duylu bir ampul. Yedeğim yok. O da bekleyecek.
4-Tekne içine su geliyor ama nereden anlamıyoruz. Su deposunun güvertedeki girişinden olduğunu en son gün Kuşadası’nda belli oldu. Sadece iskeleye yatınca oluyor, depo kapağı solda. Hep soldaki koltukların altında su var. Önce aynı yerdeki tatlı su deposundan sandım. Tadınca hemen anladım kullanma suyu olmadığını. Depo kapağını söktüm, altına gelcoat filler, (elimde o vardı, aslında Sika 395 daha iyi, hem doldurur, hem ıslanınca bozulmaz hem de yapıştırır) fakat gayet sağlam oldu.
5-Bumba bağlantısı kırık. Gökovada kırılmıştı. Zaten orjinali değil. Sağolsun Beneteau, ilk kırıldığında 400 Euro istemişti. Atölyede biz adapte etmiştik, 2 yıl işe yaradı ama yine kırıldı. İplerle yeni civatalarla yaptık bişeyler. İşe yarıyor gibi, şimdilik. Bakalım. O da İstanbul’u bekleyecek mecbur.
6-Genova ikinci gurcata üstünden yırtık ama çok yük binen bir yer değil. Fırsatını bulursam, ben de dikerim. Yapışkanlı bant ve bir dikiş setimiz var. Zamanında çok dikmişliğim var. Ama zaman bulmak sorun bu iş için, hele böyle bir tatilde. İşi bilen bir yelkenciye vermek daha akıl karı. Bu tarz bir iş için yaklaşık 30-40 YTL alıyorlar. Zigzag dikiş olmasına dikkat etmek lazım.Rüzgar 5 kuvvetinde, batılı-karayel esiyor. Koydan demir alıp, limana girmeye karar verdik.
Lipso küçük yerleşimi olan, bir balıkçı adası. Doğası hoş. Görmeye değer. Yazları bile çok popüler değil. Mendireğinde elektrik-su bulmak mümkün, hemen yanda mazot var. Güneyli havalara açık. Kötü tarafı mendireğin altı boş olduğu için, biraz solugan alıyor. Güneyli esiyorsa girişte sancaktaki koy uygun. Girişte solda yeni bir yüzen mendirek yapmışlar. Açıkdenizden gelen, küçük bir yelkenli var, İtalyan bandıralı. Koya girerken yanından geçtik, kötü hissettim, sanki onun hakkını alacakmışız gibi. Çabuk neta olduk, usturmaçalar, kıç halatları, baştan demir, iki yelkenli arasına girdik. Rüzgar sert, iskele kıç omuzluktan esiyor. Önce o tarafı sabitledik. Uzun zincir döşedik liman içine, ama görünen ne sağa ne sola çapariz vermedik gibi. Solumuzdaki teknenin güvertesinde bir kız, elinde kitap, bir yandan okuyarak bir yandan da bizi seyrediyor. İnsan kalkar bir yardım eder, hadi geçtim “hello-mello” der… Hiç istifini bozmadı. Önce anlamadım.
Bir süre sonra, rüzgar iyice üstüne koymaya başladı. Koca tekne -43 feet Dufour Classic- bize doğru ciddi yaslanıyor. Belli ki bir bareboat. Akşam oldu artık, kamaradan bir tip çıktı: MÜJDE! Kaptanımız slip mayosu olan bir Alman! Kesin sorun var, dur bakalım başımıza ne gelecek?Sahneyi şöyle tarif edeyim:
"Afrika Kraliçesinde havuzluğunda bendeniz aynı Humphrey Bogart tavırlarıyla, denizleri aşmış-gelmiş edalarla, kafamda tuz lekeleriyle bir dandik, siyah şapka, Elimde Monte Cristo Cigarillo, gözlerimi kısarak dumanı üflüyorum sert rüzgara-eskiden beri içime çekemem illeti, ama bunu Alman mürettebat bilmiyor- Demirim zıpkın gibi tutmuş ya, kanal denizcilerini küçümseyen gözlerle süzüyorum! "
Neyse bunlar, yani Alman mürettebat, sorunu çözmek için Captain Major’un verdiği emirlerle sağa sola koştular, bazı halatların boşunu aldılar falan ama nafile! Bence sebep belli: Demir tutmamış. Kıçtankara olmuş teknede eğer demir tutmadıysa yapılacak sadece 2 şey vardır. Teknenin kıçını sağa sola çekmek, oradan buradan açmaz almak hiçbir işe yaramaz. Ya çıkıp tekrar demir atacaksın ya da demiri tutmuş ve ikinizi birden tartacak bir başkasına bağlanacaksın. Diğer bütün Büyük Kaptanlarda olduğu gibi amiralimiz, çıkıp tekrar demir atmayı gururuna yediremiyor ya da daha kötüsü beceremiyor ki bu daha da ciddi bir problem! Dur bakalım gece nelere gebe? Görünüşe göre elektrik alamıyoruz. Su yarın sabah, şimdilik ihtiyaç yok zaten. Limandaki tavernalardan birine yemeğe gitmeye karar verdik. Alternatifler rıhtımda Iannis, hemen köşede Calypso ve yukarda Manolis. Biz üstü kapalı taraçası olduğu için Calypso’da karar kıldık. Zaten tekneden çok da uzaklaşmak istemiyoruz. Mezeler fena değil, ana yemek limonlu tavuk, beyaz şarap karaf (yarım litre), caciki, cheese saganaki ve tabi ki greek salad. 4 kişi toplam 35 Euro, makul.
Lipso limanın hemen karşısındaki Bakery’si ile meşhur. Adalarda benim gördüğüm tartışmasız en iyi fırın! Akşam ilginç dizayn banklarında kahve, apple pie, cookie ve metaxa-ama maalesef 3 yıldız!- Gece tekneye döndüğümüzde bizim gestapo şefi, eli belinde hala etrafı kolaçan ediyordu. Hafiften gözgöze geldik ama bir yorum yapmadım. Rüzgar 30 knotlara gelmiş oturmuş. Ama biz sapasağlam duruyoruz. Yattık uyuduk, ama bütün gece çarmıklarda uğultular, mandarlarda şakşakları dinledik.




28 Eylül 2008 Pazar

İassos-Türkbükü

Tuzla-Iassos, Türkbükü
Gürcan Ağabey’in teknesi de oralarda, ertesi sabah saat 11.oo gibi sözleşmişiz. Çocukları Pars ve Ayaz’ı da alıp gelecek. 8-9 yaşlarında iki erkek çocuk, balık tutmak için yanıp tutuşuyorlar. Bir hafta önce Gürcan Ağabey’le beraber, Karaköy’e gittik, takım ve olta yapmak için eksiklerimizi tamamladık. Amaç yelkenle seyrederken arkadan atacağımız uygun takımlar yapmak. Bu tekniğe İngilizcede trolling veya trawling deniyor. Biz de sırtı, seğirtme, kaşık, uzun olta yöreye göre değişen farklı isimlendirmeler mevcut. Saat 9.00 gibi uyanınca, etrafı dolaşalım diye yürüyüşe çıktık. Restaurant’da bir hareket yok. Daha bayram başlamamış, Ramazan devam ediyor. Ama etrafta kahve, bakkal bişeyler bulmak mümkün. Balıkçılar kooperatifinin yanındaki kahveye oturduk. Tost yapıyorlarmış, çay da geldi, keyfimiz yerinde. Yanda bir çekek yeri var. Eski usul elektrik motoru ve kızakla çalışıyorlar. Yerde kalın çelik halatlar, kılavuz açılır-kapanır makaralar, zor iştir. Eskiden beri hoşuma gider seyretmesi. İşin erbabı bir tip vardır. O ayarlar her şeyi, diğerleri karıştığında arap saçına döner her şey. O da karıştırmaz kimseyi zaten. Bakkaldan ufak tefek alışveriş yaptık, 4 yaşında bir kız var, dünya tatlısı adı Meryem. Onunla sohbet ederken tam telefon çaldı, Gürcan Ağabey de geldi. Telefonda ona koya girmemesini söyledim. İçim şimdi rahat, hem o girmedi takılmayacak bir yere, hem de ben takılırsam eğer yedekte tekne var en nihayetinde… Neyse bir sorun olmadı, kollaya kollaya avara olduk. Yelkenle seyir, peşimizde oltalar, rota Iassos. Gürcan Ağabey’in ufaklıklar optimistçi, ciddi yelkenciler… ve de hırslılar. Haliyle küçük çapta bir yarış durumu oldu, güzel de rüzgar esiyor, yaklaşıp yaklaşıp arayı açıyoruz. Bağıra çağıra yol istiyorlar bizden, rüzgarüstü tekneyiz ya )))İassos Güllük Körfezi’nin kuzeydoğusunda küçük sakin bir koy. Girişinde sol taraf (Batı tarafı) işaretli birkaç şamadıra var. Gece girerken dikkat etmek lazım. Kuzeyli havalara kapalı. Girişinde sağda bir kule var, eski taş bir yapı. Sanki bir gözetleme kulesi. Bu tür koylara giren balığı takip etmek için kurulmuş dalyanlardaki takip kulelerine benzettim ben. Ama savunma amaçlı da olabilir tabi. Hemen arkasındaki sırtta zeytinler arasına serpiştirilmiş harabeler, güzel bir duygusu var… Hoşumuza gitti. Sahile yanaşmış büyük balıkçı kayıkları var, 1-2 de motor yat. Hemen yanlarına girdik. Bir iki tane şamandıra var, belli ki tonoz atılmış. Şamandıranın büyüklüğünden, ipinin kalınlığından ve sahilden bayağı açıkta olmasından büyük bir tonoz olduğu belli, bizi tutar… Muhtemel guletler veya benzer büyük motoryatlar için atılmış. Bu gibi limanlarda tonoz almak da, demir atmak da hoşuma gitmez. Tonoz alırsın; senin değil, ipi nasıl, zinciri nasıl bilmezsin… Yok sahibi gelir, -hep de gece gelir mübarek- o saatte tekrar çık başka yere git, sevimsizdir yani… Demir atsan başka dert. Tonoza takarsın, liman suyu zaten berbat, yok çek ırgatla, kurtar, kurtaramazsan dal et dalgıç çağır, sahilde toplanırlar her kafadan bir ses çıkar… Sevmem yani! Burada birkaç saat duracağız, yemek yeyip, 1-2 alışveriş. Sahibi gelirse de çıkarız nasılsa deyip tonozu aldık, upuzun koltuk sahile. Rüzgar da yandan bastırıyor, iyice germek lazım, Haldun’da sağolsun hep hızlı girer bu tür yerlere, baktım olacak gibi değil ip elimi kesmesin diye, ırgatın fenerine 14’lik koltuk halatını. Usulünce koyveriyorum. Bu işin ritmi önemli, yavaş koyverirsen tornistanda girerken, hele de rüzgar sağdan yükleniyorsa sorun olur. Bizim tekne tornistanda-diğer birçok tekne gibi- iskeleye çeker. Eğer kaloma yeteri kadar hızlı verilmezse tekne durur. Demirin zinciri yavaş bırakıldığında da aynı şey olur. Tekne durunca, dümenci tekrar tornistana asılır, daha yüksek devirde. Duran tekne dümen dinlemeyeceği için iskeleye kaçar, hele de sancaktan da gelen rüzgar birazcık sertse… İki tekne arasına kıçtan kara olunacağı zaman önemli bir sorundur bu.. Neyse biz hallettik. Çok dert olmadı.
Sağımızda, biraz ilerimizde, çiftliklerden balık taşıma işinde kullanılan bir balıkçı motoru var. Çipuraları ve levrekleri boylarına göre istifleyip, buz kutularına diziyorlar. Bir dolu adam var mahkeme duvarı gibi suratlar, mermer tezgahta çalışıyor… Eskiden beri nedense, balık ve balıkçılıkla uğraşan herkesin neşeli, hayat dolu tipler olduğunu düşünürdüm. Bunlar değildi. Çiftlik çipurasından olsa gerek! Sahilde su ve elektrik almak mümkün. Bizim akülerin biraz rengi atmış, hafif kararmışlar… Sahil kablosunu çıkardım, upuzun, döşedik kaldırıma, daha sokar sokmaz prize anında sigorta attı! Deniz suyunun girdiği de bozmadığı çok az şey var, elektrik prizi kesinlikle bunlardan biri değil. Sağolasın WD40! Sahil kablosunun ucunda, bendeki priz, vidalı değil. Plastik geçme bir sistem. Piyasada satılan prizlerin vidaları, hemen okside oluyor. Aç açabilirsen. Bu prizi bilmezken onun da kolayını bulmuştuk, prizi alıp civatacıya gider, prizi açmak için kullanılanın aynısından iki tane paslanmaz vida alırdım hemen. Sonra orjinallerini çıkartır, yerine bunları takardım. Bu sistem daha iyi, kendi ekseninde döndürünce zaten elektrik tellerine hemen ulaşıyorsun. Önce biraz zemine vuruyorsun, içindeki su boşalıyor, sonra dayıyorsun WD40’ı, koyuyorsun güneşe, 10 dakikaya hazır! Taktık, tamam. Geliyor ceryan.

Biraz ilerde Ceyar (aynen okunduğu gibi ama Babası kesinlikle Teksas'da petrolcü olan değil bu) Restaurant’a yerleştik. Köfteler fena değil, salata gayet iyi, keza patates tava da, tereyağında karides gayet iyi, kalamar tava hep olduğu gibi, iki kişi bira içti, diğerleri meşrubat 5 yetişkin iki genç, toplam 100 YTL verdik. Çok kötü değil… Gürcan ağabey ve çocuklar olta takımlarını yapmak için sabırsızlanıyorlar. Aslında sistem belli. Açıkdenize uygun bir kamış alıyorsunuz, buna uygun bir makine. Bu önemli Boğaz’da sahilden kullanılan makineler burada işe yaramaz. Kendinden freni olan, çıkrık makinelerden almak lazım. Yelkenle, en az 5-6 mille, bazen daha hızlı seyrediliyor. Makinenin alacağı ip kapasitesi belli, en az 300 mt olmalı. İster Rapala ister başka yapay bir yem olsun, fabrika değerleri sistemin teknenin en az 50-60 metre gerisinden geldiğinde etkili çalıştığını söylüyor. Balık yakalandığında, hele de yelken seyrindeyse tekneyi durdurana kadar bir o kadar daha lazım. Gerekirse dynema gibi taşıma kapasitesi yüksek-kendi ince, ama dayanıklı, zor kopan- 035mm, neredeyse 30-40 kg çekeri var- misina alıp, sonra da takımı hazırlıyorsun. Mantık şu. Balığa yaklaştıkça sistem zayıflamalı. Yani en dayanıklı yeri kamış ve makine, sonra misina, (örneğimizde dyneema), arada fırdöndüler ve en son beden… Eğer balık kopartacaksa ağzına en yakın misinayı koparmalı ki zarar en az olsun. Misal elinde kamış kırılırsa, tüm takımı bırakman gerekecek. Dolayısıyla sistem gittikçe incelecek. Biz 3 fırdöndü kullanıyoruz. Bilyalı, Mustard marka koyu renk olanlardan, tercihen klipsli. Ben iki ayrı sistem kullanıyorum, ara sular denilen koylar, kıyılara yakın yerlerde daha hafif bir sistem. Alba Star 3-4 numara kırmızı aksesuarlı kaşık, önüne kalamar görüntülü plastik 4-5 iğneli çapari sırtı, bir fırdöndüden sonra önüne 4-5 kulaç 0,45 fluorocarbon monofilament misina kullanıyorum. Kaşık veya kalamar görüntüsü veren yalancı yemlerin dezavantajı kendilerinin dalma özelliği yok, halbuki Rapala gibi sahte yemler kendilerinden dalıyorlar. Dalmasını sağlamak için 3-4 bazen daha fazla 200-250 gram kıstırmaç kurşun kullanmak gerekiyor. Bu ciddi ağırlıklar söz konusu olunca ben kurşunları dizmek için çelik tel kullanmayı tercih ediyorum. Her iki ucuna halka yapıp, metal baskı ile sabitliyorum. Bu telin uzunluğu kamıştan kısa olmalı, oltayı toplama sırasında kamış üstüne sararken kolaylık sağlıyor, yoksa tel bir yerden dönünce bükülüyor, uzun süre de düzelmiyor, öyle kalıyor.Gürcan ağabeye aynen tarif ettiğim gibi iki takım yaptım. Mevsim uygun, birşeyler almak gayet mümkün. Balık yakalamanın ilk kuralı oltayı suya atmak. Atmazsanız yakalayamazsınız, bu kesin…

Bu tür detaylarla uğraşırken saat 16.00’yı bulduk. Güzel rüzgar esiyor, batı-karayel gibi. Didim kıyılarına tek seferde çıkmak mümkün değil. Güllük Körfezi’nin altındaki Türkbükü, Gündoğan arasında bir seçim yapacağız, Yalıkavak biraz daha uzak. Türbükü ağır bastı. Bayram daha başlamamış, güzel bir sonbahar günü. Nitekim Türkbükü gayet hoş, Hiç yazın olduğu gibi değil. Yine de girişte alargada büyük 3-4 motoryat var, bir de upuzun bir direk. En az 4 gurcata. Nedense eskiden beri tekne direklerinin uzunluklarını gurcata hesabına göre yapma alışkanlığım var. Sözügeçen tekne en az 30 metrelik bişey! Tabii ki lacivert bordalı… Bilmem anlatabiliyor muyum? Türkbükü mendireğinin içinde yer bulmak sözkonusu değil. Mendireğin dışında, kıçtankara büyük motoryatlar arasına baştan demir kıçtan kara olduk. Hava karanlık, yine tutturamadım mesafeyi. Zincir bitti! Biz de 80 metre zincir var, bir de tekne 10 metre, koltuk halatları 5 metre, biz neresinden baksanız bundan en az 5-6 metre daha uzağız rıhtımdan. Böyle bir durumda yapılacak iki şey var. Birisi tekrar döşediğiniz tüm zinciri alıp dışarı çıkmak, ve tekrar atmak. Diğeri ise-bizim de yaptığımız gibi- olduğumuz yer (ki iki büyük motoryatın arasındayız) rüzgar kalmış, pek sağa-sola gitmiyoruz, zaten usturmaçalar da var, rüzgarüstü tekneye önceden hazırladığım koltuk halatını bağladım, baktım yaslanmıyor, doğru öne Haldun’un yanına gittim. Zincir en sonda vidalı bir kilitle tekneye sabit bağlanıyor, onu söktük. Birçok kaptan bunu tekneye bağlarken nedense penseyle iyice sıkıştırır. Bence hiç gerek yok. Zincir zaten en sona gelmedikçe bu kilide hiç yüklenmez. Zaten kavaletadan geçiyor. Zincirlikte birkaç metre zincir varsa bile bu kilide yük binmez. Halbuki bizimki gibi bir durumda bu kilidi çabucak elle açmak çok kolaylıktır. Kilidi söktük, hemen (14' lük 3 kollu 15-20 metrelik yeter) bir halat izbarço bağladık ucuna, fora… Biraz önce bağladığım rüzgarüstü halatı boşladım, elle tutarak rıhtıma kadar geldik. Usulünce kıçtan bağladık tekneyi!
Yanımızda bir gemici var. İyi bir karakter, bize yeni yaptığı çorbadan ikram etti. Kibarca istemediğimizi söyledik, normal değil ama, gerçekten o gün çok fazla yemiştik. Nalan 5 aylık hamile, O bile istemedi! Yoksa eminim çocukçağızın çorbası gayet başarılıydı. Alacaklarımız var. Sorduk manavı bulduk gayet uygun fiyatlar, hemen her şey mevcut. Market fakat pahalı. Çok abartmadan mütevazı bir alışveriş yaptık. Akşam, koya yayın yapan 1-2 de olsa yeteri kadar ses üreten bar ve "sakin" olmayan müşterilerin önünden sahilde yürüyüş yaptık , dönüşte çorbacıda mola verdik. O da mevsim durağanlığından nasibini almış, çorba soğuktu.

Bütün gece esti. Plan Kuzeye doğru çıkarak, Lotus’u Kuşadası veya İzmir civarına bırakmak. İzmir’den dönüş uçağımız var. 7-8 günde nasılsa yaparız diye düşünüyoruz. 7 günde 100 NM, iddialı bir seyir değil. Eskisi gibi, kısa zamanda çok uzun mesafeler planlamıyoruz artık. Yaşlanıyor muyuz ne?
Eğer hava uygun olursa Güllük’ten çıkıp direkt Lipsi’ye veya Leros’un Kuzeyine rota tutacağız. Yaklaşık 30 NM kadar yol. Gece rüzgarı gözlemek için 1-2 kez kalktım, Haldun’da en az bir o kadar kalktı. En son, saat 4’te kararı sabaha ertelemeye karar verdik. Uyuduk.