21 Temmuz 2010 Çarşamba

Yolculuk



Bu sene yine "leyleği havada gördük"... Şimdiden bu yaz, tekneye 4. gidişimiz. Kış sonunda yaptığımız teknik seferleri saymıyoruz, onlar "tatil" için değildi! iş seyahatiydi hepsiii... ))
Sanıyorum kış gelmeden bir bu kadar daha olur... Umarım.
Bu seferin amacı uzun zamandır Türkiye'ye gelmeyen ablam Nuray'larla beraber bir seyahat yapmak. Bodrum tarafından Yunan adalarına geçmeyi istiyoruz...
Teknenin geçtiğimiz hafta elektrik-aküler ve şarj cihazları ile yaşadığı nahoş sorunlar çözüldü. Levent Kaptan ve ekibi tekneyi bu sabah salimen, Milta Marina'ya bıraktılar... Lotus II bizi bekliyor!
Uçak erken, dolayısıyla geleneksel olanın aksine daha akşam olmadan Bodrum'a vardık. Yerleşme vs sonrasında karnımızı doyurmak için, önce Sünger Pizza! Yine yer yok, daha doğrusu çok bekelemek lazım. Biraz ilerdeki Liman Köftecisinde, içerde klimalı ortamda uygun bir masa ayarlayınca keyfimiz yerine geldi...
Maç da varmış, mecburen seyrettik!! ))
Ufak tefek bişeyler tedarik edip, tekneye yollandık. Çocukların uykusu geldi.Onlar hemen yattılar. Önce redresörün montajıyla uğraştım biraz, bir şekilde 220V gelmiyor, tesisata. Ben de direkt çektim halletim. Hemen elektrik basmaya başladı. Redresör iyi, keyfim yerine geldi güverteye çıktım tam yayılacağım! Bir şeyler ters, bu teknede ama ne? Bakınıyorum bakınıyorum, garipliğin ne olduğunu bir türlü bulamıyorum...
Sonunda çözdüm! Bot yok!!! Levent Kaptan ve ekibi botu anlaşılan, Karacasöğüt'te iskeleye bağlı unutmuşlar. Yandık, planladığımız seyahati bot ve motoru olmadan yapmamız çok zor. Neyse, du bakalım, sabah ola hayrola...

20 Temmuz 2010 Salı

Montaj

Yeni gelen akülerin boyları farklı olacağından montajları için Levent Kaptan (Baktır) ile konuştum. Hem lojistik hem işin uzaktan kumanda ile tarifini becerebilecek tek ekip onda var. Elektrikçisi Ayhan'ı zaten tanıyorum. Geçen seferden gayet güzel anlaşmış, birçok işimizi halletmişlerdi sağolsunlar. (Bkz. Önceki Bölümler-02 Temmuz 2010)Bu sefer marangozluk birşeyler de gerekebilir, bölmenin ayarlanması açısından... Önce bir fizibilite yapılmalı, eğer olmayacak gibiyse, gönlüm elvermiyor ama, Istanbul'dan bulduğum piyasaya göre oldukça ucuz aynı boyda 200A aküyü yolayacağım.
Neyse zamana karşı bir yarış, Ayhan tekneye gitti, "bu bölmenin altı boş, istersen orayı traşlar yerleştiririz" dedi. Akücü aküleri temin etti, kargo, teslimi, şu-bu derken 4 adet traksiyon aküsünü oraya yerleştirdiler.
Sonradan gidip baktığımda harika bir iş çıkartmış olduklarını gördüm, sevindim...
Redresörü Melih Ağabey, söküp Istanbul'a getirmişti. İthalatçı firma Linetech ile görüştüm, hatayı incelemek için fabrikasına gönderdiler, bize de mağduriyetimize istinaden, daha ileri model Mobitronic bir redresörü, çok az farkla maliyetine verdiler.
Bütün bu işler bittikten sonra, orjinal plana sadık kalmak amacıyla, tekneyi Bodrum'a getirmek için yine Levent Kaptan ve ekibinden yardım istedik. Onu da gayet güzel halletmişler sağolsunlar...

16 Temmuz 2010 Cuma

Akü

-Alo Mehmet?
-Evet??
-Buzdolabı çalışmıyor!!
-Nasıl çalışmaz? Daha yeni oradaydık bir sorunu yoktu...
-Valla bilmiyorum, bir sigortası falan var mı?
-Bildiğim kadarıyla yok. Panodaki düğmesi sigortası onun. Devreyi redresör üstünden alıyor, bir de rölesi var, tam kompresörün altında, bir bak bakalım...
-Ok
-Sonra beni mutlaka ara. Merak ettim...
diye başlayan, Melih Ağabey'le olan konuşmalarımız, neredeyse tüm haftasonu sürdü )))

Sonuç olarak, hem buradan Erol Ağabey'in tele konferansla katılması, hem sağolsun Karacasöğüt'lü tanıdıkların (Bayram Efe, Osman) ve onların bulduğu elektrikçi (Nurettin) sayesinde redresörün bozulduğu, aynı anda alternatörün de gümlediği, buna bağlı olarak günlerdir şarjda kalmayan tenvirat akülerinin çöp olduğunu tespit ettik...
Yapılacak iş belli! Aküleri değiştireceğiz, redresörü söküp tekrar buraya firmaya getireceğiz, bize sorunu söyleyecekler,...vs. vs. Tekne Istanbul'da olsa çok kolay da, orada o işleri kime yaptıracağız? Mesele bu!
Akülerle ilgili yazılacak çok şey var. Bu konuyla ilgili yazılmış detaylı bir dokümana http://www.gezginkorsan.org/forum/index.php/topic,840.0.html ve http://www.gezginkorsan.org/forum/index.php/topic,2086.0.html den ulaşmak mümkün.
Biz genelde bakımlı, kurşun-asit sulu ve mutlaka göstergeli akü tercih ediyoruz. Göstergesine yukardan bakılabilecek geniş, havadar bir yere konması lazım. Altlarında mutlaka asit taşmasına karşı plastik bir kap, kutu ya da hiç olmadı bir kalın naylon olmasında yarar var.
Jel aküler hem daha pahalı hem şarj ile ilgili sorunlar yaşanıyor. Sulu ve bakımlı akü olması tercihi istenirse bomi (asidite ve densite) ile ölçüm yapabilme kolaylığını sağlıyor.
İster jel ister sulu olsun akülerin ömrünü kısaltan en önemli unsur, uzun süre boş kalmaları. Paneldeki voltmetreden, ampermetreden ve DC charge göstergelerinden arada bir durumlarını gözetlemek ve kapasitede düşüklük varsa ya redresörle sahil cereyanından ya da motor ile desteklemek gerekiyor. Boş kalmış aküleri 3-5 gün o vaziyette tutmak demek, akülerin çöp olması anlamına geliyor!
Piyasada satılan akülerin büyük kısmı marş aküsü yani starter aküler. Motor çalıştırmakta kullanılan, kısa sürede büyük amperlerde akım sağlayan, devamlı kullanıma aslında pek uygun olmayan aküler. Traksiyoner aküler diye geçen grup ise daha büyük, deşarj edilmeye daha uygun olan ürünler. Aslında golf arabaları veya forkliftler gibi elektrikle yürütülen aletlerde devamlı akım vermek için planlanmışlar. Teknede buzdolabı çalıştırmak, aydınlatma ve benzeri tekne içi elektrik kullanımını için idealler. Ancak daha pahalılar ve daha önemlisi daha büyükler. Kalem pil gibi dikine yerleştiriliyorlar, dolayısıyla derinliği fazla olan bölmelere ihtiyaç duyuyorlar.
Bizim teknedeki akülerin bulunduğu bölmenin yüksekliği 30 cm kadar. Genel starter aküler için iyi ancak traksiyon grubunu kurtarmıyor. Ben de teknede olmadığım için birisini yollayıp bu işi yaptırmam lazım ama kim?

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Çökertme-Karacasöğüt



Arılar basmadan, iskeleden ayrılıp bir yerlerde hem kahvaltı hem de deniz molası için durmak istiyoruz. Çökertme'nin batı koyu bu iş için ideal. Ancak demirde birkaç tekne var... Zaten kısa kalacağız kıçtankara ile uğraşmak istemedim, güzel güzel yanaşmış teknelerin arasında alargada kalmak istemedim o yüzden tekrar dışarı çıktım...
Tam çıkarken kalan teknelerden, bir tanesinin silueti gözüme ilişti. Bu Kayıtsız III! Özkan Gülkaynak demek burada tutuyor teknesini.
Dünyayı dolaşan gezgin Türklerin hemen tamamnının Gökova'ya gelip demirlemesi, sadece bir tesadüf olamaz sanırım! Kendimize de pay çıkarttık, teknesini Karacasöğüt'te bağlamış bir tekneci olarak, bizim bu güzellikleri anlamamız için dünya seyahati yapmamıza gerek kalmadı gibilerinden )))
Çökertme'nin hemen batısında, haritalarda Kargılı koyu olarak bilinen yere geldik. (Bu civarda "Kargı" ile ilgili amma çok koy ismi olduğunu şaşırarak takip ediyoruz)
Koyun doğuusunda, kumsalın önüne yalnız başımıza demirledik. Kimseler yok! Mükellef bir kahvaltı ve Ömer Deniz'in de bizzat katıldığı deniz sefası sonrasında, Nilgün'ü yine Bodrumlu Gönüllüler yararına düzenlediği organizasyonlar depreşmiş olacak ki kumsalda çöp toplama işine giriştik. Çok da berbat değil aslında, kısa sürede halloldu. Bu iş insana kendisini çok iyi hissetmesini sağlayan bir aktivite.
Rüzgar fazla da şiddetlenmeden demir alıp, doğuya, Karacasöğüt'e rota tutuyoruz. Erafımızda birkaç yelkenli daha var. Ama anlaşılan onlar motorda. Rüzgar fena değil. Ekip de hevesli... Balon basmaya karar veriyoruz! Uzun uzun hazırlık yaptık. ne demişler "uzun hazırlık-kısa manevra; kısa hazırlık-uzun manevra" )))
gayet başarılı bastık, zıpkın gibi oldu. Motoru stop edince de keyfimiz yerine geldi. Yelkenle harika seyrediyoruz... Fotoğraflar falan, teknemiz süper!
Boş duranı kimse sevmezmiş mantığı ile, temizlemeye giriştik.
Biraz aşağıda kalınca, bir de rüzgar Gökova içlerine girdikçe zayıflayınca, motoru çalıştırdık. Longoz (bir başka Kargılı)'da yüzme ve dondurma molası. Hava sıcaklığı gittikçe kendini hissettirmeye başladı.
Fazla oyalanmadan Karacasöğüt yolları... Cep telefonum bir şekilde bloke olduğu için iskeledekileri arayamadım. Yer yok. yandaki iskeleye aborda olduk. İskele Restaurant sevimli, iskelesini de yenilemişler.
Ayhan'lar birkaç gün daha teknede kalmayı düşünüyorlar. Bizim için hiç sakıncası yok, tersine memnun oluruz. Bence bir tekne kullanıldıkça güzelleşiyor..
Akşam yarı final maçı var, Almanya-İspanya. Almanya favori ama nedense biz İspanya'yı tutuyoruz. Yine mazlumun yanında olma durumu sanırım.
Gece geç saatte gidip Orhaniye'den Mercedes'i almamız lazım ama ben çok yorgunum ve erken kalkacağız. Sağolsun, Ferhat organize etti.
Ertesi sabah bu iş bize kötü bir anı olarak kaydolacak gerçi ama malum "her seçim bir vazgeçiştir" )))

6 Temmuz 2010 Salı

Karaada-Çökertme



Knidos'u en az hasarla döndük ya artık buradan Karacasöğüt'e tamamen kolayına bir seyir var bizi bekleyen...
İhbarlar, genelde meltem mevsiminde hep olduğu gibi, Gökova Körfezi içinde batıda sert batılı, doğusuna girdikçe azalacak tipten olacağını söylüyor. Deniz ve kara etkisi...
Kalan 40 mili ikiye bölmeyi düşünüyoruz. Çökertme uygun bir ara durak. İskelesi var, (elektriklerimiz 2 gündür sadece motorla şarj olabildiği kadar oldular) elektriği-suyu var, en önemlisi iskelenin yanında kumsalı var!
Karaada'da demirlediğimiz yer (Poyraz Limanı), gece geçirmek için ideal olmakla beraber, eminim ki birazdan günübirlik "dım-tıss" tekneleri ile dolup taşmaya başlayacak...
Onun için çok da oyalanmadan kahvaltımızı edip, ayrılalım diye düşünüyoruz.
Önce sepet! Sepeti dipten çekerken küçük küçük pırıltıları uzaktan farketmenin keyfi hemen hemen hiç bir balıkçılık olayında yoktur diyebilirim. Bişeyler yakalanmıştır, ama o mesafeden ne olduğunu kestirebilmek mümkün değildir. Merakla bekler insan. O sefer de öyle oldu...
Sepetin diğer avlanma usullerine kıyasla iyi tarafı yakalanan balıkların fiziken çok az zarar görmeleri. Küçük veya uygun olmayan balıkları çıkartıp atmak gayet mümkün, yem olarak kullanılacaksa veya benzer istenilen saate kadar canlı tutma diğer bir avantajı.
Bugünkü kısmetimiz, karagöz, melanur, sarpa, kupez ve sokkanlardan oluşan 25-30 parça... Gayet keyifli ))) Akşama çorbalık nevalemiz tamam!
Kahvaltı sonrası deniz sefasını birazcık uzatınca, etrafımız günübirlik tekneler ve müşterileriyle çepeçevre sarıldı. Bir de bu teknelerin kaptanları, bizim bildiğimizden çok farklı bir mantıkta demir atıyorlar.
Demir alırken takıldı tabii, bayağı bir uğraştım...
Neyse kurtulduk bir şekilde ve açık denize çıktık. Ege'nin kalbinden kopup gelen meltem, yelkenlerimizi şişirdi ve bizi önüne katarak Gökova'nın derin maviliğine doğru sürüklemeye başladı...
Oltalar arkamızda, keyfimiz yerinde güzel bir geniş apaz seyirle Orak Adası, Yıldız Adası sancakta kalacak şekilde, Kisse Bükü, Mazı ve Kargılı'yı geçerek Çökertme'ye geldik.
Yolda boş durmayıp piyanları tamamladık. Çökertme'de yüzer iskelelerde sallanacağımızı düşünerek elastik süspansiyonları yerleştirdim.
Erken geldik, erken akşam yemeği düşünüyoruz. Koyun girişinde mayna yelken, kafadan sert bastırıyor rüzgar, Nalan dümende, zıpkın gibi girdi ama botçular bir enteresan! Tonoz almak bir olay oldu, altındaki 25 HP motoruyla koyu haraca kestiğini düşünen bu botçuların sanki 20 yıldır tekneciymiş gibi etrafta ukalalık edip ahkam kesmelerine sinir oluyorum!
Neyse yine tuttum sinirimi bişey demedim, onlar da anladılar sonradan geldiler özür falan dilediler, neyse...
Keyfimizi kaçırmaya değmez. Rose Mary her zamanki gibi, senelerdir hizmet veriyor. Ama doğrusu sahibi Mahir Bey'in tarzını çok tutmam, mümkün meretebe minimal ilişki içinde olunması gerek adamlar grubundadır bana göre.
Tam düşündüğüm gibi gayet Egeli bir yemeğe Istanbul usulu hesap ödedikten sonra teknemize geri döndük. Akşam deniz sefasından sonra, arıların istilasına karşı kahve tüttürdük, Nalan'ın Grand Marnier likörüyle hazırladığı asıl doğumgünü pastasını lüplettik, yanımıza yanaşmış Fransızlarla sohbet ettik, teknenin ufak tefek işlerini hallettik.
Yüzer iskele ciddi sallıyor, esneticiler olmasa kesin koparacağız bişeyleri...
Geceye doğru kaldı allahtan. Azaldı sallantımız.
Yattık huzurla uyuduk.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Palamutbükü-Karaada (Bodrum)

Rüzgar bütün gece esti. Knidos'u düşünerek uyuyamadım bir süre, teknede çoluk-çocuk sert bir denize girecek bir ekip değiliz hiç. Serdar'ın da benzer endişeleri var. Daha önceden, meteoroloji tahmin sitelerinden yaptığımız incelemelerde, Pazartesi sabahının burnu dönmek için en uygun gün olduğunu tespit etmiştik... Ama hepsi tahmin işte ))Bakacağız.
Alarmları altıya kurmuştuk güye.. Ama Serdar'ın dürtmesiyle uyandım! Bu adamın iş ciddiyetine hayranım...
Benimki ya çalmamış, ya da hiç duymamışım. Neyse.
Dışarı çıktık hala üfürüyor. Limandan 2-3 teknenin demir alıp çıktığını bir kısmının batıya döndüğünü söyledi. İhbarlara göre bulunduğumuz yer o coğrafyada en çok esen yer. Güya batıya veya doğuya doğru gitsek azalacak, öğle saatleri de nispeten şimdi olduğundan daha az esecekmiş! Biraz kafa karıştırıcı tahminler ama, dur bakalım...
Burna kadar 15-17 mil yolumuz var, nasılsa saçak altı gideceğiz, baktık dönemiyoruz, geri döneriz dedik.
Önce Serdar çıkacak, bizim üstümüze bağlı. Yandan sert rüzgar bastırıyor. Rüzgarüstü açmazı son saniyeye kadar boş vermedik, fazla da çapariz olmadan çıktı kurtuldu.
Be sahile atladım birer ikişer koltukları boşluyorum. Kıçımızı rüzgarüstünde tutan koltuğu dablin yapıp tekneye geldim. Ayhan ve Nalan ırgatta...
Bu gibi durumlarda, zaten dar olan yerlerde, tekneyi rüzgarüstüne bastıracağının bilinciyle, yavaş yavaş ırgatın boşunu alarak çıkmam hiç! Dayanır tam yol motorla çıkarım. Teknelerden kurtulduktan sonra açıkta zincirin boşunu almak kolaydır...
Sol elimde açmazın çıması, sağ elimde gaz kolu, hazır mısınız diye seslendim. Evet cevabıyla gaza yüklenip, bir yandan da açmazı fora ederek daracık park yerimizden kurtulduk.
Tam "oh be" diyecektim ki önden "demir takıldı, gelmiyor" sesleri ile irkildim. Hah korktuğumuz başımıza geldi. Birisinin çapasını alıyoruz yukarı ama acaba kim, aşağısı arapsaçı gibi!
Botu tekrar öne çektim, bota atladım, bizim demiri su yüzeyine kadar vira edebildik allahtan, gelen zincirin altından bir kısa kalın halat, bir ucu koç boynuzunda-bir ucu babada. Gelen zincir askıda kalınca, bizim demiri mayna ettik, aşağıya düşünce kurtuldu, halatın koç boynuzundaki ucunu fora, tüm çaparizden kurtul!
Dolayısıyla çıkmamız bayağı uzun sürdü, neyse. Yoldayız artık.
Rüzgar kafadan geliyor. Motordayız.
Doğan güneş kuzeyimizdeki dik yarları renkten renge boyuyor. Antik çağın en ilginç medeniyetlerinden birisinin liman şehri, Knidos'a doğru rota tutuyoruz.
Akdeniz ile Ege'nin birleştiği noktadaki bu burun ve koyları hem coğrafi olarak, hem de tarihi olarak eskiden beri etkilenmişimdir hep.
Yine öyle oldu...
İskelenin yanına demir attık, Serdar da geldi bizim üstümüze bağlandı. Deniz sefası, ufak tefek işler derken, bir karara varmamız lazım. Suda maske-palet dalan Serdar, ufak ufak tarıyorsun, haberin olsun deyince. Dur demir tazeleyelim dedim. Onlar Bodrum'a doğru devam edecekler, vaktimiz dar, bize müsade biz yollanalım deyince itiraz etmedik. Önce çıktılar.
Onlar gidince, demire binen yük azaldı, taramıyoruz artık ama istim üstündeyim.
Hemen solumuzdaki Hallberg-Rassy tangır-tungur sürüklenip demir tarayınca ben iyice ifrit oldum. Bir daha Poseidon'a baktık. Değişiklik yok, cidden de Knidos'a geleli beri rüzgar azaldı nispeten.
Galiba bu sefer doğru tutturdular deyip, yola çıkmaya karar verdik. Herkese durumu anlattık, "maksimum önlem-minimum kaza" ümidiyle yola revan olduk!
Burunda denizler cidden çok hafifti. Kolaylıkla geçtik.
2 saat kadar sonra rüzgar çıktı. Yelken bastık. Sonra motoru kapadık. Günlerden sonra yelkenle fışır-fışır gitmenin keyfindeyiz...
Yarım saat kadar sonra, Serdar aradı. "Biz Kos'un doğu burnunu dönüyoruz burada şiddetli hava var" diye uyardı...
Bodrum'un doğusu korunaklı koyları rota tutmuşum. En yakını Karaada Poyraz Limanı. Bu arada tekne 8-9 milllerde yukarı doğru uçarcasına gidiyor, ne kadar yol alırsak işimiz o kadar kolaylaşır mantığındayım.
İleride havayı gördük... Bize doğru gayet hızlı bir şekilde geldi ve bir tokat gibi çarptı. Tekne ful arma olmasına rağmen, dümen dinliyor, henüz...
İçerde Ömer Deniz'i oyalayan Nalan'ı çağırdım, dümene o geçti.
Genova neyse de anayelkene camadan çok da vurmak istemiyorum eğer çok gerekli değilse... Sarma halatı kötü durumda, eğer bir koparsa yandık demektir.
Neyse yeterli olmayınca, her iki yelkeni de küçücük yaptım. Yine de süratimiz düşmedi, ama tekne çok rahatladı. Teknenin bayılması azaldı, içerde ayakta durulabilir hale geldi.
1 saat kadar sonra Poyraz Limanında, günübirlik "dım-tıss" tekneleri arasında bir yere demir atıp, herkes denize kavuşunca keyfimiz iyice yerine geldi.
Su pırıl pırıl. Demiirin zinciriyle oynaşan karagözler, ispariler, sivriburunlar, melanurları kameraya almak istedik ama su altı kamerasının şarjı bittiği için beceremedik maalesef...
Akşamüstü günübirlikçiler çekildi, koyda alargada tek bir gulet kaldı. Biz de olduğumuz yerdeki demirimiz üstünde dönerek, daha güvenli olarak uzun koltukla kıçtankara yaptık.
Güneş batmadan önce sepeti süsleyip atmayı ihmal etmedim.
Tüm gece harika bir gökyüzü altında, yıldızları ve güzellikleri konuşurken, Müyesser hanım (Nalan'ın annesi) olaya amgasını vuran sözünü söyledi: "Tatil şimdi başladı!"

4 Temmuz 2010 Pazar

Datça-Palamutbükü



Kıçtankara olduğumuz ponton, özellikle şehrin ana caddesi olunca, sabaha kadar çeşitli diyaloglar ve fikir alışverişleri sebebiyle pek de kolay uyuyamadık doğrusu.
Bu tür yerlere baştankara giren, uzakyolcuları hep takdir etmişimdir...
Sabah erkenden uyandık. Gördüğüm en berrak suya sahip "liman" olmasına rağmen, tekneye çıkmanın zorluğunu falan düşününce, uyanmak için hemen suya atlamaya üşendim vazgeçtim.
Mustafa'lar saat 10.15 gibi taksiyle gidecekler. Bakkaldan eksiklerimizi aldık, küçük bir cafeye konuşlandık. Serdar'ların katılımıyla iyice büyüdü grup...
Çok da geç olmadan yola koyulup, hava durumundaki değişikliklerine göre hareket edeceğiz. Hayıt Bükü, Palamut Bükü veya Knidos alternatifler arasında...
Yolda karar vereceğiz.
Nalan'ın okul arkadaşı katılımıyla, palamar çözüp-demir alarak Datça'dan ayrıldık.
İnce burnun hemen altında yalancı boğaz denilen yere 7 metreye demirledik. Su Datça'ya göre daha sıcak.
Sahilde Ömer Deniz için uygun küçük birkaç kumsal var.
Deniz sefası bitince, Ayhan Emre ve yan tekneden Serdar'ın da yardımlarıyla eski genovayı indirip, yerine yedek genovayı çektik. Bunun hem formu, hem büyüklüğğü bizim tekne için daha uygun.
Biz bu işleri yaparken, etrafımız motoryatlar ve güünübirllik tekneler ile sarılmıştı bile. Hemen kısa bir serinleme molası alarak, demir topladık ve bu küçük şirin koydan ayrıldık.
Rota Batı...
Önceleri dümdüz denizde motorla seyrediyoruz. Sonra saat 14.30 gibi birden batıdan hava başlıyor. 10 dk içinde gittikçe hızlanıyor ve 25 knotlara ulaşıyor...
Çok da fazla devam edip zorllanmamak için palamut Bükü'ne rota çeviriyoruz.
Liman küçük. Bağlama ile uğraşan sahildekiler, birçok charter teknesi daha geleceğini söyleyerek bizi dar bir yere alıyorlar. Dümen palamız değdi değecek... Kıçtan 6 tane falan koltuk alarak, teknenin kıçını hiç oynamayacak hale getirdim. Bu sayede dümen dibe oturmayacak bir boşlukta sabitlenmiş vaziyette... Tüm gece orada durur mu emin değilim. Bakacağız...
Hemen yanımızdaki mendireğin arkası iri çakıllı bir kumsal. Ömer Deniz'in en bayıldığı yeni aktivitesi, "avucuna sığacak büyüklükte taşları denize atmak". Kum kum kumsalları o kadar da çok sevmiyor, en azından şimdilik... Ama eminim yakında kürek-kova aktiviteleri başlayınca bu seçimler değişecek ))
Akşam yemeği erken. Hemen yanımızdaki Alev'in mutfağından da ciddi destek gelince, mükellef bir sofra oluşturuldu bile.
Elif Akçalı'yı yolcu ettikten sonra, köye çıktık. En son geldiğim 4 sene öncesine göre palamut Bükü de değişimden nasibini almış... Heryer lokanta, restaurant ve yemek yerleriyle dolu. Melih Ağabey'ler bir hafta önce geldiklerinde konakladıkları Jardin de Semra'nın gayet hoş bir ortamı ve iyi yemekleri olduğunu söylemişti.
Bu kadar masa ve sandalyenin nasıl olup da doldurulduğuna aklım ermedi doğrusu...
Emre ile "her limanda bir bileklik" turumuz devam ediyor. Pastaneden sabah için poğaça, dondurma ve su.
Sabah erken kalkma planıyla alarmları kurduk ve yattık.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Orhaniye-Datça

Marina yaşantısını oldum olası sevmişimdir. Çeşit çeşit yelkenci var, kimisi ıssız koylardan hoşlanır (o tamam, ben de seviyorum), kimisi koyda 1-2 tekne demirde durmuyorsa orada uyuyamaz, kimisi de marinaları tercih eder...
Yani yalnızlık falan değil benim meselem, ama Marinalar yelkenci yaşantısını birebir yansıttığı için, daha bir çok seviyorum galiba. Bir tarz meselesi sanırım!
Velhasıl yine güzel duygularla dolu, Martı Marina'nın pontonlarında dolaşarak kahvaltıya gittik erkenden. Sonra havuz ve çok da fazla yayılmadan, alışverişi falan tamamlayıp, yola çıkacağız.
Serdarlar şanzıman arızasını birgün önce geç saatte tamamlayıp, yola hazır olduklarını söylemişlerdi zaten. Sabah erkenden gelip Martı'dan mazot ikmali yapacaklar, beraberce batıya doğru yollanmayı planlıyoruz.
Ama ekip kalabalık olunca hareketli olunsa dahi, biraz atalet oluyor malum...
Alışveriş, marina işleri, arabayı yerleştirme, mazot alma, Levent Kaptan'a teşekkür ziyareti falan derken çıkmamız 12'yi buldu.
Rota batı. Rüzgar hafif, motora kuvvet gdiyoruz. Herkes kendi halinde, güvertede güneşlenenler, bir kenarda sohbet edenler, tavla oynayanlar, durmaksızın aşağıdaki buzdolabından birilerine içecek servisi yapanlar... Tam bir "plastik gulet" durumundayız.
Her iki oltayı da arkadan attım, biri derinden biri yüzeyden geliyor. Otopilota aldım, kokpitte tavla oynayan Ayhan-Emre ikilisine sistemin nasıl çalıştığını öğrettikten sonra arada bir kalkıp etrafı kolaçan etmelerini sıkı sıkı tembih ettim...
Nalan ile Bahar vardavela ağlarını örüyorlar. Ben de yardım ediyor arada kritik ediyorum. Serdarlar yaklaşık 1 mil ilerimizde, yarım yolla gidiyorlar.
Birden o meşhum sesle, hep beraber irkildik. Herkes yaptığı işi bırakıp kokpite yöneldi, Emre-zaten seyahatin başından beri ne yapacağını kafasına kazınmış- "BALIIIKK" diye bağırmaya başladı, Ayhan bir hışım kalktığı yerden doğrularak oltayı eline almaya çalışıyor, teknenin en başından koşturarak zamamnında yetiştim ve buna engel oldum!
Çıkrık makineyle donatılan sistemlerde, balık en çok ilk yakalandığında kaçar. Eğer debriyajı uygun sıkılmamışsa, ilk hamlesiyle beraber oltayı koparması çok sık karşılaşılan bir durumdur. Bu yüzden olta ile ilgilenmeyip, tekneyi en kısa zamanda durdurmak asıl yapılması gerekendir.
Tekne durunca arkaya dönüp baktım. Suya aksini veren bir sığlığın üstünden geçmişiz! Önce oltayı dibe taktığımızı düşündüm. Buradan hiç olmadı onlarca kez geçmiştim ve açık denizin ortasında böyle işaretsiz bir sığlık olduğunu hiç farketmemişim! Acaba diyerek oltayı elime alınca, ilk silkinmesini duyunca, yüzüme yayılan gülümseme tüm ekibi de heyecanlandırdı...
Hayvanı görünce, kakıçla falan uğraşmadan hemen bota atladım. Botu arkadan çekmenin bir de bu yararı var ))
Yaklaşık 2 kilo kadar bir Lahoz! Herkesin tebrikleri ve sevinci ile akşam yemeğinde yerini almak üzere tekneye teşrif buyurdular.



Yola devam...
Aktur'u geçtikten sonra, kafadan gelen rüzgarın sertlemesiyle hızımız düştü. Serdar'lar hala yavaş devam ediyorlar, hızlarını artırmalarını tavsiye ederek, öne geçtim.
Mehmet Ağabey'leri (Ünsalan)cepten arayarak haber verdim. Gerçi bir sergi hazırlığında oldukları için oldukça yoğunlar ama onlarla Datça'da mutlaka görüşmek istiyoruz.
Limana saat 18.00 gibi girdik. Birkaç girilecek yer kalmış. Kooperatif tarafına demirledik, yine uzun dümen, yine pasarella sorunsalı! Bir şekilde halloldu.
Elektrik aldık. Suya ihtiyaç yok şimdilik...
Yine maç: Bu sefer hepimizin favorisi Arjantin kötü durumda. Her taraf zaten fanatik Alman seyircilerle dolu. Biz hepimiz, biraz da mağdurun yanında olma refleksiyle Arjantin'i tutuyoruz ama nafile! Kaybettik.
Serdarların da gelip bağlanmasıyla, ekip tamamlandı. Şimdi zaman, gidip denize girme zamanı. Deniz tipk Datça denizi buz gibi. Ama asıl süpriz kumsalın hemen yanındaki tatlı su göleti. O kadar sıcak ki herkes birer ikişer atlayıp çocuklar gbi şenlenmekten kendisini alamadı!
Vakitlice tekneye dönüp, akşam yemeği için hazırlanacağız, balığımızı pişirmesi için bir restaurant ile anlaşmıştık zaten. Bu akşam toplu doğumgünü... Büyük bir kutlama olacak. Yemekler güzeldi, balığı güzel pişirmişler, serviste eksikler vardı, olur o kadar dedik ama hiç birimiz-aslında mekan sahibi olmayan, yerine bakan-bir işletmecinin müşterisiyle herkesin önünde bu kadar seviyesiz ve mantıksız konuşacağını tahmin etmemişti sanırım. Aramızda en sakin adamı bile çılgına çeviren ifadeleriyle -adını vermekten hiç çekinmiyorum-Küçük Ev Restaurant ve Atilla Bey'i fazlasıyla anarak mekanı terkettik.
Sahilde çay içerken buluştuğumuz Mehmet Ağabey'lere olayları anlatmamız da bizi sakinleştirmedi. İlginç duygularla karışık, yattık uyuduk.

2 Temmuz 2010 Cuma

Bencik-Orhaniye (Martı Marina)

Arılar istila etmeden, daha denize girip yüzümüzü yıkamadan demir alıp, Bencik'ten ayrıldık.
Ayrılmadan önce mutlaka yapılması gereken iş, tabi ki kalkar kalkmaz sepete bakmak! Bazen unuturum lanet olasıca şeyi. Neyse bu sefer olmadı. Çektik paslı tel parçasını güverteye ve bingooo! Yaklaşık 15 tane sokkan teşrif etmiş, buyurmuşlar. Usulünce "sokulmadan" çıkarttık hayvanları. Bir sonraki menüyü bekleyecekler mecbur...
Bu akşam ekibin son kalan kısmı, Ankara'dan arabayla gelecek... Onları Martı Marina'dan almayı planladık.
Istanbulluoğulları ve Müyesser Özdemir'in de katılımıyla istiap haddini biraz aşıp, teknede toplam 12 kişi olacağız... Salondaki masayı indirince orada güzel bir yatak ortaya çıkıyor. Birkaç kişi dışarda yatar diye düşünüyoruz. Normalde sığışmamız lazım, zaten yabancı yok, ama yine de ilk defa tekneye gelen ekibi rahat ettirmemiz lazım, yoksa bir daha gelmezler ))
Kargı adası olarak bilinen, Selimiye Koyuna dönmeden köşedeki küçük koyda demirleyip, suya coztladık. Sonradan buraya damlayan günübirlik teknedeki çığırtkandan isminin Maden olduğunu öğrendiğimiz bu koyu, denize girmek için oldum olası sevmişimdir...
Güzel bir kahvaltının ardından deniz sefası ve kumsaldaki makroskopik kirliliğe yönelik, "çöp toplama" aksiyonuna, teknenin bordasını temizleyerek devam ettik...
Günümüz çok hamarat başladı bakalım nasıl devam edecek? )))
Gerçi Ayhan'ın arabada sorun çıkmış, sabah düşündükleri kadar erken çıkamamışlar ama yine de çok geç olmadan Marina'ya girmeyi istiyorum. Levent (Baktır) ile konuştum, birkaç ufak elektrik işi için birisini ayarlayacağını söyledi.
Velhasıl Marina'da geçici teknelerin yanaştığı bir yere kıçtankara ettik. Çöpleri boşaltmamızı takiben, ekip havuza seyrederken ben Nomad'a yolandım. Ayhan, sağolsun büyük iş çıkartarak hem teybi taktı-artık hem IPod hem USB'den müzik çalabilen bu aparatlara teyp mi demek emin değilim?- hem de buzdolabının timer'ına bağlı röleyi yaptı. İkisi de tıkır tıkır...
Bu arada Levent ile Rüya'nın yeni teknelerini ziyaret ettim, acayip iş çıkartmışlar. 1970 model saç bir tekene eskisini alıp bu hale getirmek ancak Levent'in işi...
Bizim tekneyi de gördü-gezdi beğendi. Bir iki husus konusunda onun da fikirlerini aldım.
Teknenin sintinesi şusu busu derken, saat bayağı ilerledi, daha fazla oyalanmadan havuz kenarına yayılmış ekibe dahil oldum. Su çok iyi geldi... Pıtınını ile biraz oynaştım, TV'deki maça bakarak biraz atıştırdık hep beraber.
Akşam Mistral'de yemekteyiz. Anlaşılan Istanbullular düşündüklerinden çok geç çıkabildiler, ancak gece yarısı burada olacaklar.
Pontonlarda dolaşıp teknelere baktık. Nalan ile -yeni bir tekne almış olmamıza rağmen- vazgeçmediğimiz bir alışkanlığımız bu bizim... Olayı yeni ayakkabı almış birisinin vitrinlere bakmaya devam etmesi gibi değerlendirmemek lazım, teknecilik farklı bir uğraş. Kaldı ki özellikle uzakyolcuların teknelerinde hiç akla gelmeyecek çok pratik uygulamalar gözlemlemek mümkün... Martı Marina bu açıdan ve coğrafyası dolayısıyla zaten hep sevdiğimiz bir yer!
Gecenin geç saatinde ekip geldi. Kokpitte biraz hasret giderdikten sonra, yapılan plana göre, herkes köşesine çekildi.
Huzurla uyuduk...

1 Temmuz 2010 Perşembe

Bozburun-Bencik

Sabah ben çok erken kalktım. Hemen Gül Kafe'nin önündeki, küçük tahta masaya oturdum. Kaptan kendisine de bir çay aldı geldi, oturduk, sohbet ettik.
Seyir defterini karaladım biraz. Yapılacaklar listesini gözden geçirdim...
İkinci bir çıkrık var, kolu arızalı onu da yaptırabilirsem bir tornacıda arkamızdan iki makine çekeriz, şansımız artar... ))
Celal Özdemir ve sonra Nihal uyandılar. Öte beri almaya gittiler. Köy domatesi bulmuşlar, çok eksiğimiz yok: Birgün önceden bıraktığımız çamaşırlarımızı aldık, bir de kaptandan "eski" bir sepet alınca liste tamam oldu...
Gül Kafe'de bize kahvaltı hazırlamışlar. Oturuduk, güzel bir kahvaltı ettik. Koyun tamortasında birgün önceden gelip demirleyen çift direkli modern bir uskuna var! Yaklaşık 40 metre, 8-9 gurcatalı. Muhtemel bir komodor falan. Hepimiz hayran olduk tekneye...
Alışverişe ben Emre ve Mustafa botla gitmeye karar verdik. Tam liman içine girdik ki Atilla Ağabey (Esperanza) demirini takmış, yandaki guletle ceberleşiyor. Biraz ucundan tuttuk, el verdik, kurtuldular... Emre'ye "hakkını alması" için tekneye yanaşmasını işaret ettim, altta kalmadılar, sağolsunlar hemen çıkartıp verdiler. Biz de iyi dileklerimizle onları yolcu ettik...
Öte beriyi alıp, demir alıp çıktık Bozburun'dan. Hemen yandaki sığlığı geçip, içerdeki koya bir göz attık. Kalabalık. Bozburun civarında hem görüntü hem de doğal kirlilik yaratan balık çiftlikleri taşınmış.
Zeytin Ada'nın uzun yıllardır girmediğimiz iç koylarına gittik. 10 metreye funda demir. Ama sahil çok hoş değilmiş yakından, kumsal sanmıştık yanılmışız.
Tam yanaşırken eksik olmasın, suya düştüm yine! "Düşmez kalkmaz bir Allah" diye avutuyorum ama nafile, karizma gitti bir kere )) Bakalım nasıl toparlayacağız?
Mustafa'nın botla mücadelesi önce kürek çekmek olarak başladı, sonra benzin bitti, sonra motor boğuldu, sonra dengesini kaybetti ve bir botla bir denizcinin başına gelebilecek her türlü aksilik oldu! Bir serencem, bin nasihat durumu...
Bu arada Serdar'ı aradım. Aksilikler bir dolu. Şanzımanı arızalanmış, yelkenle zar zor Selimiye iskeleye geri dönmüşler. Tesadüf motor ustaları da oralarda bir yerdeymiş, akşam gelip bakacak. tespitte bulunacak. "Şimdilik burada gayrimenkul vaziyetteyiz" dedi... Gelişmeleri haberdar edeceğini söyleyerek ayrıldı, meraktayım ben de.
Deniz sefası bitince ve Ömer Deniz uyuyunca, demir alıp yola koyulduk. Ada Boğazı'nı geçip, sahili takip ederek önce Atabol kayası'nı döndük ve Hisarönü'ne girdik. Arkadan gelen rüzgarla güzel bir seyir ve Bencik'e geldik.
Düşündüğümüzün aksine çok kalabalık değildi. Kıçtan kara yine Emre'nin becerikliği ile tam zamanında ve tam olması gerektiği gibi...
Bencik'te arılar haricinde hava ve su nefis.
Altımızda bir dolu balıklar oynaşıyor. Oltayı attık, tutamayınca, bu sefer sepeti süsleyip-püsleyip sallandırdık. Bakalım sabah kısmetimize neler varmış?
Akşam olunca arılar çekildiler, harika bir akşam yemeğini akiben yattık uyuduk.

30 Haziran 2010 Çarşamba

Adaboğazı-Bozburun

Bu akşam Mustafa, Bahar ve Celal Özdemir Istanbul'dan gelecekler. Onları almak için en uygun yerin yine Bozburun olduğuna karar verdik. Araba Selimiye'de, akşamüstü erken yanaşırsak bir dolmuş ile zaten yol üstü Selimiye'den arabayı alır, Havaş ile Marmaris'e gelecek ekibi toparlar Bozburun'a döneriz diye düşündük..
Öyle de yaptık.
Ama önce güzel bir tekne hazırlığı...
Büyük teknelerin bence tek kötü tarafı "yanaşmaları" veya "bağlanma ücretleri" değil, kesinlikle...
Asıl zor olan TEMİZLİKLERİ!!
Yeni Lotus, boy olarak eskisinden sadece 3-4 metre büyük olmasına rağmen, yüzey olarak 2 katı, volüm olarak 3 katı fazla! 4 kişi canla başla temizledik, sildik, topladık. Neredeyse 2-3 saat sürdü... Bu da tam bir temizlik değildi! Sezonluk temizlik olacak olsa, kesin çok daha uzun sürer eminim...
Ama tekne pıspırıl oldu.
Ağır misafirleri "ağırlamaya" hazır artık ))
O yorgunluğun üstüne deniz sefası ve kahve sonrasında üzerimizdeki bıkkınlığı silkeledik ve 2 gündür bağlı kaldığımız yerden demir alıp çıktık. Yelken seyriyle Bozburun'a geldik. Liman içi yine kalabalık, kesin bir takım demirler dipte halvet olmuşlardır bile ))
Hemen Hidayet Kaptan'a bir telefon (Gül Kafe-0252 4562660). Rıhtımdaki piyadenin yanı müsaitmiş, tarif etti geldik. Uzun demir serip kıçtankara olduk, yine "uzun" dümen palası meselesi... Tam yanaşamadık, ama hallederiz bir şekilde.
Hemen sağımızdan elektrik-su almak mümkün. Kaptan'dan biraz takviye yaptık. Tekneyi toparlıyoruz, orayı burayı derliyorum, sahilden bir ses: "Ben sizi tanıyorum!" dedi ve gitti...
Kimdir diye sordum kaptana, "ser veririm, sır vermem" deyince olay daha da bir acayipleşti... Bu sırada iki de süpriz misafirimizle karşılaştık. Esperanza'dan Atilla Ağabey ve Noyan Bakır. Buyur ettik, teknemizi gezdiler, teveccühlerini belirttiler, hoş-beş sohbet sırasında, biraz önce sahilden seslenen "tanınmayan" kişinin aslında bir GeKo olduğunu öğrendiğimiz Cem Korsan da katıldı... Foruma girer, okur ama hiç yazmazmış.
Hep diyorum, "birbirini çok iyi tanıyan ama hiç görmemişler klubü" burası diye, ama anlatamıyorum kimseye. Yani o kadar yol geldikten sonra tanıdık-ama tanışılmamış birisiyle görüşmek insanı farklı şekilde duygulandırıyor!
Olayımızı dinledi, ben sizi Selimiye'ye bırakırım dedi. Ailecek zaten Çeto'ya uğramayı düşünüyorlarmış, nasıl teşekkür etsek azdır...
Hep beraber yola düzüldük, Çeto da Yunus Reis'e kavuşmuş olmanın huzuruyla, ağzı kulaklarındaydı. Vakitlice ayrıldık, Selimiye'den pazar işlerini hallettik. Bir kova ve bir de hamak aldık! Sonra Marmaris'ten elektrik eksikleri temin ettik. Mustafa'ları terminalden aldık, aynı yolu tangır-tungur geri geldik.
Bozburun'a geldiğimizde hava kararmıştı, coğrafyayı göremediler ama bizi harika bir yemek bekliyordu! Nalan ve Nihal mükemmel bir sofra donatmışlardı... Keyfimiz yerine geldi, tüm yol yorgunluğunu unuttu herkes...
Yattık uyuduk.

29 Haziran 2010 Salı

Söğüt-Ada Boğazı



Ertesi sabah harika bir havayla uyandık. Bu sefer, hava ve iklim açısından harika geçiyor. Kuzeyde Istanbul ve Marmara'da ciddi fırtına ve yağış var ancak bu taraflar henüz etkilenmiş gözükmüyor...
Normalde "kuzeyde yağmur-güneyde rüzgar" kuralı henüz bu yaz geçerli değil anlaşılan. Zaten anlamadığımız bir şekilde havalar da tüm yurtta bir değişik devam ediyor, bir türlü bildiğimiz yaz gelmedi.
Octopus Restaurant'ın sahilinden denize girip, güzel tesislerinde duş-banyo aldık. Memnun kaldık. Çok da geç olmadan Bozburun tarafına geçeceğiz...
Aradaki Boğaz'dan geçiş var mı emin değilim, Serdar olmadığından emin olunca üstelemedim. Zeytin Ada'yı dolaşıp, Ada Boğaz'ına geldik. Sert rüzgar esmesine rağmen, 3 metreye funda demir...
Serdar da üstümüze bağlandı. İyi duruyoruz gibi...
Su harika, çok berrak... Deniz sefasından ve balık tutma girişimlerinin sonuçsuz kalmasından sonra ağ örme işine giriştik. Güzel oluyor...
Alev Selimiye'yi çok merak ediyor, daha fazla oralarda oyalanmayıp Burnu dönmeye ve Hisarönü'ne rota tutmaya karar veriyorlar. Onları uğurluyoruz.
Etraf çok da kalabalıklaşmadan kendimize daha az rüzgar alan, kuytu bir köşe arıyoruz. Emre'nin "zıpkın" gibi hareketleri ile tekneyi yerine, tabir caizse "çakıyoruz"! Bu çocuk bu işi öğrendi...
Akşam yemeği için balık projesi, gelen balıkçının ultra fiyat çekmesi sonucu erteleniyor, mecburen...
Yine makarnadayız. Şarap ve cigarillo yanındaki rutin apetizer.
Erkenden yattık uyuduk.

28 Haziran 2010 Pazartesi

Selimiye-Söğüt

Bir gece daha kalınca, bağlanma ücretini yeniden verdik haliyle, 40 TL...
Tekne çok büyüdü ama fiyatlar-Allahtan-aynı oranda artmadı! En azından Selimiye Muhtarlığının, daha büyük tekne alımını desteklediğini düşünüyoruzz.. ))
Denizden faydalandık biraz daha, vakitlice ayrılıp, Batıya doğru rota tutacağız.
Serdar'lar dün gece Bozukkale'de kaldılar. Burnu dönüp bu tarafa geçecekler.
Bu akşam bizim evliklik yıldönümümüz... Hep beraber buluşup, bir yerlerde yemek yeriz diye düşünüyoruz.
Selimiye çıkışta, önce Sığ Limanı, sonra teker teker Adaları pas geçtik, Dirsek yine kalabalık. Serdar arayıp Oğlan Boğuldu'da demirlediklerini suyun çok güzel olduğunu söyledi. Bunun üzerine yola devam etmeye karar veriyoruz.
Oğlan Boğuldu denilen yer, Yeşilova'nın güneyinde çok sert olmayan batılı rüzgarlara kapalı bir yer. Hava Lodos'tan, bu havada rahat rahat durulur... Zaten birkaç saat, yüzme molası vereceğiz.
Sağda solda başka tekneler de var, kıçtan uzun koltuk almış Serdar'ın üstünde manevra ederken, gaz kolu sıkıştı. En sevmediğim iştir bu tip arızalar, neyse bir şekilde hallettik, demir atmadan üstüne bağlandık.
Su harika, şnorkelle daldık, kalamarların resitalini izledik... Harikaydı!
Güneş alçalıyor. Bu akşam Söğüt'te Octopus Restaurant'da duracağız.
Vakitlice ayrıldık, havanın güneyli olmasından istifade pek bilmediğim güney kıyılarını izleyerek, Söğüt'e vardık.
İki tekne yanyana seyretmek zevkli oluyor.
Muhammed'in yerini (DenizKızı) pas geçip Octopus'a vardık.
İskelede tonoz halatı veren adamla yanlış anlaşma sonucu karaya oturduk! 15 ton tekne tornistanla kıpırdamayınca, hani normal prosedür "bumbaya çıkın, yana yatırın tekneyi" falan gibi uygulamaların ne kadar anlamsız olacağını farkettim!
Serdar kıçtan asılıyor, Restaurant sahibi de-belli ki tecrübeli bu konuda-dıştan takma 25 beygirle kafadan yüklenince bizim "şişman" kız kurtuldu takıldığı yerden.
İskeledeki son yeri kaptık, Serdar'lar üstümüze bağlandı.
İskeledekilerin hemen tamamı charter, çoğu da yabancı.
Restaurant'da bize dışarda masa yaptılar, güzel mezeler, güzel servis makul bir hesap ödedik, biraz maça baktık ve çıktık.
Gece maç bitince herkes teknelerine çekildi, elimde gırcalalar ile piyan yapıyor, oyalanıyorum. Bir yandan da keyif sigarası yaktım, fakat solumuzda biraz ilerde demirde bir tekneden gelen gürültü dayanılır gibi değil.
Restaurant sahiplerine ikazda bulundum, onlar da uygun lisanla teknedekileri uyardılar, ses kesildi...
Yattık uyuduk...

27 Haziran 2010 Pazar

Selimiye-II

Sabah kalkınca, bağlandığımız yeri ve Selimiye'yi gündüz gözüyle görünce kızlar çok beğendiler. Bir gece daha kalmaya karar verdik... Nasılsa hiç acelemiz yok.
Bu tarz zamana bağlı olmaksızın planlanan ve yapılan tekne seyahatlerini çok seviyorumm.. ))
Sabah kalkar kalkmaz, Ömer Deniz'e bir deniz sefası için hemen karşımızdaki küçükten bir kumsala gittik. Gayet hoştu...
Adam denize girince, saat kaç olursa olsun, acayip uyku bastırıyor. Dönüp yatırdık...
Mustafa'lar 3 gün içinde gelecekler, ailenin geri kalanı da Cuma...
12 kişi nasıl diye endişe ediyorlar ama bana göre sığmamız lazım... Bakacağız!
Selimiye'den eksiklerimizi tamamladık, fesleğen, tavla ve öte-beri. Suyumuzu doldurduk.
Akşamüstü,Çeto'ya geçtik. Harika bir ahtapot (yine) ve yanında kılıç ile keyfimiz yerine geldi.
Gece geç saatte, Arjantin'in maçı var. Biraz seyrettik, Emre ile "her limanda bir bileklik" geleneğimizi tamamladık, yattık uyuduk...

26 Haziran 2010 Cumartesi

Selimiye

Sabah erkenden kalktım. Emre'yi de kaldırdım.
Serdar uyandı ama kızlar uyuyorlar, kahvaltı tekliflerini kibarca reddedip vakitlice yola koyulduk.
Marmaris içinde Tansaş'ta alışveriş...
Arabamız "düldül" ile tangır-tungur yol ile Selimiye...
Lotus koyun tam ortasında, mağrur ve yalnız salınıyor...
Çeto çardakta, kucaklaştık, hasret giderdik.
Atilla Ağabey de (Esperanza) henüz gelmiş, hemen yandaki mendireğe, kıçtankara etmiş. Teknede değildi, selam bıraktım.
Buzdolapçı Hasan Usta gelince, hep beraber açıktaki tekneye geçtik. Emre tekneyi keşfeder, her yerini ankat ederken, biz motordan tahriğini alan sistemi yaptık, gazı bastık. Elektrikte bir gariplik var ama çözemedik, bana anlattı... Şimdilik direkt alacağız. Bu sistem, arabalardaki klimalar mantığı ile çalışan bir sistem, motor çalıştırınca bir kompresör buzdolabına ciddi gaz basıyor, kısa sürede deep freeze gibi oluyor buzdolabı, çok daha az elektriğe ihtiyaç var ve çok yararlı...
Çeto geldi, bizi aldı, iskelede kendimize yer bulduk, akşam gelecekler için kıçtankara olmakta yarar var.
Yaklaşık 20 metreye atılmış, 100 metreye yakın zinciri topladım. Rüzgar yandan basıyor, Emre ile iskeledeki görevlinin de yardımlarıyla zıpkın gibi girdik.
Arabayı ve eşyaları almaya Girit'e gittik. Çeto'dan aperatif balık çorbası. Atilla Ağabey, Utku Ağabey ve birkaç korsan daha vardı, lafladık...
Akşam arabayla tekrar Dalaman yolu, Nalan-Nihal ve Ömer Deniz'i aldık.
Herkes acayip aç. Yolda, Toprakana'yı ıskalamışız, benzer bir su başında oturup güzel bir yemek yedik...
Gece geç saatte tekrar Selimiye'ye vardık.
Bir şekilde tekneye yerleştik, yattık uyuduk.

25 Haziran 2010 Cuma

Yolculuk

Lotus Selimiye'de, alargada.
Bir önceki hafta Melih Ağabey, Mustafa ağabey (Çam) ile beraber Karacasöğüt'ten alıp, Selimye'ye getirmiş, Çeto'nun mekanın önüne demirlemişlerdi.
Asıl planda tekneyi Martı Marina'da karaya almayı düşünüyorduk ancak son yaptığımız seferde altı temiz çıkınca, şimdilik erteleme kararı almıştık.
Serdar'lar ile buluşup, biz Emre (Istanbulluoğlu) ile bir gün önceden gideceğiz.
Nalan, Ömer Deniz ve Nihal sonradan gelecekler.
Cumartesi yapılacak çok iş var, ustalar gelecek falan... Bir dolu iş, nasıl gözümde büyüyor anlatamam. Dolayısıyla Emre'nin gelmesi çok iyi oldu.
Serdar bizi Sabiha Gökçen'e bırakacak, biz de karşılığında, Dalaman'daki arabamızla, "düldül" ile, onları Yalancı Boğaz'a bırakacağız.
Onlar burnu dönüp kuzeye çıkacaklar, bizimle beraber bir hafta Hisarönü'nde oyalandıktan sonra Knidos'u geçip Bodrum ve Gökova yapacağız... Bakalım.
Geceyarısı yolda ikmaldi, yemekti derken Yalancı Boğaz'a geç geldik, yorgunuz diyerekten, hiç tekrar arabaya binip Selimiye'ye geçmedik. Serdar'larda kaldık. Sağolsunlar bizi çok güzel ağırladılar...

21 Mart 2010 Pazar

Balon

Tüm gece, o moralsizlikle kendimizi rakıya vurmuş olmamıza rağmen yine de sabah erkenden kalktık. Erol Ağabey bir önceki gün gelen Usta ile aynı fikirde değil, "subabı eğmiş olamayız, o kadar zorlamadık ki... Sorunu farkeder etmez hep elle kontrol ettik" diye düşünüyor...
Dur şunu bir daha deneyelim dedi, Istanbul'dan bulduğumuz bir Perkinsçi usta da senteye ancak öyle alınacağını söyledi, ancak bir trik daha verdi. Volan, ön gergisinin altındaki kaması saat 12'yi gösterir iken senteye gelir diye ekledi!!! Ahanda!!!
Bir de öyle deneyelim diye giriştik. Gerçekten de volanın sentesidir diye düşündüğümüz yerden farklı-yaklaşık 180 derece ilerde-bir yerde, işareti bulduk, kayışı yerleştirdik...
Elle çevir!
Oldu mu?
OLDUUUU...

Bir anda çocuklar gibi sevindik, hemen motoru toplamaya giriştik, önce mazot pompasını ayarla, onun işaretleri var ama iki tane, ikisini de denedik. İkinci de tutturduk. Bas marşa, mazotun havasını al, öksürük-tıksırık günlerdir yatan "koca" makina, teknenin içini dolduran büyük bir gürültüyle çalıştı )))

Erol Ağabey, ayağa kalktı, bir sigara yaktı ve yerlere saçılmış alet edavat takımlarına baktı ve: "Toplayın burayı, eğer hemen yelkene çıkıp balon basmazsak hakkımı helal etmem" dedi...
Emir büyük yerden... hemen işe giriştik, bu arada sağolsun Ömer yağ ve motor katkılarını da tatbik etti.
Etrafı neta edip, tonozu çözdük.
Koyun çıkışında hafif meltemle yelken yapıp yükseldik.
Herkesin keyfi yerinde.
Biralar açıldı ve uygun rotaya girince, "balon maynaaa!!"....
Rengarenk şişko yelken bir çocuk gibi neşeyle patladı ve rüzgarla kucaklaştı...
Koya kadar öyle girdik.
Serdar'lar 18.00 gibi çıkacaklar. Arabayı onlar teslim edecek havalimanına, onları yolcu ettik. Biz birgün daha kalıyoruz, Ferit'ler zaten acil bir durum sebebiyle birgün önce gitmişlerdi. Timuçin, Ömer, Erol Ağabey ve ben Tuncer ağabeylerle beraber Melek'in yerinde güzel bir akşam yemeği yedik.
Ama artık makinemiz olmuş, o iskelede durur muyuz hiç?
Hemen palamar çözüp gece gece tekrar yola koyulduk. Rota Okluk!
Değirmen Ada'yı geçer geçmez bir MOB manevrası )))
Bu sefer düşen sadece bir kişi değil, tüm kimlikleri, ruhsatları, cep telefonu, parası-puluyla tüm bir karakter! Tabi karizması azıcık çizilmiş vaziyette salimen aldık tekneye...
Gece yattık, başka bir aksiyon olmadan huzurla uyuduk.

20 Mart 2010 Cumartesi

Sente



Bu kelimeyi o güne kadar sadece 1-2 kez duymuştum... )))
Şimdiki aklım olsaydı, anlatanı can kulağı ile dinler, sorularımdan bıkana kadar bildiği ne varsa konuyla ilgili, hepsini öğrenmeye çalışırdım.

Kısaca anlatmaya çalışayım: 60HP Prima-Perkins makineler, birçok başka örneği gibi triger kayışı ile çalışıyor. Sisteme mazot püskürten pompa, silindirleri aşağı yukarı hareket ettiren egzantrik ve şaftı döndüren krank mili (volan) bir uyum içinde dönmek durumunda. Bunları bu uyum içinde dönmesini sağlayan triger kayışında eğer ufacık bir atlama olursa uyum bozuluyor, sistem iptal oluyor. Makineyi çalıştırmak artık mümkün değil...
Bu uyuma "sente" deniyor...

Bir önceki gün her birşeyi elden geçirip, makine tek tıkla çalışacak hale gelince, gönül rahatlığı ile gevşeyip sağda-soldaki detay işleri kurcalamaya başlamıştık. Hatta Hakan bir ara, elinde anahtar iskeleye bağlı diğer teknelerde "tamir edilecek" sorun var mı diye aramaya gitmişti...

Neyse, uzatmayalım. Sağolsun Ömer'in taa İstanbul'dan taşıdığı katkılar ve motor bakım ürünlerini kullanmak için sabah marşa bastık. Tık yok!!
Buyrun buradan yakın ))

Aküler bitmiş olamaz, marş motoru sağlam gibi, hemen aklımıza sentenin kaçmış olacağı, kayışın atlaması olasılığı geldi. Bu aşamada kesinlikle zorlamamak lazım, elle volanı çevirdik. Yarım tur kadar dönüp bir yerde mekanik bir sesle takılıyor...

Durum kötü. Sente kaçmış, ne kayışın ne de dişlilerin üzerinde hiç işaret yok, tekrar senteye getirmek imkansız gibi. Enjektörlerin tekini söküp pistonun durumunu görme çabası, yerlerine kaynadıkları için başarısız oldu. Kayışın dişlerini önce sağa sonra sola, 1'er, 2'şer atlatmak da işe yaramadı.
Senteye almak için bir tilkilik var ama acaba ne?
Üst kapağı söküp, egzantriği çıkarttık. Üstündeki bir saplaması kırılmış, tamiri için torna tezgahına gitmesi lazım. Marmaris Sanayi yolları göründü yine...

Getirip taktık ama sorun o değil anlaşılan. Bir türlü bulamıyoruz...
Erol Ağabey'in morali bozuk. Gidip gidip istiharete yatıyor düşünüyor.
Perkins'in manuelini internetten indirmek başarısız oldu, Perkins ustalarından telefon ile pek yararlı bişeyler elde edemedik.
Nalburu bile olmayan Karacasöğüt'ün ortasında birden gayrimenkul olduk!

Akşamüstü, Hakan iskelede rastlaştığı bir çırak ile geldi. Perkins'i biliyormuş. Gerçekten egzantriği, volanı nasıl fikse edeceğimizi gösterdi. Hatta ustası da geldi (Fahri Usta). Belli ki işini bilen bir grup. Elle çevirdik yine olmuyor...
Usta "eğmişsiniz subabın kolunu" dedi ve çıktı gitti...

Eyvah ki ne eyvah!!

19 Mart 2010 Cuma

Tamirat

"Hadi kalk, şu şanzımanı takalım artık" sesiyle uyandım...
Saat sabahın 06.30'u...
Henüz kargaların ne yaptığını bilmiyorum, ama horozlar sabah vokallerine henüz başlamışlar. Erol Ağabey'in adetidir, oldum olası salonda yatar ve en erken uyanır.
Uyanınca tabi beni de kaldırdı, ama bunun sebebi bana itiyacı olduğu için değil, motorun "tam üstünde" yatıyor olmam!
47 Jeanneau'nun bir özeliği var...
Tekneye biner binmez farketmiştik...
Alışık olduğumuz usullerden farklı olarak, motor salonun tam ortasında oturma grubunun altında. Masanın mutfak tarafındaki koltuğu bir mekanizma ile kaldırınca motora 4 bir yandan ulaşmak ve "girişmek" mümkün...
Önde ve arkada uyuyanları kaldırmamamaya çalışarak bir yandan alet edavatı salona yığıyorum, bir yandan da Erol ağabey'in istediği, Istanbul'dan getirdiğimiz hangi parçanın hangi çantada olduğunu hatırlamaya çalışıyorum...
O gürültüye dayanamayanlar birer ikişer kalkındı ve sabahın daha 7'si olmadan koca teknenin salonu küçük bir atölyeye dönüşüverdi bile...
Şanzımanı taktık...
Buzdolabı kompresörünü söktük,
Ön takım ve kayışları çıkarttık triger kayışını kontrol ettik...
Devridaime baktık...
Devridaim pompasını söktük...
Redresörü taktık...

Marşa bastık, tıkır tıkır çalışıyor makine... ))
İşini tamamlamış adamların huzuruyla, oturup soluklandık. Kahvaltıya kalmadan teknenin büyük oranda işi bitmişti neredeyse...

Ya da biz öyle zannediyorduk.
Meğer yanılmışız...

Her iş bitip ortalık saknleyince, Ben ve Cumhur arabayla Marmaris'e geçtik. Alınacak öteberi, alışveriş ve eksikleri tamamlıyoruz. Akşama 3 kişi daha gelecek...
Ömer, Serdar ve Kaan. Ekip büyüyor ))

18 Mart 2010 Perşembe

Tamir Seferi!




-Bu iş olmaz!!!
-Neden öyle diyorsun Erol Abii?
-Olm, görmüyor musun? Bu kadar eşyayı uçağa almayacakları bir kenara, sırf tek bir binek Toyota'ya 5 kişi+demonte bir elektrikli tuvalet+25 kilo alet takımı+4 sırt çantası ve bir şanzımanla sığamayız zatenn!!
-Yapma yaa??
-Hadi onları geçtim, bu şanzımanı kim topladı?
-Rıza...
-Ehhh. Bu flanşı bunun kesin kırılır, uçağa vereceksin. Onlar atacak orada. Bu incecik bir alüminyum. Kırılırsa da yenisini falan hayatta bulamayız...
-Peki na'apcaz?
-Hmmmm...
-...
-Anahtar takımın var mı burada?
-ooooo!! İstemediğin kadar
-)))

Bu diyalogla başlayan ve tam bir heyecan fırtınası gibi geçeceğini hiçbirimizin, o aşamada tahmin edemediği, basit bir haftasonu seyahatiydi aslında.

Erol Ağabey'in mekanik şefi olduğu, başyardımcısı "ikinci gurcata" Hakan (Irıklı), malzeme tedarikçisi Ömer (Kırcal), chef de cuisine Kaan (Paray) ve genel koordinatörden benden oluşan gruba, son dakikada yardımcı olarak Ferit-Cumhur Öztürk ile Timuçin eklenince başlı başına korkutucu bir kuvvet olduk...
Serdar (İyibudar) zaten kendi teknesine gidiyordu, size her daim yardım ederim dediğinde daha da rahatlamıştık...
Ama 3 haftadır tespit ettiğimiz eksikleri, malzemeleri ve tamir edilen o kadar malzemeyi önce arabaya koyup, sonra uçağa bindirmemiz ve kazasız belasız Karacasöğüt'e ulaştırmamız gerekiyordu...
Karacasöğüt, kış ortasında nalburu bile olmayan bir lokalizasyonda olduğu için, her tür detayı düşünmemiz ve hiç bir nüansı gözden kaçırmamaız gerekiyordu.
Toplam 9 kişiydik ve 3 tam günümüz vardı...
Rıza Usta, Ateş ağabeyin de yardımları ile hafta içi gitmiş ve şanzımanı söküp toparlamıştı. Erol Ağabey'in direktifleri ile, onu salonun ortasında, Nalan'ın ve Ömer Deniz'in şaşkın bakışları arasında söktük. Ufaklık, tüm halıya yayılmış o kadar mekanik aksamın aslında oyuncak olmadığını tabi ki de anlamıyordu...
Söküm işlemi tamamlanınca, bu sefer içinden çıkan transmisyon yağını nasıl boşaltacağımız sorunu çıktı. Tuvalete dökerek çözdük...
Ferit, Cumhur ve Timüçin de gelince, ortalığa saçılmış bir dolu ıvır-zıvırı sırt çantalarına doldurduk. Arka koltukta 70-70 cm'lik demonta elektirkli tuvaletin (sağolasın Taner) büyük yer kaplamasına aldırmadan, 5 kişi tepeleme 1995 model Toyota Corolla'ya sığıştık...
Ki bence bu seyahatte aşılması en zor aşamaydı ))
İkinci zor aşama o malzemeleri iki güvenlik kapısından geçirmek sonra da uçağa almak olacaktı.
Kapıda bekleyen güvenlik görevlilerine durumu anlattık, hazırlıklıydılar... Güya!
Ama önce redresörü sonra 125 parça tamir takımını sonra da dağıtılmış ve yağı boşaltılmış şanzımandan sonra demonte elektrikli tuvaleti taşıyla beraber kutusunda X-Ray'de görünce artık dayanamayıp gülmeye başladılar!
O aşamayı da geçtikten sonra nispeten rahatladık. Artık kabine girerken elimde taşıdığım çantanın içindeki redresörü kimseye açıklayamacağımın bilinciyle, "boştur o" dedim. Hostes fazla üstelemedi, sağ-salim uçtuk...

24 Şubat 2010 Çarşamba

Satın Alma

"Closing" günümüz ticaret jargonunda, bir pazarlığı sonlandırmak için kullanılıyor. Amiyane tabirle, işi bitirmek...

Detaylarına girmeyeceğim, Demir Ağabey hem denizi ve tekneciliği biliyor olması hem de uzun yıllardır ticaretin bizzat içinde yer alıyor olması sebebiyle, bizim açımızdan kolay olmayan bir süreçti...

Rahmetli ananemin bir lafı vardır...
"Haklı olmak değil, mutlu olmak önemlidir" derdi bu gibi durumlar için.

Teknecilik en nihayetinde bir hobi. İnsanın zevki için kendisini maddi olarak zora sokacak bir projeye girmemesi gerektiğini düşünürüm hep. Bir yandan da çocukluğumdan beri sadakatla devam eden hem benim hem de ailem dahil çevremdeki birçok sevdiğim için artık neredeyse "vazgeçilmez" hale gelmiş bu uğraş için de bazı bedellerin ödenmesi gerekiyor tabi.

Bir aşamadan sonra "üzümün çöpü, armudun sapı" hesaplamayıp, gözü karartmak gerekiyor.
Gerçekten de bir süre sonra, bu tarz detayların ne nafile olduğu, esası belirlemediğini anlıyor insan...

Sonuç olarak Bağlama Kütüğü Ruhsatını alıp cebimize koyunca, artık teknenin güvertesinde bir Cubana tüttürmenin zamanı gelmişti! Sağolasın Taner ;)

18 Şubat 2010 Perşembe

Yolculuk...

Tekneyle ilgili uzun müzakereler ve gidip gelmeler sonucunda bir şekilde, bir müşterekte birleştik. Tekneyi üstümüze almak için 19 Şubat günü, Marmaris'e geçmeye karar verdik. Erol Ağabey, sağolsun kırmadı, O'nun emektar Toyota ile gideceğiz. Son dakikada Taner (Özer) de işini ayarlayabildi, üç kafadar beraberce aşağıya ineceğiz.

Daha tekneyi almadık ama, eksik listesinden bir dolu öte beriyi de arabaya tıkıştırdım: Evden büyük bir radyatör, eski (hemen de sattık sanki) Lotus'tan olta takımları, bazı ağır takımlar, denizci kıyafetleri, uyku tulumları şu bu alt-alta/üst-üste sığıştık...

Raşit de aynı gün Ankara'dan çıkıp arabayla gelecek. O'nun varlığı büyük destek... Oldum olası bu ticaret işlerinden anlamam. Son dakikada bir aksilik olmasından çok endişe ediyorum.

Erol Ağabey'in Toyota'sıyla onlarca kez yaptığımız yolu bir kez daha yedik. Tüm gece araba kullanıp, sabahın ilk ışıklarıyla Gökova Körfezi'ne bakan yamacın üstüne vardığımızda artık kalbim de yerinde duramayacak gibi çarpıp duruyordu...

14 Şubat 2010 Pazar

Sevgililer Günü Hediyesi...

İçim içimi yiyor...
Yerimde duramıyorum...
Doluya koyuyorum olmuyor, boşa koyuyorum dolmuyor...

Bu işin içinden nasıl çıkacağız, bir bilsem.

Zevkin bedeli olmaz derler gerçi ama, bu tutkuya da bir paha biçmemiz gerekiyor. İşin kötü tarafı bunu teknik olarak hesaplatmak diye bişey de yok. Yani mesela bir tekne alınacaksa, çağırırsınız bir survey size bir meblağ önerir, buraya kadar tamam! Ama ya satıcı bunu kabul etmezse, etraf aynı boy aynı yaşta teknelerle dolu değil ki...
Bir şekilde siz O'nu beğenmişsiniz...
Yine sıfıra sıfır elde var sıfır!

Galiba bu yüzden teknelere isimler veriyoruz, bir ruhu olduğuna inanıyoruz.

Daha önce benzer nahoş tecrübeler yaşadığım için bu sefer aşılıyım. Tekne alırken yapılmaması gerekenler var...

Birincisi tekneyi eski sahibine kötülemeyeceksin. Bu fiyatın düşmesini kesinlikle sağlamıyor, eski sahibin senden hoşlaşmamasını sağlıyor sadece. Buradaki amaç tekneyi kazanmak kadar asıl eski sahibin kalbini de kazanmaktan geçiyor...

İkincisi tekneyi çok iyi öğreneceksin. Forumlardan, yurt dışı testlerden olabilir, vakit varsa başka bir tekne ile çıkılabilir ya da varsa aynısından kullanan bir tanıdığa sorulabilir.
Eğer eski sahibe çok güvenmiyorsan, survey yaptırılabilir. Sistem şu şekilde işliyor, eski sahipten gelen envanter listesi surveyin yaptığı ile birebir örtüşüyorsa survey parasını alıcı ödüyor pazarlık devam ediyor.

Yıllar önce lamine maun olduğu iddia edilen, güya yepyeni motoru olan bir tekne ile ilgili gerçekleri eski sahibin makamında, yanında çalışanları olduğu halde yüzüne vurduğum için işi bitirememiş, haklı olmamıza rağmen mutsuz olmuştuk! İş sonuçlanamamış, adam tekneyi bir başkasına bizim teklif ettiğimiz fiyatın üstünde bir rakkama satmış ve biz, cebimizde paralar kös kös eve dönmek zorunda kalmıştık...

Üçüncüsü, eğer sektöre yabancıysanız, belki bir broker aracılığı ile almak uygun olur. Bu kişiler camiayı ve pazarı bildikleri için her iki tarafın da hakkını gözetiyorlar.

Dördüncüsü, eğer cebinzde paranız yoksa, yani hazır etmemişseniz bence teklif yapmamak lazım. Bu konuda doğrusu, adidas spor çantanın içinde şıkır şıkır paralarla gelip koca koca motor yatları kapatan Rus para babalarının taktiğine imrenmemek mümkün değil!

Beşincisi, bir ağabeyimin önerisidir. "Kulakların kızarana, kendi verdiğin fiyattan sen utanana kadar ineceksin" der.-Ha bu sefer biz beceremedik, o ayrı ))-

Altıncısı ve en önemlisi teklifi yüz yüze yapıp, eğer kabul edilirse hemen notere gideceksiniz. Çok sevdiğim ağabeyim Mahmut Berkman, teklifi yaparken tercihen adamın teknesinden inmekte yarar var der!

Neyse tüm cesaretimi toplayıp, o güne kadar uzun uzun devam eden konuşmaları artık sonuçlandırmak için malum telefon numarasını tuşladım...

11 Şubat 2010 Perşembe

Son ortak...

Fırtınalı bir günde bindiğimiz uçak, zar-zor Dalaman'a inince "acaba yanlış birşey mi yapıyoruz?" duygusu yüreğimi sardı...
Nalan zaten Ömer'i Istanbul'da bırakmış olmanın verdiği huzursuzlukla dolu. Aramızda en sakin duran yine Erol Ağabey. Sağolsun Ateş Ağabey taa nerelerden bizi karşılamaya gelmiş. Onun arabasıyla gece gece, üfüren bir rüzgarda Bozburun'a geçtik. Gece orada kalacağız.
Ertesi sabah, erkenden kalkıp Karacasöğüt'e geçtik. Nalan tekneyi ilk defa görecek. Son değişikliklerle Haldun, plandan tamamen vazgeçince, acaba duygularıyla güverteye çıktık...
Tam düşündüğüm gibi, herkes çok beğendi. Tekne kafa kağıdı eski olmakla beraber, özellikle içi gayet bakımlı. Tüm detaylarını inceledik, sorularımızı sorduk. Demir Ağabey mesafeli duruyor, heyecanlıysa bile elini göstermiyor.
Mutlaka eksikler var ama kafamda bir resim var. Sağlam bir bakımla ve elimiz üstünde yaşayacak şekilde kullanabilirsek bu kızı, birkaç aya varmaz, bakanları ciddi kıskandıracak hale getiririz.
Ancak hala bir önemli bir sorun var. Karşı tarafın kafamızdaki bütçeye inmeyeceği aşikar. Arada kalan parayı borçlanmak hiç istemiyorum. Tüm Dünya son 50-60 yılın en derin ekonomik krizinden geçerken de kimseye dönüp para isteyemeyeceğiz.
Acaba nasıl yapsak? diye düşünürken telefon çaldı:
-Alo..
-Alo. Melih Ağabey sen misin?
-Evet Mehmet. Teknede misiniz?
-Evet. Ciddi bişey yoktur umarım, hastalarla falan ilgili...
-Yok yok merak etme. Ben de sana tekneyle ilgili bişey söylemek istiyordum.
-???
-Mehmet? Orada mısın?
Yanımda duran Demir Ağabey'e baktım ve...
-Şu an hiç müsait değilim... Ben seni arayayım mı? dedim
-Peki deyip kapattı.

Tüm detayları konuştuk. Bu arada son zamanların en şiddetli bir Lodos fırtınası, yağmur ve dolu olarak üstümüzden geçiyor. Çok istememize rağmen, seyre çıkmak mümkün değil. Neyse bari motoru çalıştırdık. Tek marşla çalışıyor en azından...
Fakat eski, 6000 saatte bir Perkins. Bakalım başımıza ne işler açacak?

Tekneyi gördük, Karacasöğüt muhtarlık iskelesine yayılıp, artık "gelenekselleşmiş mangal" partisine dahil olduk. Taraflar birbirine mesafeli duruyor... Kimse açık etmiyor. Bir teklif yapmamız gerekecek. Ama yeri burası değil.
Hem çözmemiz gereken bir bütçe açığı daha var!

Bu duygularla uçağa bindiğimizde, çalan telefonla irkildim. Kapatmayı unutmuşum. Olacak iş değil. Arayan yine Melih Ağabey:
-Mehmet sana haberlerim var...
-Şu an hiç müsait değilim.
-İyi haberler...
-Çabuk söyle.
-Ben paranın kalanını buldum! dedi ve kapattı!!!

23 Ocak 2010 Cumartesi

Ortaklık...


Haldun çok yoğun iş programından ancak fırsat bulabildi ve sonunda Türkiye'ye döndü.
Döndü ama benim hiç istemediğim düşüncelerle döndü...
Kafasında bu konuyu ölçmüş, biçmiş ve 47 Jeanneau'nun bizim için çok büyük olduğuna inanıyor.
Ne yaptımsa olmadı, ne dedimse ikna edemedim.
İstemediği birşey için O'nu daha fazla zorlayamam.
Teknecilikte 6 yıl, hayatta 30 yıllık arkadaşlığımız adına "peki" dedim...

-Ne yapacağız?
-Gayet kolay...
-Lotus'u ben alacağım.
-...
-Senin ne kadar paraya ihtiyacın var?
-Hmmm

Haldun'un sorgusuz sualsiz Lotus'u kendi üstüne alması ve çıkartıp yarısını satın alması çok olgun ve güzel bir davranış olmakla beraber, henüz tam olarak bizim işmizi görmüyor.
Bu kadar büyük bir tkneyi, ne kadar ucuza alırsak alalım tek başımıza bakmak ve masraflarının altından kalkmak, doğrusu bizim için lüks.
Teknede ortaklık için hep kötü şeyler söylenir. Bozulan arkadaşlık-dostluklardan, arası açılan ailelerden dem vurulur durulur. Ben hiç bu fikirde değilim.
Mutlaka zor bir iş. Ancak sınırlar ve amaçlar iyi belirlendiyse neden olmasın? Haldun ile 6 yıldır devam eden "tekne ortaklığımız" doğrusu o kadar başarılı oldu ki artık bu konuda rahat konuşabilirim.
En nihayetinde hiç birimiz günümüz koşturmacasında bir yelkenli tekneye yılda 2 aydan fazla vakit ayıramıyor. Bu tür tekneler de, benim inancım çalıştığı sürece işleyen unsurlar. Orada boş duracağına, tanıdıklardan ya da arkadaşlardan birisinin gitmesini her zaman tercih ettim. Hep de edeceğim sanırım...
Bu iş paylaştıkça güzelleşen bir iş...

Dolayısıyla yeni ortaklar bulmak amacıyla bakınmaya başladık...
Bu projenin bizim için ne kadar önemli olduğunu bilen aile, bu aşamada inanılmaz destek verdi. Nalan'ın bitmez tükenmez enerjisiyle herkesi organize etmesi sayesinde Ankara tarafı "OK" verdi...
Ancak hala eksiğimiz var...
Son desteğin nereden geleceğini o zaman kesinlikle tahmin edememiştim, doğrusu.
Şimdi önümüzde bir Karacasöğüt seyahati var. Nalan, Ben ve Erol Ağabey beraber gidip, tekneyi son kez bir alıcı gözle görmek istiyoruz.

9 Ocak 2010 Cumartesi

"Yeni LOTUS"

Meşhur bir laf vardır: "Tanrı'yı güldürmek istiyorsan, O'na planlarından bahset" gibilerinden bişey...


Bu işe ilk soyunduğumuzda, olayların bu şekilde gelişip, bu hale geleceğini hiç bilmiyorduk doğrusu...


Herşey bir kış günü, bir telefonla başladı:

-Mehmet, 2 hafta sonra Marmaris'e gidiyorum. Var mısın?

-Hayrola Serdar?

-Erol Ağabey ile de konuştum, O'nun da beğendiği bir saç tekne varmış. Hem ona bakarız , hem de oralarda takılırız, hava müsade ederse Elif'le seyre çıkarız falan ne dersin?

-Eh valla süper olur. Ateş Ağabey'ler de ne zamandır çağırıyordu... Hadi bakalım...

-Ben biletleri ayarladım, bir de araba kiralarız havalimanından.

-Tamam o zaman!


...dedik ve yola koyulduk.


Erol Ağabey'in düşündüğü tekneye baktık, düşündüğümüz gibi çıkmadı...
Oldukça dökük, sahibine ulaşamadık vs vs...

Sağolsun Ateş Ağabey'ler bizi harika ağırladılar.

Ertesi gün, tamamen tesadüf telefon açtığımız Tuncer Ağabey'lere bir çay içmeye uğramıştık ki, Karacasöğüt muhtarlık iskeleseinde, hemen yan teknedeki satılık ilanını gördük!!!

Neye niyet neye kısmet!


Sahibi eskiden beri tanıdığımız Demir ağabey.

Tekne 1993 model bir Jeanneau. Anahtarı iskelenin eski sorumlusu Bayram'da duruyor, içini açtırdık...


ve hepimiz aşık olduk!!!



8 Ocak 2010 Cuma

Lotus'un yarını...

Bu yazıyı çok zorlanarak yazıyorum, ama
galiba yeni bir dönemece geldik yine...
kaçınılmaz olan bişey belki de...
hayatın ta kendisi gibi kelimelerle avutuyor insan kendini, ama ne çare!

Belki de birden söyleyip kurtulmak...
Lotus'u satıyoruz...

amaç Lotus fikrinden vazgeçmek değil aslında, teknemiz 32 First Beneteau'ya bir alternatif aramaktan çıktı. Bişeyler de bulduk da... bazılarını çok beğendik, diğerleriyle ilgili hala soru işaretleri var! Bakıyoruz, işin bu kısmı hala belli değil...

Belki de bu kriz ortamında satamayacağız, zaten...

İyi haber, ekip aynı...
Haldun'la oturup konuyu ilk konuştuğumuz gece, istersen başkasıyla devam et dediğinde, cevabım belliydi, hala da öyle: "Hiçbir tekne ya da eşya seninle devam ettirdiğimiz ortaklığımızdan daha değerli olamaz"...

Ha ismini yine Lotus olarak tutabilir miyiz? Emin değilim... Konuyla ilgili mevzuat hele bu son değişikliklerle iyice karıştı. Yabancı bayrak okursa galiba daha kolay. Ama şahsen kendi sularımızda sırf ismi tutsun diye bir başka bandıraya geçmek de hiçbirimizn hoşuna gitmiyor. Gerekirse Lotus II olur, ne bilimm III olur...
Bakacağız...

Ama Lotus oldukça, bu sayfalar bu yazılar da olacak o kesin!!!

Selametle kalınız

28 Kasım 2009 Cumartesi

Lotus Tamir Günlüğü- Kasım 2009

BU aralar elimizden anahtar eksik olmadı desek yeridir...
1-Önce pis su tankıyl uğraştık... Bozcaada'da dönüş yolunda devreden çıkan, Lotus'un kıç kamarasında gerektiğiden çok büyük bir pis su tankı var. Neden kıç kamarada yatağın altına, belki de tuvaletten en uzak noktaya böyle bir tank yaparlar sorusunu sorar dururduk! Sonunda bulduk...
O tank oraya Fransızlar tarafından orjinalde monte edilmiş, aslında temiz su tankı amacıyla. 1984 model teknede tabi pis su tankı yok. Mecburiyet getirilince, akl-ı evvel bir usta onu pis su tankına dönüştürmüş. Alakasız bir yere de neredeyse 1/3 kapasitesinde şişme bir yeni temiz su tankı yapmış!
İçi epoksi boyalı, özel kapaklı güzelim 300 litrelik tankı devre dışı bırakmak için acayip uğraştık.
Tank sökmemize rağmen odadan çıkmadı. taş motoruyla parçalamamız gerekti. Yatağın altında devasa bir boşluk oldu, dolap niyetine kullanılabilecek. Ama en önemlisi, uzun motor seferlerinde koku yapıyordu, ısınıyordu, tahliye olmuyordu vs vs... sanıyorum hepsinden kurtulduk.
Sağolsun Ömer ve Erola ağabey'in inanılmaz enerjileri ve planlamaları sayesinde, olabilecek en düşük bütçeyle işi btirdik.
Detaylara http://www.gezginkorsan.org/forum/index.php/topic,4880.0.html bakılabilir...

2-Tamamen tesadüfen tahliye borusunu kıç ambarda monteederken, mazot deposuna giden dolum hortumunun delik-teşik olduğunu tespit ettik. Güverte bağlantısı 50 lik, depo tarafı 55'lik. Hortumun üstünde Renault Motor yazıyor, telli sert bir hortum ve kim bilir kaç yıllık... Ve tabi ki aynısını bulamadık...
Bir sürü uğraştan sonra hortumu değiştirdiğimizin gecesinde, Avrupa'da tek başına bu işi yapan Fransız iş adamıyla karşılaşmamızın altında yatanın sadece tesadüf olduğuna inanmak istiyorum )))

3-Kıç ambarda o kadar uğraşınca sağa-sola çarptık tabii, egzost horumundaki sorunu farkedememişiz. Dumanlar çıkınca ve teknenin içi su dolunca uyandık. Egzost hortumunu değiştirmek nispeten kolay oldu. O da acayip değişikliklere uğramış. Neyse çözdük.

4-Deep seal açıldı. Bebek'te demirdeyken batıyorduk. Linki aşağıda...
http://www.gezginkorsan.org/forum/index.php/topic,4996.0.html
yeni bir kaliteli kelepçe ve allahına kaar sıkarak sorunu şimdilik çözdük. Karaya alınca ilk iş gözden geçirmek olacak.

5-Ömer sağolsun kıç kamaranın kaplamasını esnemesin diye güçlendirdi.
6-Batarken sintine pompasını Erol Ağabey yaptı. Şimdiki planı "akıllı" bir pompa üretmek.
7-Pusulamız bu arada kırıldı. Haldun en kısa zamanda uygun bişey ayarlayacak.
8-Yelkenimiz artık dikildi. Ömer ile zigzag dikiş yapan bir makine bulduk ama galiba...
9-Ana yelken mandarını değiştirdik.
10-Sahilden kablo çekmenin zorluklarına karşı bir jeneratöz alınmasını konuşuyoruz. Bakalım.
11-Kıç ıstralya bekelemede... İlk işimiz o!
12-Dalıp tonozları kontrol etmemiz ve tutyeyi değiştirmemiz lazım.

27 Kasım 2009 Cuma

Lotus Bebek'te...

Lotus bayağı bir zamandır Bebek'te ama, geldiğinden beri o kadar gereksiz sorunlar ve tamiratlarla uğraştık ki seyir defteri yazmak kısmet olmadı, blogu ihmal ettik...
Herkesten özür dileriz...
Gerçi 2-3 sefer yaptık birisi 29 Ekim Havai Fişek Gösterisi bir de Çengelköy'de bir gece seferi ve İskele Restaurant'da yemek...
Bunların hepsini, anlatacak kişiler var. Umuyorum en kısa zamanda buraya ekleyeceğiz.
Ayrıca Melih Ömür ile eski okul arkadaşı Mustafa Ağabey'in harika bir Güney Ege seyri var... kabası bitti! İş detaylar ve fotoğraflarda ))... Az sonra!
Ama asıl Sergün'ün ve yanındakilerin son yılların en sert Lodos fırtınalarından birinde 24 saatte tüm Marmara'yı geçip Istanbul'a gelme seferleri var ki bana göre roman olur!

13 Ekim 2009 Salı

Bir Fırtına Seferi

Sergün'ün kuzeni ve babasıyla beraber, bir Lodos fırtınasının tam ortasında yaptığı Marmara seferi. 7-8 kuvvetinde esen güneyli rüzgarlar ve dalgalarla 24 saatlik boğuşmanın kendi ağızlarından hikayesi...

Detaylı teknik bilgi ve görüşlere http://www.gezginkorsan.org/forum/index.php/topic,4616.0.htm den ulaşılabilir...


Gelibolu-Istanbul
Eylül 2009

12 Ekim 2009; Mehmet ağabeyle daha önce konuştuğumuz üzere, Kaan’ın arabasıyla İstanbul’dan sabah 10 sularında ayrılmayı planlıyordum. Çanakkale İstanbul seferi için bırakın ekip kurmayı, bana eşlik edecek bir kişiyi bile bulmak oldukça zor olmuştu. Bizim işler ters, herkes tatil yaparken turizmciler çalışır, herkes çalışırken tatil yaparlar, bu yüzden haftanın bu alakasız gününde 2-3 günlük bir seyire çıkacak birileri zor bulunuyor. Arabayla yüksek lisanstan arkadaşım olan Süphan’ı almaya gidiyordum ancak pazartesi trafiği malum, baktım geç kalacağım hemen telefonla haber vereyim dedim ki 3-4 aramadan sonra telefon ancak açıldı yorgun bir ses “ben bütün gece uyumadım, çok yorgunum gelemeyeceğim” dedi. Yolculuğa dahil olacak üçüncü kişi ise babamdı ve gelme olasılığı zaten çok zayıftı. Mehmet ağabeyle konuşup istanbuldan çıkış saatimi akşam 4-5 sularına kadar atınca üçüncü bir alternatif yol arkadaşının gelme ihtimali belirdi. Hemen cefakar kuzenim Nevcan’ı aradım. Nevcan ilk seyirini daha eylül ayında doktor Cem’in teknesi Psari’yi Marmaris Bozburun’dan İstanbul’a getirirken yapmıştı. İlk seyir için gerçekten de yanlış seçim üstelik Bozburun’dan Çeşme’ye kadar sürekli kuzeyli esen rüzgarlarla bir temiz de sopa yemiştik. Çeşme’de, 91 senesinden beri yelkenci olan 20 senelik arkadaşım İlke bile yola devam etmeme kararı almışken Nevcan İstanbul’a kadar yanımdaydı, o zaman anladım ki yeni bir denizci keşfetmiştim. Nevcan bana katılabileceğini söyleyince öğlen 12 sularında yola çıktık. Buluşma noktamız Gelibolu’ydu.
Akşam 6 sularında Gelibolu’daki küçük balıkçı limanına giren Lotus’u karşıladık. Yakıt ikmali ve limandaki meyhanelerden birinde midye bira faslından sonra Mehmet ağabeyleri geldiğimiz arabayla İstanbul’a uğurladık. Daha sonra otobüsle yola çıkan babam da bize katıldı. Babam, bir zamanlar yük gemilerinde kaptanlık yapan dedemin yanında gemicilik yapmak için liseyi bırakmış, 10 sene kadar gemilerde çalışmış, yağcılık, serdümenlik yapmış denizi çok seven ancak hayatında yelkenliye binmemiş biridir. Bu seyirde denizi seven birine yelkeni de sevdirmek çok zor olmaz diye düşünüyordum.
Alışveriş yapıp Akşam 10 sularında Gelibolu limanından ayrıldık. Hava 3-5 kuvvet lodos esiyordu ve hemen anayelkenimizi basıp cenovayı açarak ayı bacağı yaptık, son derece keyifli bir seyir oluyordu. Rakı ve biralar açıldı, insana işte hayat budur dedirten anlar hızla akıp gitti, babam da yelken güzelmiş yahu deyince keyfim iyice yerine geldi. Gece yarısına doğru yattım, sabaha karşı babam “bak bakalım Marmara Adası hangisi diyerek uyandırdı. Hava, kuvvetini biraz arttırmıştı. Cenovayı ve anayelkeni kapatıp Marmara Adası Limanına girdik, mendirekteki boş bulduğumuz bir yere bağlanarak öğlene kadar dinlendik.
Öğlen uyandığımızda hava şiddetini iyice arttırmış ve lodostan kıbleye dirise etmişti, telsizde fırtına uyarısı yapılmaktaydı ancak tekneyi Marmara Adasında bırakıp İstanbula dönmek veya orada beklemek bir alternatif gibi görünmüyordu, lakin Nevcanın ertesi gün sınavı, benim ve babamın ise işlerimiz vardı. Zaten o havada çalışan bir yolcu gemisi bulmak da imkansızdı. Adada öğlen 12 civarında kahvaltımızı edip yola çıktık. Ana yelkeni birinci camadanla küçülttük, cenovayı ise hiç açmadık, çok kuvvetli sağnaklarda dalganın da etkisiyle teknenin dümen dinlemediği, hatta köre düştüğü ve motor çalıştırmak zorunda kaldığımız bile oluyordu. Sanırım cenovayı fırtına floğu gibi, çok küçük de olsa açmak sorunu ortadan kaldırabilirdi. Aldığımız hava raporuna göre akşam 9’a kadar 7-8 kuvvet kıble ile keşişlemeden esecek, daha sonra aniden karayele dirise edecekti. Biraz da buna güvenerek seyir konforu daha fazla olduğu için rotamızı gereğinden fazla kuzeye yöneltmiştim. Hava şiddetli de olsa son derece keyifli ve hızlı bir seyir oluyordu. Tek sıkıntım, arada bir babamın sallantıdan şikayet etmesiydi. Yine de peşimize takılan yunusların da yardımıyla keyfim son derece yerindeydi.
Saat 16 sularında Mehmet Ağabey telefonla ulaştı, koordinatlarımı verince fazla kuzeye düştüğümü söyledi. Umduğumdan çok daha hızlı gitmekte olduğumuz için akşam 9’da havanın dönecek olması artık işime yaramıyordu, kaldı ki hava tahmininin yanılma payı da her zaman vardır. Mehmet Ağabey’in önerisiyle rotamı düzelttim. Artık tam apaz gidiyorduk ve seyir konforumuz azalmıştı. Kısa bir süre sonra ufukta kara belirmişti, bu şekilde akşam 9’a kadar seyrimize devam ettik. İstanbul’a yaklaştıkça hava sertleşiyor, dalgalar derinleşiyordu, 8-10 mil arasında değişen hızımız artık 10 milin altına inmiyor, çoğu dalgadan inerken 14-15 millere çıkıyordu. Dalgalardan birinden inerken 18 milin üzerine çıktık ki bu benim Lotus’ta gördüğüm en yüksek hızdı. Yeşilköy açıklarına vardığımızda üzerimizden uçaklar kalkıyordu. Herhangi bir aksilikte hava bizi hızla karaya sürükleyebileceği için karayı oldukça açıktan geçiyordum böylece Yenikapı açıklarına kadar geldik. Saat dokuz olmuştu. Yelkeni kapatıp motor seyrine dönmek için havanın değişmesini son ana kadar beklemeye karar vermiştim. Ahırkapı ile Kadıköy’ün hemen hemen tam ortasındayken rotamı iyice boğazın girişine doğru çevirdim ve rüzgarı pupadan almaya başladım. Dalgaların birinden inerken kavança yemek üzere olduğumuzu farkettim ama çok geçti. Son derece sert bir kavança yedik babam kamaradan “direk mi kırıldı” diyerek çıktı. Ne yazık ki ana yelkenimiz camadan yerlerinden yırtılmıştı. Hemen motor çalıştırıp orsaya döndük. Güverteye çıkıp ana yelkeni topladım. Kavança esnasında pusulaya çarpan ıskota makarası pusulamızı da kırmıştı. 15 dakika sonra hava birden durdu ve 5 dakika içinde karayelden esmeye başladı. Mehmet ağabeye kötü haberi telefonla verdik. Bütün gün esen fırtınadan sonra çok şiddetli bir yağmurla beraber deniz çarşaf gibi olmuştu.
Gece yarısına doğru Bebek’te Mehmet ağabey tarafından karşılandık. Çok güzel bir seyir, son dakika golüyle gerçekten çok kötü bitmişti.



12 Ekim 2009 Pazartesi

Bozcaada-Gelibolu



Sabah erkenden bir tıkırtıyla uyandım, kalktım baktım. Erol Ağabey, sağolsun erkencidir hep, kahvesini koymuş güvertede yudumluyordu... Teknenin içinde bile acayip bir rutubet var, nasıl uyumuşuz burada hayret? Bu arada harika güneş doğuyor. Ada daha yeni yeni uyanıyor, limanda kimsecikler yok...Tekne içinde oyalanmayıp, Ada'ya çıktık yine. Tam sezon sonu, el ayak çekilmiş, zaten günlerden Pazartesi, haftasonu için tek tük gelen birkaç kişi de dün akşam vapuruyla dönmüşler anlaşılan. Çamaltı'nda in-cin top oynuyor. Köşedeki kahvede börek-çörek yanında sıcak demli çayla kendimize geldik. Çok da vakit harcamayalım, yola koyulma vakti. Benzincide kimseler yoktu, aslında bulmuşken biraz mazot alsak iyi olurdu ama ne yapalım? Önümüzde Çanakkale var, oradan da takviye ederiz dedik, hay demez olaydık... Meteoroloji ihbarları bu sabah itibarıyla 4 kuvvetinde Güneyli eseceği, öğleden sonra ise yine aynı yönden şiddetleneceği yönünde. O saatlerde Boğaz'a girmiş olacağız, bakalım arkadan gelen bu rüzgar ne kadar işimize yarayacak. 3 gündür güneyden geliyoruz tangur-tungur, daha önce başlasaydı ya meret! Çeşme-Çanakkale arasını balonlu malonlu geçseydik fena mı olurdu? Ama geçtiğimiz yıllarla karşılaştırınca buna da şükür! )) Kafadan gelen denizlerle her seferinde yediğimiz dayakları düşününce, hakkını yemeyelim, bu yıl çok mülayim geçiyor doğrusu...

Kahvede oturmuş çaylarının son yudumlarını höpürdeten çocukları masadan resmen çekiştirircesine kaldırdım. Acele etmemin tek nedeni rüzgar değil, hop-hop karakterim de... Aklım aslında bir önceki gece balıkçılarla yaptığımız sohbet ve duyduklarımda...

AKYA!

Takımlar nasılsa hazır...Limandan çıkar çıkmaz, yelkeni basıyoruz. Henüz tek başına götürecek gibi değil, motor artı yelken devam ediyoruz... Rota tam Kuzey! En irisinden takımı, ucunda en güvendiğim makineye bağlı suya bıraktım. Ayarlar-mayarlar herşey tamam. Su harika, güneş süper. Rüzgar da ha keza! ve en önemlisi mevsim de ideal... Bundan iyisi Şam'da kayısı...
Tek bir eksiğimiz var: ASSOLİST!
Bu gibi durumlarda, ustalarımdan öğrendiğim, suya bırakıp "unutacaksın"... Ben de öyle yaptım, içeri girdim küçük bir iş için Ama "şişman kadının" çıkması uzun sürmedi... Nurettin Ağabey'in bağrışıyla, neredeyse kemerimi falan bağlamadan güverteye fırladım. Hep yapılan yanlış, makinenin üstüne atlamamak lazım. Ekip bu konuya aşina, hepsi tecrübeli. İlk başta hayvanı bırakıp, tekneyi yavaşlatmak ve durdurmak lazım. Makine acayip gürültüyle boşalıyor, bu arada biz de yelkenlerle uğraşıyorduk. Tekne neredeyse durmuştu ki ses de kesildi...

Korka korka elime aldım:
-Eh be lanet! Koparttın değil mi?
Zaten 0,75 Flurucarbon misinayı kopartaacak bir balıksa da işallah tutamamış oluruz diye kendimi avutuyorum ama hikaye...

Onca misinayı o kadar zamanda boşaltmış olan hayvan bu kadarkolay, mücadele etmeden geliyor olamaz, kesin koparttı...

Herkes bordadan sarkmış, ucunda ne var diye bakınıyor:
-Ne olacak, sıyrılmış bir düğüm! Lanet!!! Yani kopartsaydı daha az üzülecektim. Bu düğüm nasıl sıyrılır? Hay kafama ne yapayım? Gece vakti, kör karanlıkta düğüm atarsan böyle olur. Ama oyunun kuralı bu! İşin içinde hep kazanmak yok, zaten olsaydı kesin çok daha az zevkli olurdu. Başkaca o boyda ve verimde, rapalam olmadığı için küçükten bişey attım, sırf adet yerini bulsun diye, ama adım gibi eminim... Bu gün başka kısmet olmayacak! Gitti...
Neyse, yelken-motor, sonra da sırf yelken yukarı çıkarken teknenin piyanlarını yapıyorum, hazır ipler çıkmışken de Erol Ağabey bir yandan anayelkeni toplamak için kullandığımız ahtapotu derleyip-topluyor. Nurettin Ağabey karışmış bir gırcala yumağıyla uğraşıyor.


Ahtapotun kolları

Yelkenci Piyanı

Adi Piyan

(Gönül isterdi ki balığın resmini koyalım ama bu seferlik düğüm resimleriyle idare edeceğiz mecbur)

Biraz kafamızı dağıttık ki, artık nasılsa gemi yoluna giriyoruz diye arkamızdaki oltayı topladım. Daha yerine koymamıştım ki, tekneye 10-15 metre mesafede en az 2 metre boyunda bir kılıç Boğaz sularını şapırdatarak fırladı... Gri-lacivert parlak renkleriyle inanılmaz bir görsel ziyafetin etkisiyle donmuş kalmıştık hepimiz... Ön taraftan Kaan'ın bağrışı-çağrışı "hadi hemen oltayı at" uyarılarının hiç bir önemi yok, artık çok geç. Herkes biliyor, 2. kural: "Gördüğün balığı oltayla yakalayamazsın!" En son suya girerken, ağzında ince-uzun beyaz bir rapala var mı diye bakmaktan kendimi alamadım... Hani Hollywood senaryosu olsa, kaptanı Gregory Peck oynardı kesin... Takma bacaklı ve sert mizacıyla balığa kaptırdığı rapalasının peşinden aylarca koşan intikam peşindeki kaptanın ruh halini ondan iyi kimse yansıtamaz, eminim )))

Hikayemize geri dönelim, kılıçbalığından daha önemli bir sorunumuz var. Sergün telefonla arayarak, beraber gelmeyi planladığı arkadaşının hastalandığını, tek kaldığını söyledi. Eyvah! Plan tamamen suya düşebilir. "Kuzene ve babama ulaşmaya çalışıyorum, daha vaktimiz var" diyerek kapattı. Araba onda, Istanbul'dan Çanakkale'ye gelecek, bize arabayı verecek, kendi tekneye binecek ve devam edecek. Aslında gayet kolay ama yalnız kalırsa yapamaz. Bizim ekipte herkesin işi ve/veya programı var. Devam edebilmemiz mümkün değil. Bu mevsimde teknyi Gelibolu veya Çanakkale'de bırakmak da istemiyorum. Dur bakalım nasıl çözeceğiz?

Boğazın girişinden sonra yaz tatili için Dardanos'a geçmiş, kış balına kadar da sezonu uzatmış, Kaan'ın babası Nurullah Amca'ya uğradık. Biraz sert esiyor, ama zaten kısa kalacağız. Sağolsun Nurettin Ağabey ben teknede kalır, göz kulak olurum deyince gönül rahatlığıyla karaya çıktık. Köyden harika ev yapımı şarap ve kavun alıp, Ada yapımı sakız likörünü bıraktık. Selamlaşmalar ve selametler dilekleriyle tekrar yola koyulduğumuzda Sergün arayarak babasını ve kuzenini ayarladığını, en geç saat 15-16.00 gibi yola çıkıp 3-4 saatte gelebileceklerini söyledi. Süper haber, artık içimiz rahat.

Çanakkale'de durup Nurettin Ağabey'i otobüse yolcu edeceğiz. Biraz mazot takviyesi yapmak istiyorum ama Çanakkale Marina'yla ilgili geçmişten kalma duygularım, hiç de hoş değil.Nitekim, yanılmadık... Marina içinde yanyana çektikleri sandalyelerde oturan adamlar, sanki kendi mekanlarına gelmemişiz gibi bir umarsızlık içinde davranınca "tamam" dedim kendi kendime, "başlıyoruz". İnsan bir kalkar halatını alır, geçtim onu hoşgeldiniz der... Neyse yutkundum 1-2, hafiften Erol Ağabeyle göz göze geldik. Yazın Keyfim ile aşağı inerken onların da başından nahoş şeyler geçtiğini biliyorum burada. O da şimdilik sinirini kontrol ediyor. Sanki başıma geleceği biliyormuş gibi,

-Kısa kalacağız mazot var mı?
-Şuraya yanaşın...
-Mazotunuz var mı?
-Yok.
-Allah allah! Madem yok, neden şuraya yanaş diyorsunuz kardeşim?-...
-Peki tanker çağırıyor musunuz?
-Yok
-Benzinci nerede?
-Yakın yürüme mesafesinde,
-Yürüteç gibi bişeyiniz var mı, bidonları taşımak için?
-Yok... Suya attılar geçen gün.
-Neyse yürüyerek gider, taksiyle getiririz.
-Günlük ücret 55 Milyon.
-Mazotunuz yok, benznciye gidip-gelene kadar bizden 55 milyon mu alacaksınız?
-Burası belediye limanı...
-...

Diyalogun geri kalanını tam metnini burada yazmak, terbiye sınırlarını aşacağı için kısa kesiyorum. Araya giren, belli ki tüm gün orada oturup pinekleyen adamların terbiyesizliğini ve mantıksızlığını ise hiç hatırlamak dahi istemiyorum, hala nasıl tepe tasımı attırabiliyor şaşıyorum... Neyse, adamlara anlayacakları dilden, uygun seçilmiş sunturluları sıraladıktan sonra, kendi kendime bir daha dünya dursa Çanakkale Marina'ya yanaşmayacağıma yeminler ettim.
Yani koskoca şehrin göbeğinde, tamamen çay ocağı mantığı ile işletilen, adı "Marina" olan, kanımca balıkçı barınağı bile olamayacak kadar deniz ve denizcilik nosyonu-bilgisi/görgüsünden uzak kişilerce işletilen bu yerin, nasıl olup da sadece 20 mil güneyinde tamamen farklı yapı-mantık ve yaklaşımla işletilen bir diğer limandan (Bozcaada'dan) kendisine en ufak örnek almamasını anlamak mümkün değil... Yola koyulduk, dert değil. Tekneciliğin bu tarafını çok seviyorum. Deniz ve doğa haricinde hiç kimseye tabi değilsin, yani olmayabilirsin. Gelibolu'dan arabayla taşırız bidonları. Ne çekeceğim bu arogan "çaycıların" marinacı konseptlerini. Zaten sıtkımız sıyrılmış aşağıda dünya markası marinalardan, üstelik Çanakkale'li Delidumrullar bizden Porto Cervo ayarında para istiyorlar... ve de fiş de kesmiyorlar! Bunun adı tam vurgunculuk!

Rüzgar arkamızdan geliyor, hayatımda ilk defa Nara'yı arkadan gelen rüzgarla, ayıbacağı seyirle geçtik. Telsiz açık, kulağım sektörde. Fazlaca bir trafik de yok zatii... Kimseye bulaşmadan Gelibolu balıkçı barınağına girdik. Sergün'ler de hemen geldiler. Bordaladık, tekneyi topladık. Hemen yandaki Lokantaya oturduk. Ufak tefek öte beri alışverişi. Lotus formunda, önünde uzun bir deniz geçişi var. Sergün iyi dümencidir, ona güvenimiz tam. Kuzeni de oldukça sağlamdır, Babasının da eskiden beri denizlerde olduğunu biliyorum... Umuyorum herşey yolunda geçer.