24 Şubat 2010 Çarşamba
Satın Alma
Detaylarına girmeyeceğim, Demir Ağabey hem denizi ve tekneciliği biliyor olması hem de uzun yıllardır ticaretin bizzat içinde yer alıyor olması sebebiyle, bizim açımızdan kolay olmayan bir süreçti...
Rahmetli ananemin bir lafı vardır...
"Haklı olmak değil, mutlu olmak önemlidir" derdi bu gibi durumlar için.
Teknecilik en nihayetinde bir hobi. İnsanın zevki için kendisini maddi olarak zora sokacak bir projeye girmemesi gerektiğini düşünürüm hep. Bir yandan da çocukluğumdan beri sadakatla devam eden hem benim hem de ailem dahil çevremdeki birçok sevdiğim için artık neredeyse "vazgeçilmez" hale gelmiş bu uğraş için de bazı bedellerin ödenmesi gerekiyor tabi.
Bir aşamadan sonra "üzümün çöpü, armudun sapı" hesaplamayıp, gözü karartmak gerekiyor.
Gerçekten de bir süre sonra, bu tarz detayların ne nafile olduğu, esası belirlemediğini anlıyor insan...
Sonuç olarak Bağlama Kütüğü Ruhsatını alıp cebimize koyunca, artık teknenin güvertesinde bir Cubana tüttürmenin zamanı gelmişti! Sağolasın Taner ;)
18 Şubat 2010 Perşembe
Yolculuk...
Daha tekneyi almadık ama, eksik listesinden bir dolu öte beriyi de arabaya tıkıştırdım: Evden büyük bir radyatör, eski (hemen de sattık sanki) Lotus'tan olta takımları, bazı ağır takımlar, denizci kıyafetleri, uyku tulumları şu bu alt-alta/üst-üste sığıştık...
Raşit de aynı gün Ankara'dan çıkıp arabayla gelecek. O'nun varlığı büyük destek... Oldum olası bu ticaret işlerinden anlamam. Son dakikada bir aksilik olmasından çok endişe ediyorum.
Erol Ağabey'in Toyota'sıyla onlarca kez yaptığımız yolu bir kez daha yedik. Tüm gece araba kullanıp, sabahın ilk ışıklarıyla Gökova Körfezi'ne bakan yamacın üstüne vardığımızda artık kalbim de yerinde duramayacak gibi çarpıp duruyordu...
14 Şubat 2010 Pazar
Sevgililer Günü Hediyesi...
Yerimde duramıyorum...
Doluya koyuyorum olmuyor, boşa koyuyorum dolmuyor...
Bu işin içinden nasıl çıkacağız, bir bilsem.
Zevkin bedeli olmaz derler gerçi ama, bu tutkuya da bir paha biçmemiz gerekiyor. İşin kötü tarafı bunu teknik olarak hesaplatmak diye bişey de yok. Yani mesela bir tekne alınacaksa, çağırırsınız bir survey size bir meblağ önerir, buraya kadar tamam! Ama ya satıcı bunu kabul etmezse, etraf aynı boy aynı yaşta teknelerle dolu değil ki...
Bir şekilde siz O'nu beğenmişsiniz...
Yine sıfıra sıfır elde var sıfır!
Galiba bu yüzden teknelere isimler veriyoruz, bir ruhu olduğuna inanıyoruz.
Daha önce benzer nahoş tecrübeler yaşadığım için bu sefer aşılıyım. Tekne alırken yapılmaması gerekenler var...
Birincisi tekneyi eski sahibine kötülemeyeceksin. Bu fiyatın düşmesini kesinlikle sağlamıyor, eski sahibin senden hoşlaşmamasını sağlıyor sadece. Buradaki amaç tekneyi kazanmak kadar asıl eski sahibin kalbini de kazanmaktan geçiyor...
İkincisi tekneyi çok iyi öğreneceksin. Forumlardan, yurt dışı testlerden olabilir, vakit varsa başka bir tekne ile çıkılabilir ya da varsa aynısından kullanan bir tanıdığa sorulabilir.
Eğer eski sahibe çok güvenmiyorsan, survey yaptırılabilir. Sistem şu şekilde işliyor, eski sahipten gelen envanter listesi surveyin yaptığı ile birebir örtüşüyorsa survey parasını alıcı ödüyor pazarlık devam ediyor.
Yıllar önce lamine maun olduğu iddia edilen, güya yepyeni motoru olan bir tekne ile ilgili gerçekleri eski sahibin makamında, yanında çalışanları olduğu halde yüzüne vurduğum için işi bitirememiş, haklı olmamıza rağmen mutsuz olmuştuk! İş sonuçlanamamış, adam tekneyi bir başkasına bizim teklif ettiğimiz fiyatın üstünde bir rakkama satmış ve biz, cebimizde paralar kös kös eve dönmek zorunda kalmıştık...
Üçüncüsü, eğer sektöre yabancıysanız, belki bir broker aracılığı ile almak uygun olur. Bu kişiler camiayı ve pazarı bildikleri için her iki tarafın da hakkını gözetiyorlar.
Dördüncüsü, eğer cebinzde paranız yoksa, yani hazır etmemişseniz bence teklif yapmamak lazım. Bu konuda doğrusu, adidas spor çantanın içinde şıkır şıkır paralarla gelip koca koca motor yatları kapatan Rus para babalarının taktiğine imrenmemek mümkün değil!
Beşincisi, bir ağabeyimin önerisidir. "Kulakların kızarana, kendi verdiğin fiyattan sen utanana kadar ineceksin" der.-Ha bu sefer biz beceremedik, o ayrı ))-
Altıncısı ve en önemlisi teklifi yüz yüze yapıp, eğer kabul edilirse hemen notere gideceksiniz. Çok sevdiğim ağabeyim Mahmut Berkman, teklifi yaparken tercihen adamın teknesinden inmekte yarar var der!
Neyse tüm cesaretimi toplayıp, o güne kadar uzun uzun devam eden konuşmaları artık sonuçlandırmak için malum telefon numarasını tuşladım...
11 Şubat 2010 Perşembe
Son ortak...
Nalan zaten Ömer'i Istanbul'da bırakmış olmanın verdiği huzursuzlukla dolu. Aramızda en sakin duran yine Erol Ağabey. Sağolsun Ateş Ağabey taa nerelerden bizi karşılamaya gelmiş. Onun arabasıyla gece gece, üfüren bir rüzgarda Bozburun'a geçtik. Gece orada kalacağız.
Ertesi sabah, erkenden kalkıp Karacasöğüt'e geçtik. Nalan tekneyi ilk defa görecek. Son değişikliklerle Haldun, plandan tamamen vazgeçince, acaba duygularıyla güverteye çıktık...
Tam düşündüğüm gibi, herkes çok beğendi. Tekne kafa kağıdı eski olmakla beraber, özellikle içi gayet bakımlı. Tüm detaylarını inceledik, sorularımızı sorduk. Demir Ağabey mesafeli duruyor, heyecanlıysa bile elini göstermiyor.
Mutlaka eksikler var ama kafamda bir resim var. Sağlam bir bakımla ve elimiz üstünde yaşayacak şekilde kullanabilirsek bu kızı, birkaç aya varmaz, bakanları ciddi kıskandıracak hale getiririz.
Ancak hala bir önemli bir sorun var. Karşı tarafın kafamızdaki bütçeye inmeyeceği aşikar. Arada kalan parayı borçlanmak hiç istemiyorum. Tüm Dünya son 50-60 yılın en derin ekonomik krizinden geçerken de kimseye dönüp para isteyemeyeceğiz.
Acaba nasıl yapsak? diye düşünürken telefon çaldı:
-Alo..
-Alo. Melih Ağabey sen misin?
-Evet Mehmet. Teknede misiniz?
-Evet. Ciddi bişey yoktur umarım, hastalarla falan ilgili...
-Yok yok merak etme. Ben de sana tekneyle ilgili bişey söylemek istiyordum.
-???
-Mehmet? Orada mısın?
Yanımda duran Demir Ağabey'e baktım ve...
-Şu an hiç müsait değilim... Ben seni arayayım mı? dedim
-Peki deyip kapattı.
Tüm detayları konuştuk. Bu arada son zamanların en şiddetli bir Lodos fırtınası, yağmur ve dolu olarak üstümüzden geçiyor. Çok istememize rağmen, seyre çıkmak mümkün değil. Neyse bari motoru çalıştırdık. Tek marşla çalışıyor en azından...
Fakat eski, 6000 saatte bir Perkins. Bakalım başımıza ne işler açacak?
Tekneyi gördük, Karacasöğüt muhtarlık iskelesine yayılıp, artık "gelenekselleşmiş mangal" partisine dahil olduk. Taraflar birbirine mesafeli duruyor... Kimse açık etmiyor. Bir teklif yapmamız gerekecek. Ama yeri burası değil.
Hem çözmemiz gereken bir bütçe açığı daha var!
Bu duygularla uçağa bindiğimizde, çalan telefonla irkildim. Kapatmayı unutmuşum. Olacak iş değil. Arayan yine Melih Ağabey:
-Mehmet sana haberlerim var...
-Şu an hiç müsait değilim.
-İyi haberler...
-Çabuk söyle.
-Ben paranın kalanını buldum! dedi ve kapattı!!!
23 Ocak 2010 Cumartesi
Ortaklık...

Döndü ama benim hiç istemediğim düşüncelerle döndü...
Kafasında bu konuyu ölçmüş, biçmiş ve 47 Jeanneau'nun bizim için çok büyük olduğuna inanıyor.
Ne yaptımsa olmadı, ne dedimse ikna edemedim.
İstemediği birşey için O'nu daha fazla zorlayamam.
Teknecilikte 6 yıl, hayatta 30 yıllık arkadaşlığımız adına "peki" dedim...
-Ne yapacağız?
-Gayet kolay...
-Lotus'u ben alacağım.
-...
-Senin ne kadar paraya ihtiyacın var?
-Hmmm
Haldun'un sorgusuz sualsiz Lotus'u kendi üstüne alması ve çıkartıp yarısını satın alması çok olgun ve güzel bir davranış olmakla beraber, henüz tam olarak bizim işmizi görmüyor.
Dolayısıyla yeni ortaklar bulmak amacıyla bakınmaya başladık...
Ancak hala eksiğimiz var...
9 Ocak 2010 Cumartesi
"Yeni LOTUS"
Sahibi eskiden beri tanıdığımız Demir ağabey.
8 Ocak 2010 Cuma
Lotus'un yarını...
galiba yeni bir dönemece geldik yine...
kaçınılmaz olan bişey belki de...
hayatın ta kendisi gibi kelimelerle avutuyor insan kendini, ama ne çare!
Belki de birden söyleyip kurtulmak...
Lotus'u satıyoruz...
amaç Lotus fikrinden vazgeçmek değil aslında, teknemiz 32 First Beneteau'ya bir alternatif aramaktan çıktı. Bişeyler de bulduk da... bazılarını çok beğendik, diğerleriyle ilgili hala soru işaretleri var! Bakıyoruz, işin bu kısmı hala belli değil...
Belki de bu kriz ortamında satamayacağız, zaten...
İyi haber, ekip aynı...
Haldun'la oturup konuyu ilk konuştuğumuz gece, istersen başkasıyla devam et dediğinde, cevabım belliydi, hala da öyle: "Hiçbir tekne ya da eşya seninle devam ettirdiğimiz ortaklığımızdan daha değerli olamaz"...
Ha ismini yine Lotus olarak tutabilir miyiz? Emin değilim... Konuyla ilgili mevzuat hele bu son değişikliklerle iyice karıştı. Yabancı bayrak okursa galiba daha kolay. Ama şahsen kendi sularımızda sırf ismi tutsun diye bir başka bandıraya geçmek de hiçbirimizn hoşuna gitmiyor. Gerekirse Lotus II olur, ne bilimm III olur...
Bakacağız...
Ama Lotus oldukça, bu sayfalar bu yazılar da olacak o kesin!!!
Selametle kalınız
28 Kasım 2009 Cumartesi
Lotus Tamir Günlüğü- Kasım 2009
1-Önce pis su tankıyl uğraştık... Bozcaada'da dönüş yolunda devreden çıkan, Lotus'un kıç kamarasında gerektiğiden çok büyük bir pis su tankı var. Neden kıç kamarada yatağın altına, belki de tuvaletten en uzak noktaya böyle bir tank yaparlar sorusunu sorar dururduk! Sonunda bulduk...
O tank oraya Fransızlar tarafından orjinalde monte edilmiş, aslında temiz su tankı amacıyla. 1984 model teknede tabi pis su tankı yok. Mecburiyet getirilince, akl-ı evvel bir usta onu pis su tankına dönüştürmüş. Alakasız bir yere de neredeyse 1/3 kapasitesinde şişme bir yeni temiz su tankı yapmış!
İçi epoksi boyalı, özel kapaklı güzelim 300 litrelik tankı devre dışı bırakmak için acayip uğraştık.
Tank sökmemize rağmen odadan çıkmadı. taş motoruyla parçalamamız gerekti. Yatağın altında devasa bir boşluk oldu, dolap niyetine kullanılabilecek. Ama en önemlisi, uzun motor seferlerinde koku yapıyordu, ısınıyordu, tahliye olmuyordu vs vs... sanıyorum hepsinden kurtulduk.
Sağolsun Ömer ve Erola ağabey'in inanılmaz enerjileri ve planlamaları sayesinde, olabilecek en düşük bütçeyle işi btirdik.
Detaylara http://www.gezginkorsan.org/forum/index.php/topic,4880.0.html bakılabilir...
2-Tamamen tesadüfen tahliye borusunu kıç ambarda monteederken, mazot deposuna giden dolum hortumunun delik-teşik olduğunu tespit ettik. Güverte bağlantısı 50 lik, depo tarafı 55'lik. Hortumun üstünde Renault Motor yazıyor, telli sert bir hortum ve kim bilir kaç yıllık... Ve tabi ki aynısını bulamadık...
Bir sürü uğraştan sonra hortumu değiştirdiğimizin gecesinde, Avrupa'da tek başına bu işi yapan Fransız iş adamıyla karşılaşmamızın altında yatanın sadece tesadüf olduğuna inanmak istiyorum )))
3-Kıç ambarda o kadar uğraşınca sağa-sola çarptık tabii, egzost horumundaki sorunu farkedememişiz. Dumanlar çıkınca ve teknenin içi su dolunca uyandık. Egzost hortumunu değiştirmek nispeten kolay oldu. O da acayip değişikliklere uğramış. Neyse çözdük.
4-Deep seal açıldı. Bebek'te demirdeyken batıyorduk. Linki aşağıda...
http://www.gezginkorsan.org/forum/index.php/topic,4996.0.html
yeni bir kaliteli kelepçe ve allahına kaar sıkarak sorunu şimdilik çözdük. Karaya alınca ilk iş gözden geçirmek olacak.
5-Ömer sağolsun kıç kamaranın kaplamasını esnemesin diye güçlendirdi.
6-Batarken sintine pompasını Erol Ağabey yaptı. Şimdiki planı "akıllı" bir pompa üretmek.
7-Pusulamız bu arada kırıldı. Haldun en kısa zamanda uygun bişey ayarlayacak.
8-Yelkenimiz artık dikildi. Ömer ile zigzag dikiş yapan bir makine bulduk ama galiba...
9-Ana yelken mandarını değiştirdik.
10-Sahilden kablo çekmenin zorluklarına karşı bir jeneratöz alınmasını konuşuyoruz. Bakalım.
11-Kıç ıstralya bekelemede... İlk işimiz o!
12-Dalıp tonozları kontrol etmemiz ve tutyeyi değiştirmemiz lazım.
27 Kasım 2009 Cuma
Lotus Bebek'te...
Herkesten özür dileriz...
Gerçi 2-3 sefer yaptık birisi 29 Ekim Havai Fişek Gösterisi bir de Çengelköy'de bir gece seferi ve İskele Restaurant'da yemek...
Bunların hepsini, anlatacak kişiler var. Umuyorum en kısa zamanda buraya ekleyeceğiz.
Ayrıca Melih Ömür ile eski okul arkadaşı Mustafa Ağabey'in harika bir Güney Ege seyri var... kabası bitti! İş detaylar ve fotoğraflarda ))... Az sonra!
Ama asıl Sergün'ün ve yanındakilerin son yılların en sert Lodos fırtınalarından birinde 24 saatte tüm Marmara'yı geçip Istanbul'a gelme seferleri var ki bana göre roman olur!
13 Ekim 2009 Salı
Bir Fırtına Seferi
Detaylı teknik bilgi ve görüşlere http://www.gezginkorsan.org/forum/index.php/topic,4616.0.htm den ulaşılabilir...
Gelibolu-Istanbul
Eylül 2009
12 Ekim 2009; Mehmet ağabeyle daha önce konuştuğumuz üzere, Kaan’ın arabasıyla İstanbul’dan sabah 10 sularında ayrılmayı planlıyordum. Çanakkale İstanbul seferi için bırakın ekip kurmayı, bana eşlik edecek bir kişiyi bile bulmak oldukça zor olmuştu. Bizim işler ters, herkes tatil yaparken turizmciler çalışır, herkes çalışırken tatil yaparlar, bu yüzden haftanın bu alakasız gününde 2-3 günlük bir seyire çıkacak birileri zor bulunuyor. Arabayla yüksek lisanstan arkadaşım olan Süphan’ı almaya gidiyordum ancak pazartesi trafiği malum, baktım geç kalacağım hemen telefonla haber vereyim dedim ki 3-4 aramadan sonra telefon ancak açıldı yorgun bir ses “ben bütün gece uyumadım, çok yorgunum gelemeyeceğim” dedi. Yolculuğa dahil olacak üçüncü kişi ise babamdı ve gelme olasılığı zaten çok zayıftı. Mehmet ağabeyle konuşup istanbuldan çıkış saatimi akşam
Akşam 6 sularında Gelibolu’daki küçük balıkçı limanına giren Lotus’u karşıladık. Yakıt ikmali ve limandaki meyhanelerden birinde midye bira faslından sonra Mehmet ağabeyleri geldiğimiz arabayla İstanbul’a uğurladık. Daha sonra otobüsle yola çıkan babam da bize katıldı. Babam, bir zamanlar yük gemilerinde kaptanlık yapan dedemin yanında gemicilik yapmak için liseyi bırakmış, 10 sene kadar gemilerde çalışmış, yağcılık, serdümenlik yapmış denizi çok seven ancak hayatında yelkenliye binmemiş biridir. Bu seyirde denizi seven birine yelkeni de sevdirmek çok zor olmaz diye düşünüyordum.
Alışveriş yapıp Akşam 10 sularında Gelibolu limanından ayrıldık. Hava 3-5 kuvvet lodos esiyordu ve hemen anayelkenimizi basıp cenovayı açarak ayı bacağı yaptık, son derece keyifli bir seyir oluyordu. Rakı ve biralar açıldı, insana işte hayat budur dedirten anlar hızla akıp gitti, babam da yelken güzelmiş yahu deyince keyfim iyice yerine geldi. Gece yarısına doğru yattım, sabaha karşı babam “bak bakalım Marmara Adası hangisi diyerek uyandırdı. Hava, kuvvetini biraz arttırmıştı. Cenovayı ve anayelkeni kapatıp Marmara Adası Limanına girdik, mendirekteki boş bulduğumuz bir yere bağlanarak öğlene kadar dinlendik.
Öğlen uyandığımızda hava şiddetini iyice arttırmış ve lodostan kıbleye dirise etmişti, telsizde fırtına uyarısı yapılmaktaydı ancak tekneyi Marmara Adasında bırakıp İstanbula dönmek veya orada beklemek bir alternatif gibi görünmüyordu, lakin Nevcanın ertesi gün sınavı, benim ve babamın ise işlerimiz vardı. Zaten o havada çalışan bir yolcu gemisi bulmak da imkansızdı. Adada öğlen 12 civarında kahvaltımızı edip yola çıktık. Ana yelkeni birinci camadanla küçülttük, cenovayı ise hiç açmadık, çok kuvvetli sağnaklarda dalganın da etkisiyle teknenin dümen dinlemediği, hatta köre düştüğü ve motor çalıştırmak zorunda kaldığımız bile oluyordu. Sanırım cenovayı fırtına floğu gibi, çok küçük de olsa açmak sorunu ortadan kaldırabilirdi. Aldığımız hava raporuna göre akşam 9’a kadar 7-8 kuvvet kıble ile keşişlemeden esecek, daha sonra aniden karayele dirise edecekti. Biraz da buna güvenerek seyir konforu daha fazla olduğu için rotamızı gereğinden fazla kuzeye yöneltmiştim. Hava şiddetli de olsa son derece keyifli ve hızlı bir seyir oluyordu. Tek sıkıntım, arada bir babamın sallantıdan şikayet etmesiydi. Yine de peşimize takılan yunusların da yardımıyla keyfim son derece yerindeydi.
Saat 16 sularında Mehmet Ağabey telefonla ulaştı, koordinatlarımı verince fazla kuzeye düştüğümü söyledi. Umduğumdan çok daha hızlı gitmekte olduğumuz için akşam 9’da havanın dönecek olması artık işime yaramıyordu, kaldı ki hava tahmininin yanılma payı da her zaman vardır. Mehmet Ağabey’in önerisiyle rotamı düzelttim. Artık tam apaz gidiyorduk ve seyir konforumuz azalmıştı. Kısa bir süre sonra ufukta kara belirmişti, bu şekilde akşam 9’a kadar seyrimize devam ettik. İstanbul’a yaklaştıkça hava sertleşiyor, dalgalar derinleşiyordu, 8-10 mil arasında değişen hızımız artık 10 milin altına inmiyor, çoğu dalgadan inerken 14-15 millere çıkıyordu. Dalgalardan birinden inerken 18 milin üzerine çıktık ki bu benim Lotus’ta gördüğüm en yüksek hızdı. Yeşilköy açıklarına vardığımızda üzerimizden uçaklar kalkıyordu. Herhangi bir aksilikte hava bizi hızla karaya sürükleyebileceği için karayı oldukça açıktan geçiyordum böylece Yenikapı açıklarına kadar geldik. Saat dokuz olmuştu. Yelkeni kapatıp motor seyrine dönmek için havanın değişmesini son ana kadar beklemeye karar vermiştim. Ahırkapı ile Kadıköy’ün hemen hemen tam ortasındayken rotamı iyice boğazın girişine doğru çevirdim ve rüzgarı pupadan almaya başladım. Dalgaların birinden inerken kavança yemek üzere olduğumuzu farkettim ama çok geçti. Son derece sert bir kavança yedik babam kamaradan “direk mi kırıldı” diyerek çıktı. Ne yazık ki ana yelkenimiz camadan yerlerinden yırtılmıştı. Hemen motor çalıştırıp orsaya döndük. Güverteye çıkıp ana yelkeni topladım. Kavança esnasında pusulaya çarpan ıskota makarası pusulamızı da kırmıştı. 15 dakika sonra hava birden durdu ve 5 dakika içinde karayelden esmeye başladı. Mehmet ağabeye kötü haberi telefonla verdik. Bütün gün esen fırtınadan sonra çok şiddetli bir yağmurla beraber deniz çarşaf gibi olmuştu.
Gece yarısına doğru Bebek’te Mehmet ağabey tarafından karşılandık. Çok güzel bir seyir, son dakika golüyle gerçekten çok kötü bitmişti.
12 Ekim 2009 Pazartesi
Bozcaada-Gelibolu

Tek bir eksiğimiz var: ASSOLİST!
Bu gibi durumlarda, ustalarımdan öğrendiğim, suya bırakıp "unutacaksın"... Ben de öyle yaptım, içeri girdim küçük bir iş için Ama "şişman kadının" çıkması uzun sürmedi... Nurettin Ağabey'in bağrışıyla, neredeyse kemerimi falan bağlamadan güverteye fırladım. Hep yapılan yanlış, makinenin üstüne atlamamak lazım. Ekip bu konuya aşina, hepsi tecrübeli. İlk başta hayvanı bırakıp, tekneyi yavaşlatmak ve durdurmak lazım. Makine acayip gürültüyle boşalıyor, bu arada biz de yelkenlerle uğraşıyorduk. Tekne neredeyse durmuştu ki ses de kesildi...
-Eh be lanet! Koparttın değil mi?
Zaten 0,75 Flurucarbon misinayı kopartaacak bir balıksa da işallah tutamamış oluruz diye kendimi avutuyorum ama hikaye...
-Ne olacak, sıyrılmış bir düğüm! Lanet!!! Yani kopartsaydı daha az üzülecektim. Bu düğüm nasıl sıyrılır? Hay kafama ne yapayım? Gece vakti, kör karanlıkta düğüm atarsan böyle olur. Ama oyunun kuralı bu! İşin içinde hep kazanmak yok, zaten olsaydı kesin çok daha az zevkli olurdu. Başkaca o boyda ve verimde, rapalam olmadığı için küçükten bişey attım, sırf adet yerini bulsun diye, ama adım gibi eminim... Bu gün başka kısmet olmayacak! Gitti...
Neyse, yelken-motor, sonra da sırf yelken yukarı çıkarken teknenin piyanlarını yapıyorum, hazır ipler çıkmışken de Erol Ağabey bir yandan anayelkeni toplamak için kullandığımız ahtapotu derleyip-topluyor. Nurettin Ağabey karışmış bir gırcala yumağıyla uğraşıyor.
Ahtapotun kolları
Yelkenci Piyanı
Adi Piyan(Gönül isterdi ki balığın resmini koyalım ama bu seferlik düğüm resimleriyle idare edeceğiz mecbur)
-Mazotunuz var mı?
-Yok.
-Benzinci nerede?
-Yok... Suya attılar geçen gün.
-Günlük ücret 55 Milyon.
-Mazotunuz yok, benznciye gidip-gelene kadar bizden 55 milyon mu alacaksınız?
Yani koskoca şehrin göbeğinde, tamamen çay ocağı mantığı ile işletilen, adı "Marina" olan, kanımca balıkçı barınağı bile olamayacak kadar deniz ve denizcilik nosyonu-bilgisi/görgüsünden uzak kişilerce işletilen bu yerin, nasıl olup da sadece 20 mil güneyinde tamamen farklı yapı-mantık ve yaklaşımla işletilen bir diğer limandan (Bozcaada'dan) kendisine en ufak örnek almamasını anlamak mümkün değil... Yola koyulduk, dert değil. Tekneciliğin bu tarafını çok seviyorum. Deniz ve doğa haricinde hiç kimseye tabi değilsin, yani olmayabilirsin. Gelibolu'dan arabayla taşırız bidonları. Ne çekeceğim bu arogan "çaycıların" marinacı konseptlerini. Zaten sıtkımız sıyrılmış aşağıda dünya markası marinalardan, üstelik Çanakkale'li Delidumrullar bizden Porto Cervo ayarında para istiyorlar... ve de fiş de kesmiyorlar! Bunun adı tam vurgunculuk!

11 Ekim 2009 Pazar
Chios-Bozcaada

Vahit'in Yeri'nden LotusBozcaada'ya tam hesapladığımız saatlerde vardık, güzel berrak bir gün. Vakit bol. Ayazma'ya gelip, yeni atılmış 6-8 tane kafa karıştıran kırmızı şamandıra arasından geçerek kumsala demirledik. Vahit'e çıkıp bir öğle yemeği kayıntısı planlıyoruz. Ayazma'nın açıkları oldukça tehlikeli sığlıklarla doludur. Bilmeden girmeye çalışmak ciddi sorunlara yol açabilir,hele de gece... Bu şamandıraları sanırım yol göstersin diye atmışlar ama nasıl? Onu anlamadık... Yaz başında yoktu, demek yeni bir uygulama...Vahit'de güzel bir yemekten sonra tekneye gelip, bir başka koya geçmek için demir aldık. Mermer burnuna doğru, karadan ulaşımı olmayan favori bir demir yerimiz var. Pek bilinmiyor, pilot kitaplarda da bahsi geçmeyen. Oraya girdik.Ama süprizler henüz başladı. Tuvalette bir sorun var. Açmaya karar verdik. Bu bir teknecinin sonsuza kadar kaçamayacağı bir sorun, benim bildiğim tek bir yolu var, tekne sahibi olmamak!Neyse mecburen giriştik. Önce borular söküldü. Temizlendi. Taktım bastım, çalışmadı. Sırada pompa var, onu da dağıttık... Neyse şu an yemek saati olabilir, uzatmayalım okuyana eziyet olmasın. Her bişeyi yaptıktan sonra, sorunu bulduk ve çözdük. Ancak pis su tankına bağlayabilmemiz mümkün değil gibi, sökerken bağlantısı kırıldı.Direkt denize bağlayarak geçici olarak çözdük.Bu arada bir ekip de, özellikle Kaan'ın acı kuvvetini ve Erol Ağabeyin teknik kabiliyeti sayesinde, bumbayı tamir etti. Yarın ve sonraki günlerde rüzgar artacak, ihtiyacımız var. Yola devam. Rota Bozcaada liman. Liman boştu, rahatça bordaladık. Liman içinde küçük küçük balıklar var. Sürü halinde dolaşıyorlar, tanıdık balıkçılara sorduk. Dışarda akya var, içeri doğru kovalıyor dediler... Hmm! Bu önemli bişey demek olabilir ))
Akşam Çamlık'ta sulu yemek. Çok geç saate kalmadan döndük, herkeste bir yorgunluk var ama benim aklım balıkçıların söylediklerine takıldı bir kere... Olta kutusunu çıkartıp yeni iki takım yaptım. Düğümleri falan tazeledim, ağırlıkları ayarladım. Sonra da yattım uyudum.Bakalım yarın nelere gebe?
10 Ekim 2009 Cumartesi
Alaçatı-Chios/Marmaro
Ertesi sabah erken uyandık. Yolumuz uzun ama asıl sebep bu değil, Nurettin Ağabey pek çaktırmıyor ama bu konulrda oldukça titiz bir yapıya sahip.Ben de çok samimi olmadığım bir arkadaşımın teknesine gittiğimde, benzer çelişkiler yaşarım hep. Neyse buraya keyif yapmaya geldik, zamanla ilgili sorunumuz yok. Esnek bir planımız var.
Marina parasını bir önceki gece her ihtimale karşı vermiştik.
Alaçatı marina son geldiğimden beri bayağı kalabalıklaşmış. Etraf balık avlama turnuvasına katılmak için gelmiş, açık deniz balık tekneleri ile dolu.
Biz de kendi oltamızı, mendirekten çıkar çıkmaz attık. Burada olur mu sorumu daha tamamlamadan, malum sesle herkes irkildi. O an bir şaşkınlık olur hep. Kısa sürdü, tekneyi durdurup sarmaya başlayıncaya kadar, bir boşalma oldu, ses kesildi.
Dümdüz denizde koydan çıkıp, boğaza doğru yollandık. Karşıdan gelen çok da kaba olmamasına rağmen dalgaları kolaylamak için karşı kıyıya-yani Sakız Adası tarafına- geçtik.Ana limanı, yeni inşa halindeki marinası önünden kuzeye doğru tırmanıyoruz.
Nurettin Ağabey bu suları iyi biliyor.
Sakız ana limanında kontroller sıkı. Karaya çıkmak taraftarı değiliz, kimsede pasaport yok, Nurettin Ağabey hariç. O tedbirli haliyle...
Önce Pantoukios. Küçük bir liman girişinde balık çftliği var. Çok sevimli değil. Girşte solda bir çekek yeri var. Rivayete göre çok ucuzmuş, çekme atma işleri...
Sonra Langada. Girişte sağ taraf (kuzeyi) askeri bölge...
Liman şirin, 3-4 tane taverna var. Kalamarı tavsiye edildi, ama çıkıp deneyemedik.
Marmaro'ya doğru çıkacağız. Hem yolu kısaltacak hem de kuzeyli havalarda bizi koruyacak bir mendireği var.
Sancak bordamızda, girişi doğudan olan Koyun Adalarını bırakarak, burunda üstünde feneri de olan Strovilo adasının etrafında balığa yatan sandalların arasından batıya dönüyoruz.
Marmaro'nun koyuna girmeden, yine feneri olan bir başka ada olan Margariti'nin etrafından dönüyoruz. Kanalda, doğudan batıya doğru geçerken sığlıklara dikkat.
Limana erkenden girmek istemediğimizden, demir atıp kendimizi sulara bırakıyoruz. Gayet hoi berrak bir su bekliyor bizi.
Kaan günün ilk ganimetini alıyor. Dipte bir anforaya saklanmaya çalışan sekiz kollu, akşam yemeğinde meze olmak üzre usulünce mutfağa giriyor.
Karaya çıkıp, bağlanıyoruz. Gelen giden yok. Tekneyi özellikle açık bırakıp, 3-4 km yukardaki asıl yerleşim olam Kardamila'ya doğru yürümeye başlıyoruz. Etraf daha çok kafe dolu, hiç taverna yok. Çoğu kapalı, evler bakımlı. Hali vakti yerinde Yunanlıların sayfiye yeri belli.
Limana döndüğümüzde bizi Liman Polisi karşılıyor...
Bingoo...
İki elimde, şişe dolu iki torba kötü bir niyetimiz olmadığını ifade etmekte zorlanmıyoruz. Bu arada çok az ingilizce biliyormuş numarası yapmak yine işe yarıyor.
Şişeler mi? Onlar da global ekonominin işleyişinin parçası bence!
Gözümüze kestirdiğimiz güzelce bir taverna da bulamayınca, ahtapotu da düşünerek tekneye girdik. Bence sofra bu tarz el-ayak çekilmiş bir sahil sayfiyesinde bulabileceğimizden çok daha iyiydi.
Diğer açıdan bakarsak, bir torba uskumruya karşılık iki adet türk cevizi bence gayet iyi bir alışverişti.
9 Ekim 2009 Cuma
Alaçatı
-Evet Kaan, buyur...
-Abi acayip trafik var. 2,5 saattir Bayrampaşa'dan köprüye gelemedim.
-Eh Cuma günü, normal. Var daha vaktimiz... Bekliyoruz biz.
-Yok yok böyle olmayacak. Siz çıkın bana doğru gelin isterseniz.
-Neredesin?
-Levent.
-Yahu Levent'ten Etiler ne yazar? Sap ara sokaklardan falan gel.
-Takıldım kaldım...
Hikayenin devamı şöyle:
Uçağın kalkmasına 2,5 saat kala Etiler'den çıktık...
1 saatte Levent'e geri gidemeyince, eve dönüp motorları almaya karar verdik...
Ancak bulunduğumuz ara sokaktan kurtulmamız mümkün değil. Ne ileri ne geri...
Son dakikada bulduğumuz park yerine arabayı koyduk, koşarak taksi...
Hiçbiri haliyle durmuyor, Kaan cüssesini de kullanarak bir tanesini resmen zorla ele geçirdi...
Elimizde sırtçantaları ıvır-zıvır koşturarak motorlara Etiler'e geri geldik...
Bu proje sebebiyle neredeyse 1 saatten fazla zamanda Etiler-Levent-Etiler yapmış olduk...
Acı ama gerçek! Uçağın kalkmasına artık sadece 1 saat var...
Ama süprizler bitmiyor...
Benim motorda benzin yok...
En yakın benzin istasyonu yine Levent'te...
... ve yolda kalmak hiç de istemiyoruz...
Sonuç:
Benim hayatımda gördüğüm en berbat Istanbul trafiğinde, neredeyse 40 dakikada, benzin de alaraktan Sabiha Gökçen Havalimanına yetiştik...
ve inanılmaz ama uçağa bindik...
En arkada oturduğumuz koltukta ellerimin titremesinin tamamen bitmesi için bir büyü rakı içmem gerektiğini maalesef hostese anlatamadım... ))
Bütün bu motor seyahati boyunca arkamda oturan Kaan, sanıyorum uzunca bir süre motorsiklete binmez...
Uçaktan inince arabasıyla bizi İzmir Havalimanından karşılamaya gelen Nurettin İşletici Ağabey'i üçümüz de neredeyse 40 yıllık dostmuşuz gibi kucakladık, sarmaş dolaş olduk.
Ancak hikayeyi anlatınca hak verdi...
Alengirli başlayan bu tarz seyahatlerim hep olmuştur...
Seyahatin geri kalan kısmının gerçek bir tatil gibi geçmesi için, bu duygudan mümkün olduğunca hızlı kurtulmanın gerekliliğine hep inanmışımdır.
Bu yüzden, Güzelbahçe civarındaki balıkçılardan birisine giderek, harika bir balık-rakı organizasyonu yaptık. Nurettin Ağabey'e ve eski dostu Gürkan Kardeş'e buradan teşekkürler.
Alışverişi de tamamladıktan sonra, tekneye gittik yattık uyuduk.
8 Ekim 2009 Perşembe
Ara verdik...
Lotus ile neredeyse, Eylül'den beri beraber değiliz. Bu kadar uzun ara daha önce hiç olmamıştı. Bunda tatil programlarının azlığı kadar üst üste gelen tamir ve bakımlar dolayısıyla ortaya çıkan aksaklıklar da etkili oldu. Yaz başından beri planladığımız Göcek seyahtimizi, armada çıkan son dakika aksaklığı ve zaruri tamiri sebebiyle, sağolsun İyibudarlar'ın teknesi Elifim (eski adıyla Elif) ile yaptık. Aslında çok da rahat ettik.
Bu aynı boyda aynı firmada yapılmış teknelerin nasıl olup da dizayn olarak birbirlerinden bu kadar farklı olabildiğini galiba hiç anlayamayacağım...
Neyse Marmaris-Göcek seyahatimiz gayet başarılı geçti...
Lotus bunun akabinde, Marmaris Netsel'den Bodrum'a geldi. Oradan alan Melih Ağabey ve Mustafa Çam anladığım kadarıyla harika bir lodos rüzgarını arkalarına alarak Alaçatı'ya kadar çıkarttılar.
Bizim plan da şimdi Alaçatı'dan alıp, Çanakkale tarafına bir yere çıkartmak. Ekip sağlam bakalım, ne süprizler bekliyor bizi )))
4 Ekim 2009 Pazar
Bodrum Alinda
Sabah saat 07.00 gibi uyandık, hava yine çok güzeldi, güneş yeni doğuyordu. Önce kahvaltıyı da burada yapalım diye düşündük ama sonra rüzgarı kaçırmamak için vazgeçerek bir başka koya gitmek üzere yola koyulduk, motorla koydan çıktıktan sonra dalgalı ve rüzgarlı bir denizle karşılaştık. Rüzgar düne göre daha şiddetli, deniz ise bayağı dalgalıydı. Bu kez sadece Cenovayı açtık, ana yelkeni böyle bir rüzgar ve dalgada açmaya cesaret edemedik, direği kırabileceğimizi düşündük. Çok kısa bir süre ayı bacağı denedik ama riski görünce vazgeçtik.
İkinci günkü seyrimiz daha zor, ama çok da zevkliydi. Artık sadece rüzgarı değil, dalgaları da kolluyorduk ve rotamızı ona göre ayarlıyorduk. Yer yer dalga boyu 3-4 metrelere varabiliyordu. Ama hızımız da zaman zaman 8-9 nm. yi bulabiliyordu, üstelik sadece Cenovayla. Sabah kahvaltımızı yapmak ve biraz da gezmek, görmek için Leros adasının kuzeyinde Partheni koyunda limana girdik. Burası koy girişinde birçok balık çiftliğinin olduğu ve içeride bir çekek yeri ve büyük gemilerin de yanaşabildiği bir limanı olan küçük bir yerleşim merkeziydi. Bir tonoza bağlanarak sabah kahvaltımızı yaptık ve çok sevimli bir yer olmadığı için daha sonra hemen çıktık ve yola devam ettik. Öğleyin yemek molası için Patmos adasının güney-batısında yer alan geniş bir koya girdik de ama rüzgar bizi o kadar şiddetli savuruyordu ki ancak makarnamızı yedik ve hızla o koydan uzaklaştık. Oysa orada denize de girmeyi planlamış ve hayal etmiştik.
İkinci gecemizi İkaria adasında Kirykos limanında geçirmeyi planlamıştık ve öngörümüze göre oraya varışımız çok geç olmayacaktı, saat 19.00 gibi orada olmayı planlıyorduk. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı ve saat 19.00 da ancak boğazdan geçip Foumi adası limanına varabilmiştik. Yine zik zaklar çizerek, tramolalar atarak seyretmiştik. Malum hem dalga hem rüzgar yolu biraz zorlaştırdı. Limana girdiğimizde önce tekneyi kıçtan kara bağlamak için bir yer baktık, daha çok balıkçı tekneleri vardı. Ancak tüm yerlerin balıkçı teknelerine ait olduğu konusunda uyarılınca, Alman bayraklı bir katamaranın yanına gittik ve ona demirlediği yerin bize de uygun olup olmadığını sorduk ve tam yanına 4 metreye demirleyecekken limandan bizi çağırdılar ve evraklarımız olup olmadığını sordular, biz de olmadığını ama kısa süre kalıp yolumuza saat 04.00 gibi devam edeceğimizi söyledik. Görevli olduğunu söyleyen bir şahıs bu şekilde nasıl buraya geldiğimizi ve asla duramayacağımızı söyleyerek bizi yolumuza devam etmek konusunda zorladı. Ben de bunun üzerine Melih’e yürü yavrum gidiyoruz, ilk hedef Alaçatı Marina dedim. Alman yatçıdan aldığımız hava durumu tahmini yarın rüzgarın hafif şiddette olacağı ve kuzeye döneceğiydi. Zorlu bir gece bizi bekliyordu, hazır güneyden esen bir rüzgar varken yelkenle yola devam edebilirdik. Saat 19.30 gibi hava kararırdı ve biz Fournoi (Foumi) den ayrıldık, yine cenova ile ve dalgalarla yol alıyorduk. Hava parçalı bulutluydu ve dolunay vardı. Ay ara sıra bulutlar arasından yüzünü gösterdiğinde etrafımız bayağı aydınlanıyordu, bunun dışında ise zifiri bir karanlık vardı, kendi ışıklarımız dışında bir ışık yoktu. Rotamızı yaptığım hesaplara göre 335 derece kuzey-doğuya hedeflemiştik. Daha sonra Melih Mehmet Erem’le yaptığı görüşme ile bunu doğruladı biraz daha kuzeye kayarak 350-360 a kadar çıktık. Dalgalar gittikçe irileşmişti, rüzgar da artık biraz daha serin esiyordu. Dalga ile aynı zamanda rüzgarı hesaplamak ve yelkeni doldurmak gittikçe zor olmaya başlamıştı. Saat 24.00 de yekeyi Melih’e devredip, ben uyumaya gittim. Melih tek başına battaniyeye sarınarak 01.45 e kadar devam etti, sonra ben uyandım ve tekrar yekeye geçtim, bu kez Melih dinlenmeye çekildi. Ortalama hızımız 6-6,5 nmildi. Saat 03.00 gibi çok uzaklarda Alaçatı’nın rüzgar santrallarının ışıklarını gördük. Ve 03.45 gibi sahile daha yaklaşınca tramola atarak kayan rotamızdan şimdi hafif kuzey batıya 2-3 mil seyrettik ve Alaçatı limanı koyunun girişine geldik. Orada Melih’i uyandırdım ve cenovayı topladık, motorla seyretmeye başladık. Çok sığ olduğu için bir gözümüz derinlik ölçerde, rüzgar altında seyrediyorduk. Derinlik kimi yerlerde 3 metre olabiliyordu. Korkarak ve koyu tam ortalayarak marina ağzına kadar ilerledik, Melih bu arada marinayı telefon ile arayarak bizi karşılamalarını istedi. Ve saat 04.00 gibi marinada çekek yerinin önüne (Marinada o saatte boş yer yoktu) rüzgar altında biraz acemice ve bottaki arkadaşın yardımlarıyla tekneyi bağladık. Tahmin ediyorum ki, çocuk bizim gibi acemiliği her hallerinden belli iki kişinin gecenin bu saatinde, böyle bir havada nasıl geldiğimize çok şaşırdı. Ertesi sabah tekneyi marinaya çeker ve yanaştırırken de aynı şaşkınlığı bir kez daha yaşadığına adım gibi eminim.
Açık denizde canavarız, ama demirlerken ve bağlanırken tam bir acemi olduğumuz ve daha çok deneyim edinmemiz gerektiği kesin. Onu da öğreneceğiz….
Etrafı temizledikten sonra, geride arızalı bir otomatik pilot bırakarak tekneyi terk ettik.
3 Ekim 2009 Cumartesi
Alinda-Alaçatı
Teknik aksaklıklardan ve gecikmeden dolayı özür dileriz!
izlemek için buraya tıklayın: http://www.vimeo.com/8051851
Gerçekten üç günde yaşantıma üç yıl eklendi diyebilirim. Nasıl mı? Anlatmaya başlayalım;
Melih’le (Ömür) ilk kez konuyu konuşmamız Eylül ayının başına rastlıyordu. Melih bana Ekim'de Mehmet Erem’in teknesi LOTUS’u Bodrum Marina'dan alıp Çeşme’ye getirip getiremeyeceğimizi sordu. Kadere bak ki aynı tarihlerde arkadaşımın ortağı olduğu Papa Joe adındaki lüks yelkenlisi ile, eğer müşterisi olmazsa o hafta sonu üç aile (1-4 Ekim) yine Bodrum’dan 4 günlük bir kaçamak yapacaktık. Ancak tekneye son 4 günde müşteri çıkınca ve teknenin günlüğü 3500 bin Euroya kiralık olunca, para bir kez daha bizi satın aldı ve program yattı. Böyle olunca zaten randevu vermediğim bu 4 gün bir anda boşa düştü. Melih’e uçak biletlerini Perşembe gününe almasını ve Bodrum’a gidebileceğimizi söyledim. Ama itiraf etmeliyim ki, önce Melih ve benim dışında birisinin daha teknede olacağını düşünmüştüm.
Geçen sene yine aynı tarihlerde Levent ve Sami ile (lise sınıf arkadaşım Levent Şensezgin) “CORE” adındaki teknelerini Çeşme’den alıp 4 kişi İstanbul Kalamış Marinaya getirmiştik. Gerçi rüzgar yoktu ve çok sakin bir havada yelken açamadan sürekli motorla yol alarak seyretmiştik, ama yine çok güzel bir duyguydu denizde olmak ve gece seyri.
1 Ekim Perşembe saat 15.00 de uçakla Bodrum’a indik ve 16.30 gibi de LOTUS’un güvertesindeydik. Niyetimiz o gece Galatasaray ve Fenerbahçe’nin UEFA kupası maçlarını izlemek ve suyumuzu doldurup sabah 06.00 gibi yakıt ikmalimizi yapıp yola çıkmaktı, ancak o gece Marina yetkililerinden aldığımız sürpriz bir haberle hareketimizin 09.30 dan önce olamayacağını, çünkü yakıt ikmalinin ancak saat 09.00 dan itibaren mümkün olduğunu öğrendik. Suyumuzu gece doldurduk (Melih sancak tarafımızdaki teknenin hortumunu,iskele tarafımızdaki teknenin musluk bağlantı adaptörünü alarak karşımızdaki teknenin bağlı olduğu musluktan doldurdu) alış-verişimizi yaptık, ama yakıt için sabahı bekledik.
Bu arada zaten hafta içinde takip ettiğimiz gibi, marinadan aldığımız son hava raporunda da iki gün boyunca rüzgarın güney-güneybatı yönünden orta şiddette eseceği, dalga yüksekliğinin maksimum 2-4 metre olabileceği bilgisini aldık. Yani her şey böyle bir yolculuk ve yelken için müthiş uygun görünüyordu.
Sabah 10.00 gibi motorinimizi aldık ve motor – yelken seyriyle yola çıktık. Akyarlar ve Turgutreis’i de geçtikten sonra rüzgar kendini hissettirmeye başladı. Rota kuzeybatı yönünde devam ettik ve yola çıktıktan yaklaşık bir saat sonra cenovaya ilave ana yelkeni de açtık ve güneybatıdan esen apaz rüzgarla yelkenimizi doldurarak motorsuz saatte 4-4,5 nm ile yol almaya başladık. Ancak tam bu sırada maalesef GPS’ imizin pili bitti (Tedbirsizlik) ve Melih in kolundaki saatte var olan GPS ile yolumuzu tayin ettik(Teknolojik arkadaşım benim). Hızımızı LOTUS’un hız ölçeri ile tam ölçemiyorduk, çünkü sürat arttıkça alet daha fazla saçmalamaya başlıyor ve 4 nm ile giderken 6 nm., 6 nm ile giderken de 8 nm. gösteriyordu, muhtemelen teknenin altında ki hız pervanesinde bir kirlenme vardı veya ters akıntı etkiliydi.
Melih ile kaptanlığı çok güzel paylaştık, o diplomalı kaptan, ben ise alaylı yardımcısı. Böylece ikinci uzun tekne yolculuğumda miçoluktan 2. kaptanlığa terfi etmiştim. Ama itiraf etmeliyim ki, dümen çoğu kez bendeydi. Bu arada yekeli bir tekne ile dümenli bir tekne arasında idare açısından bayağı bir fark olduğunu anladım. Geçen sene gittiğimiz “CORE” dümenliydi ve otomatik pilot vardı ve iş çok kolaydı. Ama “LOTUS” da yeke bayağı zor kumanda edilebiliyor. Yekenin otomatik pilot teşkilatı ise çok hassas olamıyor. Bu nedenle yeke başında olmak hem çok zevkli, hem de bayağı yorucuydu.
İlk gün yelken açtığımız saat 11.00 den itibaren koy giriş çıkışları hariç hemen her yerde yolumuza yelken ile devam ettik. Birinci gün deniz oldukça sakin ve dalgasızdı, rüzgarda ana yelkeni de açtık ve yine güneybatı yan rüzgarıyla hafif yatmış vaziyette ortalama 6-8 nm. ile çok güzel bir yolculuk yaptık. Arada burnumuzu rüzgara kaptırdığımız da oluyordu, ama sonunda ince çizgide ve dikkatli gitmeyi de öğrendik. İki kez tramola atarak yolumuzu biraz uzattık ama zevkimize zevk kattık diyebilirim, bu konuda Melih’i biraz zorladığımı söyleyebilirim.
Melih hedef adamı, hedefi koyuyor ve oraya gitmek için plan yapıyor, rüzgarı ikinci plana atıyor (GİDECEĞİ LİMANI BİLMEYEN GEMİYE HİÇBİR RÜZGARDAN HAYIR GELMEZ) diye düşünüyor ve obsesyonunu her şeye rağmen benim isteğimle bastırıyor ve beni mutlu etmeye çalışıyor, her zamanki gibi.
Ben ise yelken için rüzgarı sonuna kadar kullanmak taraftarıyım, (RÜZGAR SENİ NEREYE GÖTÜRÜRSE ORAYA GİT, AMA ÖNEMLİSİ GİTTİĞİN YERDEN VE YOLDAN ZEVK ALMAYA BAK!) ve o nedenle hedef ikinci planda, rüzgar ve yelken birinci. Neticede ikimizin de müthiş zevk aldığı tartışılmaz. Hele yolculuğumuza yaklaşık 50 dakika eşlik eden ve bize müthiş bir şov yapan yunus sürüsü ile zevk doruğa ulaştı. Yaklaşık 10-15 yunus çevremizde atladı zıpladı, altımızdan geçti, bize eşlik etti, eskortluk etti. Harikaydı, sonradan niye yanlarına atlamadık diye de çok hayıflandık, acaba bizimle yüzerler miydi? Bazen insan saçmalıyor. Ben de insanım ve saçmaladım; yunusların metal sesine daha çok gelecekleri gibi yanlış bir bilgim vardı, metale vurmam ve gürültüyle birlikte o harika yaratıklar teknemizin çevresinden çil yavrusu gibi dağıldılar ve yolculuk boyunca da bir daha görülmediler. Heyhat!!!
O gün dingin ve harika bir yolculuk sonrası Leros Adası Alinda koyuna saat 17.30 gibi girdik ve önce koyda bir tur attık. Korunaklı bir limandı, bizden başka üç tekne daha vardı, onlara bakarak teknemizi örnek bir şekilde demirledik. Bot ile sahile çıktık, kafede ev yapımı beyaz bir şarap içtik. Ancak bir gece önce biraz yorgun olduğumuz için yemeğimizi erken yemeğe ve uyumaya sabah da erken kalkmaya karar verdik. Yemek benim için domuz dönerdi, Melih içinse tavuk ızgara. Ancak oturduğumuz kafeteryadaki garson kızın bizimle Türkçe konuşması ilginç bir sürprizdi. Bulgar asıllı kız Türkiye de de bulunmuş. Bulgarca, Türkçe, Almanca ve Yunanca konuşabilen çok sevimli bir garson kızdı. İsmini sormayı unuttuk… Leros çok güzel ufak bir ada, tüm yapılar eski bakımlı ve orijinal, betonarme yok denecek kadar az. Bankadan supermarkete kadar her türlü şey var. Leros’dan GPS için pil de aldık ve ertesi gün için rahatladık.
31 Ağustos 2009 Pazartesi
Karacasöğüt-Akbük
Teknede ufak tefek tamiratlardan sonra, Tuncer Ağabey'lere kahvaltıya geçtik.
Bugün tatilin son günü, iyi değerlendirmek istiyoruz...
Ya Okluk tarafına, ya da Akbük' e geçeceğiz, henüz karar vermedik. Tuncer ve sevgili Meryem, iskele yazın çok kalabalık olduğu için ve çıkıp dışarda uzun kaldıklarında, yerlerinin gelen teknelere verildiği için dışarda kalmak pek istemiyorlar. Bize belki de karadan gelecekler...
Rüzgar henüz artmamış, yukarı çıkıp Akbük'e gitmeye karar verdik. Kendisi oldukça büyük bir koy. Girişinde bir kumsalı gözümüze kestirdik. Harika bir kumu, harika berrak suyu ve etraf çam ağaçları ile çevrili nefis bir doğası var...
Çok da matah olmayan bir mutfaktan gelme, ama parası da makul bira-patates tecrübesinden sonra, palamar çözüp Akbük'ten ayrıldık.
Yandan gelen denizlerle, harika bir güneş batışı manzarası eşliğinde, Gökova'ya bir sonraki sefere kadar "hoşçakal" derken, süpriz geliyorum demez, cırrr sesiyle irkildik...
Zaten eve de dönüyorduk, bu saatten sonra kim uğraşacak balık ayıklamakla, yemekle diye kendimizi avutarak tekrar rotaya girdik.
30 Ağustos 2009 Pazar
Bodrum-Karacasöğüt
Ama belki de iyi oldu, muhtemel muhabete devam etseydik, adını bile bilmediğimiz koya yayılır, belki de o gün tekrar çıkmaya yetecek enerjiyi bulamayabilirdik. Ancak ne gam? Herhangi bir zaman kısıtlaması olmayan tekne tatillerine bayılıyorum... Çıkmasak ne yazar?
Olta suda, her zamanki gibi...
Geniş apaz 8-10 knotlarda Gökova'nın kalbine uzuyoruz.
Tuncer Ağabeyler, yolda aradı. Akbük'e geçmemiş, sosyete koyu dedikleri, Karacasöğüt'ün hemen yanında (batısındaki) koyda demirde olduklarını söyledi.

Hasret giderdik.
Ömer "Paşa" ile ilk defa karşılaştılar.
29 Ağustos 2009 Cumartesi
Turgutreis-Bodrum
LOTUS'daki terminnaler swage-stud denilen cinsten. 6 mm'lik tele bu baskı bağlantıyı Bodrum'da sadece birkaç yer yapıyor. Bir tanesi Hüseyin Bey (0532 5017384), İçmeler'de atölyesi var. Ancak biz kendisiyle birçok kez telefonla görüşmemize rağmen, bir türlü buluşamadık. Sonunda teli söküp, Istanbul'a getirmek durumunda kaldık. Burada Cemil Dönerkaya (0212 2503385) sektördeki uzun yıllara dayanan tecrübesini konuşturdu ve sorunu çözdü. İlk planda ıstralyayı takıp, LOTUS'u buraya getirecek ve bir arma testi yapıp neyi ne kadar değiştirmemiz gerektiğine bilahare karar vereceğiz.
Gümüşlük'de kiralalan evden artık çıkma zamanı geldi, ancak bizim dönüşümüz için hala 3 günümüz var. Nalan ile beraber, Ömer "Paşa'yı" da alarak bir Gökova seyrinin süper bir final olacağını farketmemiz çok kısa sürdü...
Gerçekten de güzel bir rüzgar eşliğinde, yelken yaparak ve denize girerek, hoş bir seyirle Bodrum'a geldik. Milta marina birkaç saatliğine bile olsa tam gün parası alacaklarını söyleyince, bağlanıp Bodrum'da vakit geçirmek ağır bastı.

