Bozcaada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bozcaada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2010 Cuma

Bozcaada-Lapseki



Lotus'u Bozcaada Balıkçı Barınağı'nda bırakıp geri dönmemizin üstünden daha henüz 3 gün geçmemişti ki tekrar yola koyulmak üzere hazırlıklara başladık. Melih Ağabey veya Raşit'in gelmesini çok istiyorum ama ikisi de meşguller, bakalım.
Erol Ağabey müsait, Ömer "benim için de uygun" deyince, çekirdek kadro oluştu. Uzun bir motor seyri olacağa benziyor, işin kötüsü otopilotumuz arızalı. Dümen tutacak, teknecilikten anlayanlara ihtiyacımız var. Eyüp (Oğan) Ağabey ve Turhan (Akman) geliyoruz deyince doğrusu çok sevindim...
Tek yön seyir olacağı için, bizi oraya bırakacak birilerine ihtiyacımız var. Bu konuda Sergün sağolsun tüm imkanlarını seferber etti. Oldukça lüks bir minibüsümüz ve bizi oraya bırakıp geri dönecek bir şoförümüz var.
Yolculuk Cuma gece yarısı, saat 03.00 gibi başladı. Sohbet muhabbet şeklinde, Gelibolu'ya oradan motorlarla Çardak tarafına geçtik. Geyikli sahiline ulaştığımızda, ilk sefer 09.00 vapurunun kalkmasına daha yarım saat vardı.
Hemen sahildeki çardakta, çaylarımızı içip tavla oynadık. Kahvehane kültüründe geniş bir tecrübesi olduğu aşikar olan Eyüp Ağabey'i karşıma almamakla ne isabetli davrandığım kısa sürede ortaya çıktı... Meğer sadece tavlada değil, tüm kağıt oyunlarında tam bir "kurt" olan Eyüp Ağabey'le en kısa sürede kanlı bir partide buluşmak üzere sözleştik, koştura koştura vapura bindik.
Taze bir poyrazla Ada'ya geçtik. Birgün önce zar-zor da olsa, Babakale'yi geçip Bozcaada'ya sığınmış Erol Akyiğit ve arkadaşlarıyla buluştuk. Onlar da bizimle beraber aynı rotada yukarı devam edecekler, ancak biraz zaman kısıtlamaları var.
Bozcaada'ya yayılıp, çorba içtik, yiyecek-içecekleri temin ettik, şarap siparişlerini Çamlıbağ'dan tedarik ettik ve tekneye döndük.
Çıkmamız, öğleyi buldu.
Rota Boğaz!



İhbarlara göre, Karadeniz ve Marmara'nın doğusunda çok şiddetli fırtına var, ancak şimdilik bu civarı etkilemiyor. Marmara'yı geçmeyi planladığımız Pazar gününe kadar, şiddetini büyük oranda kaybedecek, denizi geçerken hatta hafif bir lodosla bize destek bile verebilir bakacağız.
Tam karşımızdan gelen şiddetli akıntıya rağmen, Boğaz'ı tutturduk. Bu arada Erol Ağabey'in hummalı otopilot tamir çalışması netice vermedi, dümen mecburen elde...
Ara ara eğilip dümen palamıza bakıyoruz. Boğaz trafiğini geçerken, dümensiz kalmak en istenmeyen şey. Otopilot tamirinden başarısızlıkla çıkınca teknenin orasına-burasına saldırmaya başladık. Önce sarma anayelken mekanizmasını neredeyse tamamen söktük. Ancak sorunu bir türlü tespit edemedik. Yaptığımız değişikliklerle sanki biraz daha kolay gibi ama, takıldı mı yine takılıyor...
Tekneye giren suyu boşalttık. Ancak giriş yeri hala muamma!
Anayelkendeki yırtık biraz büyümüş, tamir etmek için direğe çıkmak gerekiyor. Bir şekilde geçici de olsa hallettik, bu yolda bizi idare etsin de...
Akşam saatlerinde, Nara Burnu'nu bordalayıp, kuzeye Lapseki'ye doğru Anadolu yakasından yükseldik. Lapseki açıklarına geldiğimizde, akşam olmuştu.
Mendireğe su kesimimiz dolayısıyla giremedik, koya demirledik. Güzel bir makarna, eşliğinde şarap ve peynir ile akşam yemeğimizi yedikten sonra demir alıp Boğaz'dan çıktık. Güzel bir güneyli rüzgar var, balon bastık.
Rotamızdayız ve gayet güzel bir seyirle gidiyoruz. Yattım uyudum.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Bozcaada-Gelibolu



Sabah erkenden bir tıkırtıyla uyandım, kalktım baktım. Erol Ağabey, sağolsun erkencidir hep, kahvesini koymuş güvertede yudumluyordu... Teknenin içinde bile acayip bir rutubet var, nasıl uyumuşuz burada hayret? Bu arada harika güneş doğuyor. Ada daha yeni yeni uyanıyor, limanda kimsecikler yok...Tekne içinde oyalanmayıp, Ada'ya çıktık yine. Tam sezon sonu, el ayak çekilmiş, zaten günlerden Pazartesi, haftasonu için tek tük gelen birkaç kişi de dün akşam vapuruyla dönmüşler anlaşılan. Çamaltı'nda in-cin top oynuyor. Köşedeki kahvede börek-çörek yanında sıcak demli çayla kendimize geldik. Çok da vakit harcamayalım, yola koyulma vakti. Benzincide kimseler yoktu, aslında bulmuşken biraz mazot alsak iyi olurdu ama ne yapalım? Önümüzde Çanakkale var, oradan da takviye ederiz dedik, hay demez olaydık... Meteoroloji ihbarları bu sabah itibarıyla 4 kuvvetinde Güneyli eseceği, öğleden sonra ise yine aynı yönden şiddetleneceği yönünde. O saatlerde Boğaz'a girmiş olacağız, bakalım arkadan gelen bu rüzgar ne kadar işimize yarayacak. 3 gündür güneyden geliyoruz tangur-tungur, daha önce başlasaydı ya meret! Çeşme-Çanakkale arasını balonlu malonlu geçseydik fena mı olurdu? Ama geçtiğimiz yıllarla karşılaştırınca buna da şükür! )) Kafadan gelen denizlerle her seferinde yediğimiz dayakları düşününce, hakkını yemeyelim, bu yıl çok mülayim geçiyor doğrusu...

Kahvede oturmuş çaylarının son yudumlarını höpürdeten çocukları masadan resmen çekiştirircesine kaldırdım. Acele etmemin tek nedeni rüzgar değil, hop-hop karakterim de... Aklım aslında bir önceki gece balıkçılarla yaptığımız sohbet ve duyduklarımda...

AKYA!

Takımlar nasılsa hazır...Limandan çıkar çıkmaz, yelkeni basıyoruz. Henüz tek başına götürecek gibi değil, motor artı yelken devam ediyoruz... Rota tam Kuzey! En irisinden takımı, ucunda en güvendiğim makineye bağlı suya bıraktım. Ayarlar-mayarlar herşey tamam. Su harika, güneş süper. Rüzgar da ha keza! ve en önemlisi mevsim de ideal... Bundan iyisi Şam'da kayısı...
Tek bir eksiğimiz var: ASSOLİST!
Bu gibi durumlarda, ustalarımdan öğrendiğim, suya bırakıp "unutacaksın"... Ben de öyle yaptım, içeri girdim küçük bir iş için Ama "şişman kadının" çıkması uzun sürmedi... Nurettin Ağabey'in bağrışıyla, neredeyse kemerimi falan bağlamadan güverteye fırladım. Hep yapılan yanlış, makinenin üstüne atlamamak lazım. Ekip bu konuya aşina, hepsi tecrübeli. İlk başta hayvanı bırakıp, tekneyi yavaşlatmak ve durdurmak lazım. Makine acayip gürültüyle boşalıyor, bu arada biz de yelkenlerle uğraşıyorduk. Tekne neredeyse durmuştu ki ses de kesildi...

Korka korka elime aldım:
-Eh be lanet! Koparttın değil mi?
Zaten 0,75 Flurucarbon misinayı kopartaacak bir balıksa da işallah tutamamış oluruz diye kendimi avutuyorum ama hikaye...

Onca misinayı o kadar zamanda boşaltmış olan hayvan bu kadarkolay, mücadele etmeden geliyor olamaz, kesin koparttı...

Herkes bordadan sarkmış, ucunda ne var diye bakınıyor:
-Ne olacak, sıyrılmış bir düğüm! Lanet!!! Yani kopartsaydı daha az üzülecektim. Bu düğüm nasıl sıyrılır? Hay kafama ne yapayım? Gece vakti, kör karanlıkta düğüm atarsan böyle olur. Ama oyunun kuralı bu! İşin içinde hep kazanmak yok, zaten olsaydı kesin çok daha az zevkli olurdu. Başkaca o boyda ve verimde, rapalam olmadığı için küçükten bişey attım, sırf adet yerini bulsun diye, ama adım gibi eminim... Bu gün başka kısmet olmayacak! Gitti...
Neyse, yelken-motor, sonra da sırf yelken yukarı çıkarken teknenin piyanlarını yapıyorum, hazır ipler çıkmışken de Erol Ağabey bir yandan anayelkeni toplamak için kullandığımız ahtapotu derleyip-topluyor. Nurettin Ağabey karışmış bir gırcala yumağıyla uğraşıyor.


Ahtapotun kolları

Yelkenci Piyanı

Adi Piyan

(Gönül isterdi ki balığın resmini koyalım ama bu seferlik düğüm resimleriyle idare edeceğiz mecbur)

Biraz kafamızı dağıttık ki, artık nasılsa gemi yoluna giriyoruz diye arkamızdaki oltayı topladım. Daha yerine koymamıştım ki, tekneye 10-15 metre mesafede en az 2 metre boyunda bir kılıç Boğaz sularını şapırdatarak fırladı... Gri-lacivert parlak renkleriyle inanılmaz bir görsel ziyafetin etkisiyle donmuş kalmıştık hepimiz... Ön taraftan Kaan'ın bağrışı-çağrışı "hadi hemen oltayı at" uyarılarının hiç bir önemi yok, artık çok geç. Herkes biliyor, 2. kural: "Gördüğün balığı oltayla yakalayamazsın!" En son suya girerken, ağzında ince-uzun beyaz bir rapala var mı diye bakmaktan kendimi alamadım... Hani Hollywood senaryosu olsa, kaptanı Gregory Peck oynardı kesin... Takma bacaklı ve sert mizacıyla balığa kaptırdığı rapalasının peşinden aylarca koşan intikam peşindeki kaptanın ruh halini ondan iyi kimse yansıtamaz, eminim )))

Hikayemize geri dönelim, kılıçbalığından daha önemli bir sorunumuz var. Sergün telefonla arayarak, beraber gelmeyi planladığı arkadaşının hastalandığını, tek kaldığını söyledi. Eyvah! Plan tamamen suya düşebilir. "Kuzene ve babama ulaşmaya çalışıyorum, daha vaktimiz var" diyerek kapattı. Araba onda, Istanbul'dan Çanakkale'ye gelecek, bize arabayı verecek, kendi tekneye binecek ve devam edecek. Aslında gayet kolay ama yalnız kalırsa yapamaz. Bizim ekipte herkesin işi ve/veya programı var. Devam edebilmemiz mümkün değil. Bu mevsimde teknyi Gelibolu veya Çanakkale'de bırakmak da istemiyorum. Dur bakalım nasıl çözeceğiz?

Boğazın girişinden sonra yaz tatili için Dardanos'a geçmiş, kış balına kadar da sezonu uzatmış, Kaan'ın babası Nurullah Amca'ya uğradık. Biraz sert esiyor, ama zaten kısa kalacağız. Sağolsun Nurettin Ağabey ben teknede kalır, göz kulak olurum deyince gönül rahatlığıyla karaya çıktık. Köyden harika ev yapımı şarap ve kavun alıp, Ada yapımı sakız likörünü bıraktık. Selamlaşmalar ve selametler dilekleriyle tekrar yola koyulduğumuzda Sergün arayarak babasını ve kuzenini ayarladığını, en geç saat 15-16.00 gibi yola çıkıp 3-4 saatte gelebileceklerini söyledi. Süper haber, artık içimiz rahat.

Çanakkale'de durup Nurettin Ağabey'i otobüse yolcu edeceğiz. Biraz mazot takviyesi yapmak istiyorum ama Çanakkale Marina'yla ilgili geçmişten kalma duygularım, hiç de hoş değil.Nitekim, yanılmadık... Marina içinde yanyana çektikleri sandalyelerde oturan adamlar, sanki kendi mekanlarına gelmemişiz gibi bir umarsızlık içinde davranınca "tamam" dedim kendi kendime, "başlıyoruz". İnsan bir kalkar halatını alır, geçtim onu hoşgeldiniz der... Neyse yutkundum 1-2, hafiften Erol Ağabeyle göz göze geldik. Yazın Keyfim ile aşağı inerken onların da başından nahoş şeyler geçtiğini biliyorum burada. O da şimdilik sinirini kontrol ediyor. Sanki başıma geleceği biliyormuş gibi,

-Kısa kalacağız mazot var mı?
-Şuraya yanaşın...
-Mazotunuz var mı?
-Yok.
-Allah allah! Madem yok, neden şuraya yanaş diyorsunuz kardeşim?-...
-Peki tanker çağırıyor musunuz?
-Yok
-Benzinci nerede?
-Yakın yürüme mesafesinde,
-Yürüteç gibi bişeyiniz var mı, bidonları taşımak için?
-Yok... Suya attılar geçen gün.
-Neyse yürüyerek gider, taksiyle getiririz.
-Günlük ücret 55 Milyon.
-Mazotunuz yok, benznciye gidip-gelene kadar bizden 55 milyon mu alacaksınız?
-Burası belediye limanı...
-...

Diyalogun geri kalanını tam metnini burada yazmak, terbiye sınırlarını aşacağı için kısa kesiyorum. Araya giren, belli ki tüm gün orada oturup pinekleyen adamların terbiyesizliğini ve mantıksızlığını ise hiç hatırlamak dahi istemiyorum, hala nasıl tepe tasımı attırabiliyor şaşıyorum... Neyse, adamlara anlayacakları dilden, uygun seçilmiş sunturluları sıraladıktan sonra, kendi kendime bir daha dünya dursa Çanakkale Marina'ya yanaşmayacağıma yeminler ettim.
Yani koskoca şehrin göbeğinde, tamamen çay ocağı mantığı ile işletilen, adı "Marina" olan, kanımca balıkçı barınağı bile olamayacak kadar deniz ve denizcilik nosyonu-bilgisi/görgüsünden uzak kişilerce işletilen bu yerin, nasıl olup da sadece 20 mil güneyinde tamamen farklı yapı-mantık ve yaklaşımla işletilen bir diğer limandan (Bozcaada'dan) kendisine en ufak örnek almamasını anlamak mümkün değil... Yola koyulduk, dert değil. Tekneciliğin bu tarafını çok seviyorum. Deniz ve doğa haricinde hiç kimseye tabi değilsin, yani olmayabilirsin. Gelibolu'dan arabayla taşırız bidonları. Ne çekeceğim bu arogan "çaycıların" marinacı konseptlerini. Zaten sıtkımız sıyrılmış aşağıda dünya markası marinalardan, üstelik Çanakkale'li Delidumrullar bizden Porto Cervo ayarında para istiyorlar... ve de fiş de kesmiyorlar! Bunun adı tam vurgunculuk!

Rüzgar arkamızdan geliyor, hayatımda ilk defa Nara'yı arkadan gelen rüzgarla, ayıbacağı seyirle geçtik. Telsiz açık, kulağım sektörde. Fazlaca bir trafik de yok zatii... Kimseye bulaşmadan Gelibolu balıkçı barınağına girdik. Sergün'ler de hemen geldiler. Bordaladık, tekneyi topladık. Hemen yandaki Lokantaya oturduk. Ufak tefek öte beri alışverişi. Lotus formunda, önünde uzun bir deniz geçişi var. Sergün iyi dümencidir, ona güvenimiz tam. Kuzeni de oldukça sağlamdır, Babasının da eskiden beri denizlerde olduğunu biliyorum... Umuyorum herşey yolunda geçer.


11 Ekim 2009 Pazar

Chios-Bozcaada



Marmaro rıhtımında, balıkçılardan da nasiplendikten sonra artık yola koyulma vakti geldi. Yukarı yani Çanakkale'ye doğru çıkarken, biz seyir planını şöyle yapıyoruz: Eğer hava uygunsa Midilli'yi sancakta bırakıp çıkmak mümkün. Bu yolu Ayvalıktan dolaşmaya göre 20 mil kadar kısaltıyor. Ancak havanın kuzeyli sert olduğu günlerde pratik uygulaması neredeyse imkansız. O durumda, önce Ayvalık sonra Müsellim geçidinden, Babakale'ye oradan da kuzeye özellikle poyraz esiyorsa, iyice Biga Yarımadası kıyıısına yakın geçerek Bozcaada'ya kadar yükseliyoruz. Babakale'den sonra eğer Karayel esiyorsa, hele de birkaç gündür deniz kaldırdıysa vay halimize!

O akşamki duyumlar da havanın gece kalacağı, Ege kanalında sert denizler olmadığı yönünde. Vardiyaları planladık. Palamar çözdük ve limandan ayrıldık. Önceleri ay yoktu ve inanılmaz bşir yakamoz denizinde, nur içinde ilerliyoruz... Hafif bir rüzgar çıkınca motora destek olsun diye genovayı açtık. Üstüne ekliyor, soluganlarda biraz stabiliteyi arttırması da cabası. Midilli'nin en batısında Sigri adında bir liman vardır. Önünde de feneri. Henüz o mesafeden görünmüyor ama gecenin ilerleyen saatlerinde bize yol göstereceğini umuyoruz. Derken ay çıktı. Ayla beraber rüzgar da biraz artınca, ana yelkeni de açayım diye güverteye çıktım...ve gecenin ilk süprizi!Bumba bağlantımızda yine sorun var. Karacasöğüt'te tamir edeli daha 3 ay olmadı. Nasıl olur? Anlamak mümkün değil. Nurettin Ağabey, kesinlikle aluminyum ile paslanmaz arasında oluşan korozyondan kaynaklandığını düşünüyor. Haklı sanırım. Ama ne yapmalı? Bakalım. Kapkaranlık denizin ortasında tangır-tungur sallanan teknede yapılacak iş değil o kesin. Aletleri edavatları topladım, kös kös kokpite döndüm...

Bir süre sonra da vardiya değişimi, Nurettin Ağabey yattı, Kaan geldi.Ben de bir süre sonra yattım. Bir ara kalktığımda tam Sigri'yi bordalıyorduk. Bu suları severim, çok iyi balık yapar. Ama henüz hava çok karanlık. Hiçbir takım çalışmaz. Güneşin doğmasını bekleyeceğiz. Kalktığımda saat 9 olmuştu. Midilli arkamızda kalmış, Babakale'ye doğru yükseliyoruz. Ağır açık deniz takımlarından birisini suya bıraktım, gelirse buralarda zaten küçük bişey gelmez... Ama nerdee? Tın-tın yukarı kadar peşimizden geldi, tık yok!

Vahit'in Yeri'nden Lotus
Bozcaada'ya tam hesapladığımız saatlerde vardık, güzel berrak bir gün. Vakit bol. Ayazma'ya gelip, yeni atılmış 6-8 tane kafa karıştıran kırmızı şamandıra arasından geçerek kumsala demirledik. Vahit'e çıkıp bir öğle yemeği kayıntısı planlıyoruz. Ayazma'nın açıkları oldukça tehlikeli sığlıklarla doludur. Bilmeden girmeye çalışmak ciddi sorunlara yol açabilir,hele de gece... Bu şamandıraları sanırım yol göstersin diye atmışlar ama nasıl? Onu anlamadık... Yaz başında yoktu, demek yeni bir uygulama...Vahit'de güzel bir yemekten sonra tekneye gelip, bir başka koya geçmek için demir aldık. Mermer burnuna doğru, karadan ulaşımı olmayan favori bir demir yerimiz var. Pek bilinmiyor, pilot kitaplarda da bahsi geçmeyen. Oraya girdik.Ama süprizler henüz başladı. Tuvalette bir sorun var. Açmaya karar verdik. Bu bir teknecinin sonsuza kadar kaçamayacağı bir sorun, benim bildiğim tek bir yolu var, tekne sahibi olmamak!Neyse mecburen giriştik. Önce borular söküldü. Temizlendi. Taktım bastım, çalışmadı. Sırada pompa var, onu da dağıttık... Neyse şu an yemek saati olabilir, uzatmayalım okuyana eziyet olmasın. Her bişeyi yaptıktan sonra, sorunu bulduk ve çözdük. Ancak pis su tankına bağlayabilmemiz mümkün değil gibi, sökerken bağlantısı kırıldı.Direkt denize bağlayarak geçici olarak çözdük.Bu arada bir ekip de, özellikle Kaan'ın acı kuvvetini ve Erol Ağabeyin teknik kabiliyeti sayesinde, bumbayı tamir etti. Yarın ve sonraki günlerde rüzgar artacak, ihtiyacımız var. Yola devam. Rota Bozcaada liman. Liman boştu, rahatça bordaladık. Liman içinde küçük küçük balıklar var. Sürü halinde dolaşıyorlar, tanıdık balıkçılara sorduk. Dışarda akya var, içeri doğru kovalıyor dediler... Hmm! Bu önemli bişey demek olabilir ))
Akşam Çamlık'ta sulu yemek. Çok geç saate kalmadan döndük, herkeste bir yorgunluk var ama benim aklım balıkçıların söylediklerine takıldı bir kere... Olta kutusunu çıkartıp yeni iki takım yaptım. Düğümleri falan tazeledim, ağırlıkları ayarladım. Sonra da yattım uyudum.Bakalım yarın nelere gebe?

24 Mayıs 2009 Pazar

Bozcaada Liman-Ayazma

Bozcaada
Ertesi gün çok güzel bir ilkbahar sabahına uyandık. Nalan ve Ömer’in de dahil olduğu ekibin bir kısmı, arabayla Ayazma Plajı’nda Vahit’in Yeri’ne karadan giderken, biz Lotus’la denizden geçtik.Ada’yı bilmeyenler için söylüyorum, güneydoğuda Mermer burnu üzerindeki feneri bordaladıktan sonra Akvaryum diye bilinen koy vardır. Aslında bu bir küçük yarımadayla ayrılmış, iki koydan oluşur. Denizi gayet hoş, burna yakın olan koya demirlemek gayet uygun, dip kum.Adanın güneydoğu burnundan, batısına kadar olan güney sahili, döküntüler açısından oldukça tehlikeli bölgeler. Sırasıyla Ayazma-Sulubahçe ve Habbele sahillerinde yerleşim var. Hepsinin sahilden yaklaşık 300-400 metre açığa kadar uzanan döküntüler sebebiyle, girişleri tehlikeli. Gece girmeyi tavsiye etmem. Gündüz işaret şamandıraları var, onları kollayarak ve çok yavaş yolla pruvada dibi gözetleyen biri yardımıyla içeri girmek, ve 3-4 metreler kum zemine demir atmak bu mevsimde mümkün ama yaz döneminde pek hoş gözle bakılmıyor. Habbele’de bu daha kolay bir uygulama.Vahit’te güzel bir öğle yemeği yedikten ve tuzlu suda gereken “salamura” prosedürünü gerçekleştirdikten sonra tekneye atlayıp, yelkenle limana geri döndük.Akşamüstü programında, adanın Batı ucunda, arkadaşlarımızın evlerine misafir olduk. Adanın bu gözden uzak köşesi, elektrik üreten rüzgar enerji santrali sonrasında popüler oldu. Yavaş yavaş yaygınlaşan ve tekrar eski güzel günlerine kavuşan bağcılık, düzgün ve göz hoş gelen bir yerleşimin adanın hem kültürüne hem de mimarisine hakim olduğunu görmek, doğrusu hepimizi çok sevindirdi.Bu konuda yaz-kış adada yaşayan ve bu işe emek veren birçok aklı başında isim var. Hepsini ayrı ayrı tebrik etmek lazım.Türkiye’nin hiç köyü olmayan bu tek ilçesinin, yurtdışında “en iyi tatil yapılacak adalardan biri” seçilmesini sanıyorum bu kişiler ve onların etraflarına yaymaya çalıştığı bu ada kültürü sağlamış. Hepsini tek saymak mümkün değil ancak Corvus Şaraplarının sahibi Reşit Soley, Bozcaada tarihi ve kültürü konusundaki birikimiyle Hakan Gürüney, Rengigül Pansiyon’un sahibi Özcan Germiyanoğlu ve Kayıkias Hotel’in sahipleri Handan ve İsmail Beydilli’nin isimlerini anmak istiyorum. Adanın gelişmesinde büyük emekleri olan Ferhat Bey ve bizi evinde ağarlayan Dr. Aziz Kaya’ya da hem teşekkür eder hem de yaptıkları işe hayranlıklarımızı burada belirtmek isterim. O akşam, Batı fenerine yakın, ada yapımı şaraplarımızı yudumladıktan sonra merkeze dönerek, Balıkçı Barınağı’ndaki Yosun Restaurant’a oturduk. Ada’nın bu oldukça turistik yerinde, sanıyorum bu yukarda ismi geçen kişiler sayesinde çok iyi ağırlandık ama turist muamelesi görmek de, özellikle civcivli yaz aylarında çok mümkündür diye düşünmeden edemedim.Ertesi sabah yine mükellef bir kahvaltı sofrası bizi karşıladı. Sabah 7’deki vapura yetişemeyeceğimiz geceden belliydi ama sofra yüzünden neredeyse öğle vapurunu da kaçırıyorduk. Karşılıklı iyi dilekler ve kucaklaşmalardan sonra, arkamızdan sokağa dökülen “su” ile, deniz yoluyla geldiğimiz bu adadan ve güzel insanlarından istemeye istemeye kara yoluyla ayrıldık!Harika bir haftasonu oldu…Teşekkürler Ömür çifti!

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Çanakkale-Bozcaada

Bu seyahat çok sevdiğimiz dostlarımız Emel ve Mehmet Ömür çiftinin, Bozcaada'da gerçekleştirdikleri evlilik yıldönümüne isabet etmesi sebebiyle düzenlendi. Çok sevdiğimiz bu coğrafyayı, her yerin yemyeşil olduğu, gelinciklerin yamaçları kapladığı, bu ilkbahar döneminde tekrar görmek fırsatını da kaçıramazdık...
Ekip Emel-Mehmet Ömür, Selma-Melih Ömür, Nalan-Ömer Deniz "Paşa" ve Bendenizden oluşuyordu. Lotus bir önceki hafta Erol Ağabey ve Ömer Kırcal tarafından, “YAZA MERHABA ETKİNLİĞİNİN” devamında Çanakkale’ye götürülmüştü zaten, kendilerine ne kadar teşekkür etsek az. Marina’ya koymuşlar, Erol Ağabey sonradan harika bir seyir yaptıklarını anlattı, arkadan gelen sert rüzgar ile çok kısa zamanda o koca yolu yapmışlar. Sağolsunlar yolda tekneyle ilgili birçok eksiği gidermiş, tamirat yapmışlar. Lotus’un formunda olduğunu, misafirlerini beklediğini söyledi.
Sabah erkenden yola çıktık. Önlü arkalı iki araba gidiyoruz. Ömer yolda hemen hiç sorun çıkarmadı. Istanbul Gelibolu yeni yol yapımlarıyla hemen tamamı çift yol olmuş. Dolayısıyla gayet rahat bir yolculukla sağsalim vardık, sadece Tekirdağ girişinde yeni çevreyolu düzenlemesi ile bir süre çalışmanın içinden geçiliyor, toz-toprak falan ama kısa bir süre, bereket uzun sürmüyor. Malkara civarında bir mola verip, çay içtik. Gelibolu'ya saat 10.30 gibi vardık, sadece Koru dağından inişte radar kontrolü vardı, biz yakalanmadık. Koru dağını aşıp Ege'yi uzun süre sonra tekrar karadan görünce doğrusu çok heyecanlandım, hani Bodrum girişinde Balıkçının dediği gibi, "yokuşbaşından ilk defa Ege'yi görmenin" verdiği gibi bir haz içimi ısıttı! Biz Çanakkale'ye geçerken hemen her zaman Gelibolu'yu kullanıyoruz. Buradan buçuklarda kalkan feribot Lapseki'ye geçiyor. Araba 24 TL. Bir de hemen yanından kalkan özel motorlar var, birazcık daha kısa sürede geçiyorlar, saatleri yok, dolunca kalkıyorlar ve Lapseki'nin 4-5 km kadar kuzeyinde Çardak Limanına yanaşıyorlar. Parkı şusu busu çok az daha ucuz, birkaç TL fark var. Yaklaşık 25-30 dk da karşıya geçtik. Lapseki-Çanakkale arası, Gelibolu-Eceabat arası yola kıyasla daha düzgün, az virajlı dolayısıyla daha kolayımıza geliyor. Çanakkale'ye iner inmez, şehir içinde, limana çok yakın Yalova Restaurant'a oturup öğle yemeğine geçtik. Her açıdan gayet başarılıydı.

Lotus yine formunda, o kadar kişiyi ve özellikle Ömer "Paşa" nın yerleşmesi haliyle bayağı meşakkatli bir iş... )) Kazasızca hallettik. Bu aşamada yeri geldi, biraz da teknede 4-5 aylık bir çocukla neler olur-neler olmaz konusunu konuşmakta yarar var sanırım. Şahsi fikrimiz, aslında bu yaşta bir çocuk teknede çok zorlanmıyor, asıl zorlanan anne ve babalar! Yoksa tekne yaşantısı iyi hazırlanıldığında, süreler ve şartlar çok zorlanmadığında herkes için çok keyifli olabiliyor. Ama diğer birçok konuda olduğu gibi asıl yük annelerin omuzlarında, dolayısıyla belki bu kısmı Nalan’ın ağzından dinlemek, benim anlatmamdan daha iyi olurdu ama benim şahsi fikrim, çocuklar, etraflarındaki tüm elektriği (ister iyi-ister kötü olsun) çok rahat algılıyorlar. Eğer anne-baba ve etrafta kim varsa rahatsa, onlar da rahat oluyorlar. Yoksa bir çocuğun esas ihtiyacı olan yemek-uyku ve tuvalet ihtiyacını giderdikten ve ona rahat edeceği ortamı sağladıktan sonra fazla sorun yaşanmıyor, yani en azından biz yaşamadık. Yeğenlerimden ve arkadaşların çocuklarından, Lotus’ta yaşadığımız tecrübeler ışığında okul çağı çocukları için tekne yaşantısının çok zevkli, çok değişik ve aslında düşünüldüğünden kolay olduğuna inanıyorum. Denizin zor şartlarına çocuklar birçok anne-babanın olduğundan çok daha kolay adapte oluyorlar. Belirtmeden geçemeyeceğim, bence deniz tutması bir yetişkin hastalığıdır! Şimdiye kadar deniz-domuz şartlarda, 2 metre dalgada deniz tutan ve kusan çok az çocuk tanıdım. Genelde hepsi, özellikle de motor çalışıyorsa uyuyorlar. Ancak o şartlarda istemeden de olsa kalınırsa, tekne içinde veya güvertede çocuğun düşmemesine ve güvende kalmasına azami dikkat etmek lazım. Tekne içi yaralanmaları ve denize düşme olayları çok ciddi sonuçlar doğurabilir.
Şimdiye kadar ikisi uzun, üçü kısa-kısa günübirlik, toplam 5 deniz seyahati yaptık. Lotus’ta Ömer “Paşa” nın ihtiyaçlarının hemen tamamı depolanmış vaziyette. Bezler, alt değiştirme yatağı -ki bunu normal yatak olarak da kullanıyoruz, kenarları yüksek olduğu için daha güvenli- çeşitli battaniyeleri, kremler, temizlik malzemeleri vs ancak şimdiye kadar çözemediğimiz tek bir sorun vardı! BANYO! Bir kez sağolsun Caner Korsan sayesinde Mira'da, bir kez de Lotus’ta yaptığımız uzun seyahatlerde, belki evdeki gibi hergün değil ama 2 günde bir banyo yaptırma ihtiyacı doğuyor. Bunun için bir çamaşır leğeni ile başta çözüyorduk! Hemen her yerde bulunan ve 4 ila duruma göre 6 TL arasında fiyatlara rahatlıkla temin edilen bu plastik leğenler-ki biz genelde kırmızıyı tercih ediyoruz -tekne içinde banyo yapmak gayet kolay. İyi tarafı giderken yanımızda da götürmüyoruz, taşıma sorunu yok! Ha arkamızdan o 1 metrelik kırmızı leğeni ne yapıyorlar, ben bilmem! Caner Korsan’a sormak lazım. ))

Tekneyi Çanakkale gibi limanlara ya da benzer marinalara bağlarken, çok özel bir durum yoksa kesinlikle elektrik almıyoruz, içerdeki her türlü elektrik çekecek şeyi kapatıp, both şalteri off konumuna getirip tekneyi öyle terk ediyoruz. Buzdolabının içini boşaltıp kapağını açmayı unutmamak lazım tabii. Birkaç kez nahoş tecrübeler yaşadık, kablo çekiliyor, aküler bitiyor. Tekne içine 220 volt girmesi ayrıca bir sorun. Genelde de her tarafı kilitleyip anahtarı ya güvendiğimiz şehirden birisine ya da marina ön büroya veriyoruz. Çanakkale'de sağolsun Zekeriya Ağabey (tanıdığım en sağlam balıkçılardandır), tekneyle ilgilenmiş. Onunla buluştuk, biz tekneyle Ada'ya geçerken, o ve bir arkadaşı da karadan arabaları Geyikli İskelesine getirecek. Aslında Ada'da arabaya ihtiyaç yok ama yine de dönüş için kolaylık olur diye düşündük, nitekim öyle de oldu. Çanakkale Marina günlük 50 TL istiyor, biraz indirim yapıyorlar, kredi kartı kullandırmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Ciddi uyanıklık söz konusu, eskiden beri hazetmem! Pişman olarak ayrıldım bir kez daha!

Çıkışımız öğleden sonrayı buldu. Hemen Kilitbahir tarafına vurduk, hafiten 3 Bofor bir lodos var. İnişte Avrupa, Seddülbahir-Kilitbahir arası ciddi akıntı arkadan destek oluyor, (kuzeye) çıkarken kesinlikle Asya yakasını takip etmek uygun olur, Kumbağ burnundaki sığlıklara dikkat ederek kıyıya yaklaşmak akıntının etkisini azaltıyor, zaten gemi yolu da bu şekilde. Onları takip etmekte yarar var. Bir diğer husus da Çanakkale'ye kuzeyden girerken. Nara burnunda malum ciddi akıntı var, aşağıdan gelen tankerler burada yaklaşık 100-120 derecelere varan manevralar yapabiliyorlar. Burun askeri bölge, sahilde metruk binayı görmek gündüz vakti gayet mümkün. Hemen önünde bir fener ve karayla arasında geçişe izin vermeyecek kadar sığ bir su var. Aynı sırada Boğaz'ın neredeyse ortasına kadar ilerde, bir diğer lateral ışıklı şamandıra daha var. Bunların aralarında 6-10 metre civarında derinlik var, geçilebilir. Gelibolu tarafından gelişte, biz tercihen Nara'ya yaklaşmadan önce geçiş yolunu dik keserek, Asya tarafına geçiyor ve kıyıya çok yakın seyrederek bu iki işaret arasından geçiyoruz.
Burnu döndükten sonra, Liman'a kadar olan bölgenin hemen tamamı yine askeri. Önlerinde neredeyse 5-6 metre eninde, toplam 3 adet devasa metal şamandıra var ve işaretli değiller, özellikle gece dikkat etmek lazım. Liman girişini şehrin ışıklarından bulmak zor olabiliyor, yanaşan feribotlar ve Kilitbahir'e geçen motorların ışıklarını takip etmek yararlı olabilir. Marina ticari limanın hemen kuzeyinde, girişi de kuzeye bakıyor ve çakarla işaretli. Biz seyrimize devam edelim...


Abide'yi usulünce bordaladıktan ve Mehmetçik fenerini geçtikten sonra, zaten ufukta belirgin Mavri (Tavşan) adası ve Bozcaada'ya doğru rota tuttuk. Hava sıcak, akıntının hızıyla, normalde çıkışta 6 saat kadar süren bu yolu neredeyse yarı zamanında alacağımız önceden belli, Mavri’de durup "şehir elektriğini" suya verme fikri herkes tarafından kabul gördü. Yörel olarak Mavri diye bilinen, coğrafi adı Tavşan Adası olan, üzerlerinde yerleşim olmayan toplam 4-5 kayalıktan oluşan bu adalar, boğazın hemen çıkışında, Bozcaada yolunun hemen yarısında etrafa serpilmiş, balık ve sualtı yönünden zengin, doğa olarak fakir ada topluluğudur. En büyüğünün üzerinde bir fener var. Bazılarının aralarında ciddi sığlıklar ve döküntüler mevcut. Dikkatli geçilmesi tavsiye edilir. Özellikle yaz aylarında oldukça hızlı bir akıntı hakim. Kuytuda demirleyip (36º 55' 53" - 26º 03' 39"), rahatladıktan sonra, ayıptır söylemesi İskoçya’nın Islay bölgesinden özel getirtilmiş Bowmore’dan ağzımızı ve midemizi tadlandırdık. Gündüz vakti bu ağır yükü vücudun kaldırması için, teni hafif tuzlamak amacıyla, Kuzey Ege’de sezonu ilk defa açtık!


Sonra ver elini Bozcaada liman. Sağolsun, Rengigül Pansiyon’dan Özcan hanım bizi mendirekte bekliyordu. Ada insanının, onu ziyarete gelenler hakkındaki duygu-düşüncelerini küçüklüğünden beri hiç unutmamış birisi olarak söylüyorum, bunu en iyi yazıya döken tartışmasız Hüsam'dır (Özenç)… Okunması tavsiye olunur…bkz. http://www.gezginkorsan.org/forum/index.php/topic,2482.475.html
Bozcaada limanı , henüz sezon başlamadığı için çok kalabalık değil. Uygun bir yere kıçtan kara olduk. Arabalı vapurun da girdiği bu liman, dibi kum, mendirekte su ve elektrik bulunması her mevsim mümkün, boğaza giren ya da çıkan yatların popüler uğrak yerlerinden. Mazot ikmali, hemen sahil güvenlik botunun yanında. Liman girişi, 3 yıl kadar önce kış mevsimindeki büyük bir fırtınada dalgalardan yıkılana kadar, bir fenerle işaretliydi, halen bir yüzer şamandırayla işaretli (yeşil). Girişi Doğu’ya bakıyor. Hakim rüzgar özellikle yaz döneminde kuzeyli olduğu için güvenle demirlenebilir ve uzun kalınabilir ancak biz Lotus’u Bozcaada’da uzun süre insansız tutmayı pek istemiyoruz. Demirlerken dikkat edilecek husus, uzun zincir döşenmesi ve koltuk halatlarını aldıktan sonra, zincirin boşunun iyice alınması. Demir bir sebeple taradığında kıçtan beton rıhtıma vurmak işten bile değil. Rıhtım uygun olsa da bordalamayı ben tavsiye etmem. Akşam yemeği için hemen Balık Pazarı’na meyledip, ağdan yeni çıkmış 2 iri Lipsos’u torbaya aldık. Kilosu pazarlıkla ve ortak tanıdıklar sayesinde 20 TL.Çok güzel dülger, iri mercan ve böcek-ıstakoz vardı… Biz itibar etmedik. Odamıza çekilip biraz dinlenip kendimize geldikten sonra ve Ömer Paşa’yı ritüeline uygun hazırladıktan sonra, akşam Rengigül Pansiyon’un meşhur masasında, geniş ve mükellef bir sofraya dahil olduk. Özcan Hanım ve O’nun ihtişamlı sofrasından da biraz bahsetmem gerekirse, uzun yıllar Almanya’da yaşadıktan sonra, Türkiye’ye dönen bu humanist, geniş yürekli, sanat ve sanatçı sever hanım, adanın birkaç yıldır popüler olmaya başlayan sokaklarında inanılmaz bir bahçe içinde inanılmaz konuklar ağırlamaya devam ediyor… Rengigül Sanatevi ve şehir dışındaki ağ evi ile hizmet ve servis alanını genişletmiş, çok da iyi yapmış! Her sabah, bahçenin ortasına kadar yayılan devasa masasının her bir köşesini kendi elleriyle süslediği dekorlar ve ev yapımı reçeller ve çeşit-çeşit değişik tadlarla müşterilerine sunduğu, önünde tabelası olmayan “mütevazı” pansiyonunda, hiç de “mütevazı olmayan” kahvaltısının sanıyorum ülkede bir örneği daha yok!Tabela neden yok diye sorduğumuzda, “beni zaten beni tanıyanlar geliyor, tabelama bakarak burayı bulacaklar da hiç gelmesin” dediği pansiyonunda yüksek sezonda yer bulabilmek gerçek anlamda “torpile” ihtiyaç var… Uyarmadı demeyin!

8 Ağustos 2004 Pazar

Bozcada-Çanakkale


Sabah erkenden kalktık. İlk feribotla, son misafirimiz Kaan (Paray) geldi.


Katıksız bir Bozcaada hayranıdır, gelir gelmez dayanamadı limanda denize girdi.


Hemn sonrasında da, tam karaya çıkacakken tekrar düştü. Bizim kahkahalarımız ve "ne o sudan çıkamıyorsun bakiim" edalarımıza rağmen çocukcağız kötü düştü, kayıkla rıhtımın arasına sıkışmasına ramak kaldı.


Neyse ki ciddi bir sakatlık yok...


Kıkırdayarak Çamlık'a doğru yürüyoruz. Yolda Ercan'larla buluştuk. Sabah erkenden kalkmışlar Tamer'i sinarit avı için Ayazma tarafında bir yere bırakmışlar. Birazdan gidip beraber alacağız.


Sabah kahvaltısı yine aynı poğaçacıdan nevale ve çay, yanında incir reçeli.


Ada Festival sebebiyle kalabalık olduğu için, ilk vapurla dönmeyi düşünüyorlar. Kaan vatandaş usulü gelmiş, "sizle dönebilir miyim? beni Çanakkale'ye atarsınız değil mi?" diye sordu...


Bilakis, memnun oluruz...


Tamer'i aldıktan sonra denize girmeye kumsala gittik, deniz soğukça.


Akşamdan itibaren poyraza döndü. Hemen deniz suyu sıcaklığı değişti. Gerçi çok sert esmiyor ama akıntı da karşıdan gelecek, buradan Boğaz'a kadar olan bölümde orsa orsa tırmalayacağız. Bakalım...


Vahit'te güzel bir atıştırma öğle yemeği sonrasında, vakitlice çıkıp limana geldik. Çocuklarla kucaklaştık, ayrıldık.
Onlar karayolu biz deniz yoluyla kuzeye çıkıyoruz. Bu gece olmadan Istanbul'da olacaklar, bizim varmamız ise en iyi ihtimalle 2-3 gün... Ne paradoks ))


Biz Haldun'la tekneyi toparlayıp mazot almak için çıktık, kızlar da alışverişe gittiler.


Dönüşte hafif de olsa bir duş krizi yaşandı...


Tam poyraz gibi değil, daha çok karayel. Sert esiyor, mendireğin girişinden itibaren kaba deniz kaldırıyor.


Açıyı çok zorlamayıp, tam Boğaz'ın girişi değil ama Kumkale'ye doğru rota tutuyoruz. İçeri girdikçe denizler azaldı, Boğaz'ı girince anayelkeni indirdik, motora destek olsun diye genova açık. Telsizden kılavuz Ahmet kaptanla kısa bir sohbet ettik, teknemizi çok beğenmiş ))


Çanakkale'ye kadar olan yolu Batı yakasını takip ederek tırmandık. Marina feribotlar için olan ticaret limanının hemen yanında. Rıhtımın güneyi misafir tekneler için, kıçtankara olup, yemek yemeye Yalova Restaurant'a...


Çanakkale Marina'da elektrik su var. Gecelik 20 milyon.


Kaan'ı yolcu ettikten sonra rıhtım boyunda biraz turladık, yattık uyuduk.

7 Ağustos 2004 Cumartesi

Bozcaada



Sabah teknemizde uyandık. Etrafı toplayıp Ada'ya çıktık.


Bir önceki akşam geç saatte gelen misafirlerimizle, Çamlık'da buluştuk, özlem giderdik.


Onlar Pansiyonda kalıyorlar. Gönül isterdi ki teknemiz birazcık daha büyük olsun ve hep beraber Lotus'ta kalalım, ancak şimdilik bu kadarı mümkün... Umarız ilerde o da olur.


Çamlık'taki çay bahçesinde yaptığımız beraber kahvaltıdan sonra Ada'yı dolaşmaya çıktık, ama tekneyle değil. Arabayla...


Batı fenerinde kekik toplama...


Ayazma'da deniz sefası...


Şehre geri dönme ve tekneyi hazırlama sonrasında, limandan ayrıldık.


Rota Kuzey! Mavri'ye gidip dalıp ve denize gireceğiz.


Yolda bot şişirme...


Mavri ya da Tavşan Adaları, hemen Boğaz'ın çıkışında etrafa yayılmış irili ufaklı bir kayalıklar topluluğu. Yaşam yok. Sadece tek bir deniz feneri. Kayalıklar ve döküntüler bazı yerlerde tehlikeli olabilecek kadar sığ. Dikkatli geçmek lazım.


Bu coğrafya, Boğaz'ın akıntısıyla da birleşince zıpkıncılar için cennet bir yer haline dönüşmüş tabii...


Tamer de sağlam zıpkıncı...


Bozcaada ve civarı da senelerdir av sahamız olmuş durumda.
Eskiden beri söylenip durur "ah şu Mavri'ye bir tekneyle gelsek..." diye, kısmet bugüneymiş.


Bugün kalabalık olduğumuz için öyle uzun uzun dalamadı, ancak 2 porsiyonluk karagözümüz var.


Hafiften de rüzgar çıkınca biz de saçak altına kaçıp, denize girdik, şarapla avuttuk kendimizi.


Hava çok geç olmadan, rüzgarı da kaçırmadan ayıbacağı seyirle, limana döndük.


Hazırlanıp arabayla bu sefer Vahit'e Ayazma'ya geldik.


Koreli'den daha hesaplı.


Menü barbun tava, kalamar, biber borani, fasulye, deniz börülcesi, peynir ve kavun... Ekmeği çok hoştu.


Akşam festival, rock grubunun fanatik dinleyicilerine katıldık, eşe dosta turistik alışveriş,


ve yattık uyuduk...

6 Ağustos 2004 Cuma

Gökçeada-Bozcaada


Akşam hava poyraza döndü, serinledi.
Rüzgar muhtemel bulunduğumuz koyun formundan dolayı, yandan geliyor.
Demire daha da çok yük biniyor, bütün gece husursuz uyudum, ya tararsa diye...
Sorun olmadı...
Sabah kahvaltı teknede, sahilde zaten hiçbişey yok. Küçük bir kumsal, yeşil çayırlar.
Demir aldık, kalktık. Rota 120-150 Bozcaada.
Bugün gece karayoluyla, adaya Tamer, Selin, Ercan ve Nilüfer geliyorlar. Orada buluşacağız.
Bu onlarla ilk defa Ada'da yapacağımız "tekneli" seyahat. Herkes çok heyecanlı.

3-4 kuvvetinde apaz rüzgarla yelkenler doldu, aşağıya doğru keyifle gidiyoruz.
Yolculuğumuza neşeli yunuslar eşlik ediyor.
Trol tekneleri ise av peşinde...

Mavriye yaklaşırken, Boğazın çıkışında balon basıyoruz. Uzun süürüyor ama bastığımıza değmeden 1 saate kadar hava kalınca indiriyoruz...

Motorla tehlikeli kayalıkların arasından geçerek, Bozcaada'nın kuzeyinde Çayır mevkiinde funda demir. Etraf kayalıklar iyi işaretlenmemiş. Bilmeden girmemek lazım...
Allahtan hava sıfır.
Nitekim burada yaptığım dalışlardan biliyorum, tarih boyunca birçok gemiye mezar olmuş. Altımız anfora tarlaları ile dolu.

Bir tane büyükçe bir pina çıkarttık, uzun tartışmalar ve Ercan'ın da telefonla katılmasıyla pişirilemeyeceğine kanaat getirdik. Eğer O bir deniz ürününüden bişey pişmez dediyse, ekipte üstüne konuşacak kimse yok. Mecbur atıyoruz suya...

Liman mendireğindeki sabit fener, bir önceki sene kış fırtınasında yıkılmış. Yerine yüzen şamandırada geçici bir fener koymuşlar, yeşil konstrüksiyon.

Liman içine girince çok batıya demirlememek lazım. Rıhtımın iç tarafında çay bahçelerinde gece geç saate kadar müzik sesi devam ediyor ve rahatsız ediyor.
Genelde liman içinde kıçtan kara yapılıyor, 2-3 metreye demir atıp iyice sererek rıhtıma yaklaşmak lazım. Demirde boşluk olmaması, zincirin iyice serilimiş olmasına dikkat etmek lazım.
Yoksa feribot girerken oluşturduğu dalgalarla, teknenin kıçını beton rıhtıma çarpmak işten bile değil.

Limanda elektrik su var. Geceliği 25 milyon.
Akşam Koreli'de yemek. Ağustos'un ilk haftası dolayısıyla ada kalabalık, festival varmış. Kaleiçinde müzik dinliyor, Çamlık'da oyalanıyor misafirlerimizi bekliyoruz.

Geceyarısı geliyorlar.
Burada tekrar böylesine buluşmak ne keyifli...