15 Haziran 2009 Pazartesi

Lotus Tamir Günlüğü-2008/2009

Her sene özellikle yaz başında yapılan tamirat ve bakımların detaylarını unutmamak ve bir sezon sonra ihtiyacımız olduğunda başvurmak için oluşturduğumuz "tamir-bakım günlüğünü"de bu vesileyle pazara çıkartalım diye düşündük...

Bu kış ve yaz başı 3 ana sorunla uğraştık. Bunlar şaft, motor basit sorunları ve vernik idi. Tabi bir de tekneciliğin olmazsa olmazı "ufk-tefek" tamirler...

ŞAFT
Yaz sonunda tekneyi karaya aldığımızda, esnek kaplin ile değiştirmiştik. Ermaksan dan 75 milyon, bizim sistemde işe yaramıyor. Sergün halat sardıktan sonra, vuruntu yapmaya başladı. Rıza ustadan rica ettim, o da sökmüş. Vidaları zaten gevşekti diyor. Çekim yapacağımız gün, Taner'in ırgatını tamir ederken ben de kaplini söktüm. Eskisi gibi taktım. Oldu!

MOTOR
Devridaimin altından su kaçırıyor. Rıza usta keçesi kaçırıyor dedi. Sökmemiz lazım. Sökmesi oldukça zor. İmpeller kapağının altında, tam ortada bir mil, üstünde bir keçe arkasında bir bilyalı rulman var. Tamir takımı yanmar da 200 milyonu buluyor neredeyse. Keçe ve rulmanı oto tamircilerinden Bostancı da bulduk, 3-5 milyon bişey. Konuya hakim olanlar, keçenin marin olması gerektiğini söylüyorlar. Yanmar orjinal 25 Euro. Söylendiğine göre bizim aldığımız ucuz keçelerin içindeki yaylar paslanır kısa sürede görevini yerine getiremez olurmuş. Biz keçeyi ters taktık, yani yayın su ile teması yok. Başlangıçta kaçırmıyor, bakalım zamanla göreceğiz.
Bir tane de yedek aldım. İmpeller yedeği zaten vardı. Eskisini sakladık. Yenisini taktık. Ters takmamak önemli, dikkat etmek lazım. Takarken deterjan ya da vazelinle kaygan hale getirip takmak işi kolaylaştırıyor. Rulman biraz zarar görmüş, o eksenden çıkartmak çok zor. 3 kollu çektirme ile ancak çıkarttık. Mazot filtresi ve separatörü söktük. Kağıt filtreyi değiştirdik. 75 milyon. Mazot tankının altında bir musluk var, onu kapat. Separı tamamen sök. İçini temizle elle tak. İn rokoru biraz kaçırıyor gibi, içine teflon bant. Ama şimdilik değiştirmeye gerek yok.
Out rokorun da kaçırdığını Küçük Çatı'da farkettik. (Haziran 2009) Etrafındaki süngerler falan ıslanmış, yoklayarak sıktık, paslanmış borular her an elimizde kalabilir. Halloldu.

VERNİK
Bu iş Ömer sayesinde oldu diyebilirim. 2 tane kapağı söküp bir akşamüstü Erol ağabeyle beraber Ömerin atölyeye götürdük. Orbital makine ile 2 dk da tüm verniği kazıdı. Vernikte kazıma esas. Kaplamalar önemli, masif ağaçlar sorun değil. Tekne içinde en ön planda sorun, farş tahtalarında var, basamaklarda var, kuzine ve harita masası kenarlıklarında var. Bir orbital de sağolsun Cem'den geldi. Onun kafası arızalıymış ama yaptırdı, sırf bu iş için Duratekten guletler için dizayn edilmiş özel bir vernik temin etti. Sürümü kolay, tek komponentli ve en önemlisi bedava. )) Ahşaba kadar indiğimiz yerlerde de çift komponentli özel bir epoksi empregne ürün kullanacağız. 1 Kilosu, yeter gibi duruyor, 30 milyon falan. Karıştırırken ölçü lazım, çabuk kuruyor. Kurumaya başlarken, ısınıyor.
1 mayıs en erken satte Ömer ile LOTUS'ta buluştuk. Önce bir kısmını çıkarttık, farştan başladık. Gayet güzel oldu. Kaplama incelmiş, çok fazla toleransı yok. Tek bir yerde deldik hatta, Psari deki gibi, neredeyse aynı yerde bizim de bir deliğimiz var. Pontonda zımpara yapmak haliyle yasak, anında güvenlik damladı. Taner'in de gelmesiyle, güç kazandık. Tüm farşları ve sökülebilir malzemeyi çekek yerine taşıdık. Elektrik bulmamız zor oldu. Çekek yeri zaten acayip kalabalık bir de elektrik işiyle ilgili acayip yoğunlar 1 saate yakın elektrik bekledik. Sonunda bir tekne sahibi, acıdı 3 lü prizinden yararlanmamıza izin verdi. Ömer sağolsun acayip girişti. 60 lıklarla kalın yerlere girdik, ön yüzleri 80 liklerle. Beyaz zımpara ahşap için daha iyi, tercihen zımpara tabanına uygun delikleri olması, içinin dolmasına engel oluyor. Bu renk olanlarda yerli malı yok. Perşembe pazarında toptan almak mümkün. Sabri ağabeyin 1 üst sokakta, zımparacı kime sorsan gösterir. Ya da bauhauss, ama çok daha pahalı. Bizim zımparalar 1o luk çap. Ömerin makine Black& Decker, Ceminki Bosch. Bosch’un devri daha düşük ama kenarlıkları yok, tutarken daha çok güç harcıyorsun ama kenara köşeye daha çok giriyor. Velcro Ceminkinde güzel ama, Ömerinkinde çalışmıyor, bally ile yapıştırarak kullandık. Bir de kenarı üçgen, olan bir makine daha var, Çin malı. parmak gibi bir ucu monte edip kenarları yapmak mümkün olabiliyor.
Yüksek devir küçük zımpara vernik işinde esas. Birçok kenar köşeyi zaten elle yapıyoruz. İçi lastik takozlar bu konuda çok iyi, her yerde yok. Erol ağabey sistre dediği kenarı keskinleştirilebilen bir malzeme getirdi, sağolsun ama zaten çok kullanmadık. Cuma günü bittiğinde teknenin neredeyse tamamını boşaltmış, tüm delikleri kapamış, hoparlör, telsz tarafını tamam yakın örtmüş, kabinleri boşaltıp hepsini arka tarafta, tuvalet ve tüp kabine yığmıştık. Sökülebilir her şey o gün sökülmüş, ve bunların tamamı zımparalanmıştı. Tekneyi boşaltmak çok önemli. Ön kabinin duvarını, yan pencereyi, tavandaki papeli kazıdık. Tavanı, aydınlatmayı ve hatch girişini söktük. Lastiğin aynısından bulamadık. Hırdavatçılar çarşısı bu iş için ideal. Bofor hatch üretiyor ama onlarda bu tarz bir fitil yok.Bu arada hırdavatçılar kişiye özel fitilin aynısını üretiyo ama, çok pahalı. Biz 3 metre fitile 5 lira falan verdik...
Masayı söktük, Emre sağolsun menteşeleri atölyede temizleyecek.Kapıların ön yüzü, giriş sağ ve sol taraf, harita masası, kenarları, ön paneli, mutfak kenarlığı, salon ortasındaki tutamak direk, alt dolaplar, panelleri, kapı üst ve alt kenarları ile merdiven basamakları tamamen ahşaba kadar temizlendi ve verniklendi. Pasarella, dış kapı-iç ve dış yüzeyi, mutfak-fırın altı kapaklar ahşaba inildi. Pazar günü akşamüstüne doğru, tüm söküm, zımpara ve bantlama işi bitmişti. İlk kat empregne malzeme (çift komponentli- epoksi) ve üstüne 3 kat vernik uygulandı. Ara katlarda 220-320 arası zımparalar ile yüzey perdahlaması yapmak lazım. Selülozik tinerle tozu alıyorsun, her seferinde etrafı tekrar toz oluyor, elektrik süpürgesi ile temizle… dışarıda yola yakın çok ciddi toz oluyor, pontonun ucuna kadar taşıdık. Ptesi ve hafta içi hemen hergün çalıştık. Ara katlar, harita masasının üstünü yaptık, tuvaletteki farşı unutmuşuz, tuvalet kapısı altını keza. Hepsini sonradan yaptık. Mutfaktaki ön panele meşe kaplama yaptık. Epoksi sonrasına bakacağız. Bally ie yapıştırmak kolay. Ama denemeyi tavsiye etmem, ustalık isteyen iş. 2 kat bally sürüyorsun.Çekiç ince tarafı ile bastırarak yapıştırdık.Kaplama 1 mm kalınlığında meşe. Yüksek kaldırımdan aldım. Artık çoğu kapanmış orada ellerinde kalan malları satıyorlar. Aynı şeklide, giriş yeri altında, eski sigortalardan sadece negatif olanı saklamıştık, onu sökerek orayı da kapladık. Her ikisini de epoksi ile empregne ettik.Buzdolabı etrafına akrilik-antibakteryel yapıştırıcı sıktık. Kadıköy nalburlarda var, ucuz bişey. Lavabo kenarına sıkmak oldukça zor.

DİĞER
SprayHoodun naylonlarından sağdaki kötü durumda, bir de kenar köşe bağlantıları sorun. Tamire yolladık. 150 TL. Cemilin adamı halletti. (Aralık 2008)
Borda fenerinin her sene bozulan kablosunu bir GK etkinliğinde girişerek yaptık. Vardavela puntellerinin içini freze ile deldik, kabloyu bu aradan geçirdik. Uçları Erol Ağabey sıkma pensesi ile sıkarak spreyledi. Bir daha da bişeycik olmaması gerekir. (Şubat 2009)
Yer zemin, kokpitte, gevşemiş tik çıtaları sağolsun Erol Ağabey ile Serdar yapıştırdı. Yapıştırıcı özel. Genel marin kullanım için. Bayağı para vermişler. (Mart 2009)
Özellikle sancak kıç omuzluk vardevelaları çok çizilmişti, sağolsun Erol ağabey zımparaladı (Nisan 2009)
At nalını değiştirdim. Marintekten. 65 milyon. Plastimo en pahalısı, Lalizas, bu bizimki en ucuzu.
İspanya malı kauçuk kova- Amorgos’ta suya düşen gibi.
Piyan ipi. İnce olan da var, kalın olandan aldım.
Lastik süspansiyon. 16 milyon. Demir bosası için ideal.
Marintekten dolap kapaklarına ön-zincirlik ve arka kokpit sağ tarafına kenarı lastikli ağ-cepler yapıştıracağız.
70 metre yüzer polipropilen halat aldım Kaya'dan, petrol mavisi özellikle, geçen seneki siyah polyesterle karışmasın için rengi farklı. Toplam 100 milyon. Film halat diye sattı. 12 mm den biraz kalın.
Tüpün detantörünü değiştirdim, Kızıltoprak’ta, Caminin karşısındaki Aygaz’da var. Borusunu dik açı 90derecelik, Erta da Mehmet Usta yaptı sağolsun.
Döşemeleri değiştirelim Cenk Tuzcudan 20 metre döşeme aldık, bağışladı sağolsun. 150 ilyona dikiyorlar. ama vakit kalmadı, Lotus aşşa iniyor.
(9 Mayıs) Pupa feneri’ni değiştirdik. Sergün Ön taraf, borda fenerleri yapıldı. Sergün. Kablosunu yeni değiştirmiştik.
Kıç demiri düzeneği, sağolsun Mehmet usta-Nazım usta ile beraber yaptılar. Vardevela üzerine 25 mm lik çap var. Kestamid iki yarım daire yanakları pirinç allen civatalar ve set uskurlar ile duruyor. İyi çalışyor gibi bakacağız
Demir koymak için benzer bir tutamaç yaptık, yine pirinçten, dikmeye monte edeceğim. Baştaki demiri çıkartıp boyadık, önce fırça ile antipas sonra kızıl yağlı boya. Yedek demirin galvanizi daha iyi, onu da başa geçirdim. Kilitlerini yeniledim.10 metre 8’lik zincirini de değiştireyim dedim ama bakacağız. Yaklaşık 100 milyona geliyor. 1,5 kilosu 1 metre. Krom olanda metresi 35 milyon en ucuz. Küçük bir kova almam lazım. Geçen sene aldığım batan polyester halatı kullanacağız, ucuna radansasız bir halka ördük. Direk zincir kilidinden, sonra 2 adet kilit, araya fırdöndü. Kilitler allen başlı, demir için. Son kilit, zincire sabitlemek için, mandar kilidi, 6 mm lik.
(16 Mayıs) Genova yine yırtık. En tepede, daha önce de yırtılan, kapela tarafı. Yine Turgutreis de UK dikmişti. Bir de güngörmez yakası UV bandı sökülmüş. Dikmesi zor, bayağı bir uğraştım, 1 saatte en az 6 iğne kırıldı, vazgeçtim sonunda UK e yolladım. 65 milyon aldılar sağolsun, iki adet iğne ve yama hediye…
(17 Mayıs) sağolsun Erol ağabey ile Ömer otopilot fişini yaptılar. Hatch kapağının kenar lastiğini 3M çift taraflı bant ile yapıştırdılar. Gayet iyi oldu.
(18 Mayıs) pasarellaya dremelle amblem kazıma. Umut sağolsun.
(19 Mayıs) Şanzıman yağını tamamlamışlar, ama biraz fazla koymuşlar. Biraz kaçırabilir, sorun değil.
(25 mayıs 2009). Tuvaleti sonunda yaptım. check valfi bozuk tespit ediliyor ama olmyor işte. Önce bol bol deniz suyu çekmek lazım. Boşalırsa deniz suyu boşalır. Arkasından söktüm, su boşaldı. Taktım olmadı, kaçırıyor. Yenisini arkasında kalın hortumuyla takmak işe yaramıyor. Hortumunu mutlaka sökmek lazım. Taktım. Şimdi tamam. Sintine pompasını çalışır hale getirdim. Çorap takmak lazım.

Karacasöğüt-II

Karacasöğüt
Sabah yine mükemmel bir Gökova güneşiyle uyandım. Etrafta koşturan çocukların kıkırdamaları, ağdan dönen bir balıkçının oflaya puflaya çalışan pancar motoru ve günübirlik tura tekneyi hazırlayan bir tayfanın taşıdığı tabak çanak sesleri koca koyun yavaş yavaş uyandığına işaret seslerdi, ufak ufak...
Hemen yanımızda kimbilir kaç gün önce suya bıraktığı sepetlerini toplayan Yaşar Kaptan ile selamlaştık. Karacasöğüt ve Gökova'da sepetçilik pek bir revaçta avlanma şekli. Benim de çok sevdiğim, mümkün mertebe uyguladığım bir yöntem. Kabaca bahsedersek Güney Ege ve Akdeniz sahillerinde sıkça kullanılan bu sepetler, tam tarif etmek gerekirse şeklen ortasında fındığı olmayan şekerpare tatlısına benziyor )). Yaklaşık, en az 70-80 cm çapında, 30-40 cm yüksekliğinde telden ya da sazdan elde yapılıyor. Yapım işi tam bir sanat, özellikle Bozburun'lu ustalar bu konuda çok meşhurlar. Tel bildiğimiz inşaat teli, ancak sepetin belli bir formu ve kavisi var. Bu kavis çok önemli, sepetin çalışmasını yani iş yapmasını bu sağlıyor, köşeli sepetler pek işe yaramıyor. Sepetin içine yerleştirilen ve dibine tespit edilen yeşillik (marul, ıspanak vs) ile ekmek ve kokmuş peynir balığı çekiyor. Uzaktan kokuyu alan balık, sepete yaklaşıyor ancak avına ulaşamayınca sepetin tellerini ve kavisini takip ederek üst tarafındaki delikten içeri giriyor. İçine grdikten sonra, görme fizyolojisi müsade etmediği için ve dolayısıyla yukarı bakamadığı için tekrar dışarı çıkamıyor. Sepetin içinde dolaşıp duruyor. Ta ki ertesi gün ya da her ne zamansa sepeti su üstündeki şamandırasına bağlı olan misina ile çekip alıncaya kadar. Bu şekilde avcılığın iyi tarafı istediğin kadar balık tutuyorsun, istemediğin balıkları çıkartıp geri atabilirsin. Yem kısmı gayet kolay. Her yere atabilirsin ve ucuz. En pahalısından sepetler 30-40 TL'yi geçmiyor. Dikkat edilecek en önemli husus sepetin pırıl pırıl olmaması. Eskimiş hatta paslanmış sepetler daha avcı! )))
Bu yüzden işi bilenler sepeti ilk aldığında suya atıyor 1-2 hafta paslanması için bekletiyor. Hatta toprağa gömenler de var! Tercihen sazlık (yani erişteliğin) yanına indirmek lazım. Sepetin gözlerinden 1-2 sine de koparttığınız eriştelereden koyarsanız yanında yenmez )) Sokkan, kupez, karagöz ve hatta çipura olası avlardan. İçinde balık olduğunda ahtapot girmesi işten bile değil )))Rutin bir av sonrasındaki görüntüyü aşağıda izleyebilirsiniz. http://vimeo.com/5214441
Sepetçilikle ilgili bu kadar geyik yaptıktan sonra Karacasöğüt'e dönelim tekrar.Çözülmesi gereken birkaç sorunumuz var. Birincisi bumba. Ayhan ağabeyle, direğe bağlanan parçayı söktük. Üstündeki kırılmış perçinleri çıkarttık. çelik perçinler, aluminyum olanlardan farklı hiç de kolay sökülmüyorlar. Elimde aynı perçinlerden var, bunlar metrik sistemde ifade ediliyor ve bendekiler 6,4'lük. Yanlış hatırlamıyorsam 4 mm'in üstündeki perçinler hepimizin bildiği perçin tabancası ile sıkılamıyor. Bu iş için iki koldan destek alınarak (aynı tel kesme makası gibi) kullanılan bir perçin aleti var. Evvelki sene sormuştum bir ara 200 küsur Euro deyince vazgeçmiştim, nasılsa bir kez kullanacağım değer mi demiştim, kendi kendime... Yanılmışım )))Sağa sola sorduk kimsede yok. O civarda çalışan Mümtaz Usta vardır, aslında marangoz ama elinden her iş gelir. "Bende de yok, üzgünüm" dedi... Demir Ağabey öğleden sonra, dümeniyle uğraşmak için Marmaris'ten bir ekip geleceğini, onlardan yanlarında getirmeleri için rica edebileceğini söyledi. Çok teşekkür ettim. Bu durumda plan biraz bozuldu. Ankara ekibinin uçağı saat 15.30 da, Dalaman'dan. Aslında Bodrum Havalimanına neredeyse aynı mesafe olmasına rağmen, Karacasöğüt'ten uçmak için Dalaman'a bilet almak lazım. Marmaristen uçuştan her 2 saat öncesinde Havaş servisi var. 25 TL.Karacasöğüt'ten Marmaris'e 20 km kadar. 40-50 dk da ulaşmak mümkün. Yaz aylarında minibüs seferleri var, ama biz oradayken henüz başlamamıştı. Kooperatiften dolmuş kiralamak mümkün 70-80 liraya Marmaris'e, 170-180 TL'ye de Dalaman'a götürüyorlar. Neyse, sonuç olarak onlar gidecekler, benim uçak geç vakit, akşam saat 19.40'da. Öğleden sonra bu tamir işleriyle uğraşırım diye düşündüm. Güzel bir kahvaltı ederek ve suyumuzu elektriğimizi doldurarak, Bayram'a da gecelik 20 TL verip, tekneyi bağlı olduğu belediye iskeleden çıkartarak kıçtankara demirde duran teknelerin arasına, uygun bir yere, uygun şekilde yanaştırdık. Koyun batısı, meltemlere kapalı. Dip yavaşça derinleşiyor, ve oldukça iyi demir tutuyor. Yaz sonlarında ve sonbaharda ciddi keşişleme yapıyor ancak bu mevsimde kötü bişey beklemiyoruz. Birçok tekne dolayısıyla çift demir ve tonozla duruyorlar. Biz tek demir attık, uzun zincir döşedik, kıçtan da iki koltuk aldık. Tekneyi derleyip toplamamız ve son bir kez denize girmemizle zaten saati öğlen yaptık. Ben hariç herkes toparlandı, minibüs almaya geldi ve ekibin bir kısmı yola koyuldu. Yalnız yalnız iskelede dolaşırken, Tuncer Ağabey'in neşeli sesiyle irkildim...
-Doktorrr...
-Buyur Tuncer Ağabey??
-Müjdemi isterim...
-Emrin olur! Nedir?
-Murat (AvoII) da senin istediğin perçin makinası varmış.
-Ne diyyossun?
-Tamamen tesadüf öğrendik. Biz bahsederken araya girdi "var bende ne getiriyorlar Marmaris'ten" dedi...
-Şaka!-...
Sanki yeni hediye bisikletini görmeye koşan çocuklar gibi, neşeyle koca Tayvan keçine neredeyse zıplayarak çıktık. Murat Ağabey, kamaranın zeminindeki bir dolaba beline kadar girmiş, aşağısı bir derin kuyu, bir takım aletleri-edavatları çıkartıp çıkartıp kenara koyuyor... Bir yandan da söyleniyor "en son kim bilir ne zaman kullanmıştım? Bak şimdi kesin en dipten çıkacaktır, hep böyledir bu iş" diye öfürdeyip duruyor!
Nitekim öyle de oldu )) en dipten çıktı mendebur. Ama tam istediğim alet. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle "bu yaşlı kızda torna aleti hariç her şeyi bulmak mümkün ama bazen biraz aramak gerekiyor" dedi... )))
Hemen bir koşu tekneye gittim. Hazırlıklarımı yaptım ve 2 dakika da hallettim mevzuyu... Ne demişler: Takım çalışır! Kendisine teşekkür etmek için bir küçük el emeği türk cevizini de ihmal etmeden, birkaç yedek perçini de torbasına koyarak geri verdim. Etrafta dostlarla pinekledim, hemen yan komşumuz olan seneler önce yine burada tanıştığımız Banu ve Deniz çiftiyle (Tapir) sohbet ettim, ciddi bir balıkçı komünotesi olan iskelede Oktay Şaktimur ve Tümer ağabeyle lafladım, İngiliz limanından dönen Arı teknesine ziyarette bulundum, Lotus'a son bir kez uğrayarak etrafı kolaçan ettim her bir şeyi kontrol edip, şimdiden üzgün kızmıza içimden hoşçakal dedim...
Karacasöğüt'ten ayrılmak hep zor gelmiştir bana! Neden bilmem...

14 Haziran 2009 Pazar

Karacasöğüt


Gulet Kaptanının hediyesi litrelik Smirnoff ganimetimizle beraber, koydan çıkıp hemen doğusundaki koy olan Karacasöğüt'e girdik. Rüzgar oldukça hafif. Yelkenle girme fikrinden hemen vazgeçtik...

Karacasöğüt bizim geçmişimizde önemli anlara imza attığı için olsa gerek, hep duygusal olarak etkilendiğimiz bir yer olarak hafızalarımıza kazındı. Düşünüyorum da herhangi bir koyun ya da bir adanın ya da bir limanın bizde çok özel bir duygulanım yaratmasının sebebini sorguladım, kendi kendime. Acaba neden bazı yerleri çok beğeniyor, ona çok benzeyenlerde aynı beğeniye ulaşamıyoruz? Bu duygulanımda tek sorumlu acaba koy ya da ya ada her neyse o mu? Mevsim mi? Ya da algımızı değiştiren başka faktörler var mı diye düşünürüm hep! Galiba herkes için geçerli olan "in ve "out" yerler listesi var, ve bu kesinlikle bilimsel kriterlerden bağımsız olarak değerlendiriliyor. Yani tamamen duygusal olarak yorumlanıyor. Dolayısıyla tartışmaya çok açık bir konu, ben şahsen çözemedim...

Bildiğim şu, Karacasöğüt beni hep etkiledi... ve sanırım da hep etkileyecek.

Bunda önemli sebeplerden bir tanesi ama, bunu itiraf etmem lazım, sadece koyun kendisi ya da doğası değil, hasbelkader oraya yerleşmiş-hatta bunun müsebbibi olduğumu sandığım-dostlar. Sanki aileme kavuşuyormuşum gibi bir duygu sarıyor beni, Tuzla Burnu'nu bordaladıktan sonra! Sanki Lotus artık evinin arka bahçesinde... O kadar rahatım, o kadar rahat!

Nitekim Belediye iskelesine doğru yöneldiğimizde teknelerinden çıkan, bizi bekleyen, yolumuzu gözleyen dostlar sardı etrafımızı... Palamarımızı alanlar, "hoşgeldiniz" diyenler, hepsinin yüzünde gepgeniş bir gülümseme... Sanki hiç ayrılmamış gibiyiz. Aslında tersine koca bir kış devirdik arada, ve her sene yaptığımızdan farklı, malum sebeplerden dolayı gidemedik tüm kış boyunca. Halbuki ne de güzel olur kışları Karaca, sadece Karaca mı? Hepsi, tüm Gökova muhteşem olur. Eylül ortası gibi el ayak çekilir ve tekneler azalır... Gelen giden de... Sadece yerlileri ve bir de sevenleri kalır! Sonra Sarıyaz başlar... Ah o ne doyumsuz bir andır Güney Ege'de! Sonra güya kış başlar. En tehlikelisi budur bence. Kış vakti, yağmur-çamurda Istanbul'dan çıkıp da güneye gidenlerdeki duygulanımı bence ölçmenin tek bir yolu var: Buradan oraya göçenlerin tamama yakını kışın gördüğü için gitmiştir oraya kesin. Bunun bir istatistiğini çıkartmadım ama bence kesin öyle...

Girişte sağda (yani Batıda) Gökova Sailing Club'un doğayı hiç bozmadan inşa edilmiş küçük mütevazı binaları ve iskelesi vardır. Arada kendileri kıçtan kara olmuş tekneler, sonrasında upuzun Belediye iskelesi vardır. Daha da Doğu'da Martı Marinanın kışları tamamen kapanan-sadece yazları açık iskelesi ve restaurantı yer alır, bu gittiğimizde el değiştirdiğini öğrendik. Marmaris'e dolmuş vardır, özellikle mevsiminde. Kışın bunlar iyice azalır ama zaten şehre 20 km kadar olduğu için çok sorun olmaz. Sahildeki bakkal-marketlerden öte beri almak gayet mümkündür. İskeleye kıçtankara olduk, dibi iyi demir tutar. Elektirk, su bulmak mümkündür, Belediyeye makbuz kesilir, 20 TL geceliği. Çoğunluğu yaz kış kaldığından tonozların sahibi olup olmadığını sormak lazımdır. Zaten iskele sorumlusu Bayram olmasa bile komşular uyarır dışardan gelenleri. İskelenin Batı tarafına doğru "komün" yaşantı ağırlığını iyice hissettirir zaten. Bilenler oraya "ChinaTown" der... Müdavimleri eksik olmaz, kıskandırıcı bir dayanışma, hangi ulustan olursa olsun içine alıp, nereden gelirse gelsin sorgulamadan kabul eder bir yapıdadır yaşantı! Ciddi, irdelenmesi gereken sosyolojik bir olaydır bence... Ayrı konu!
Bizi de aldılar içlerine, "tüm gün sizi bekledik, neredeydiniz?" diye neredeyse azarlar tonda sordular. Deniz hali bu bumba koptu, balık kaçtı falan diye geçiştirdik ama utandık da bir yandan... Tekneye davetler hoşbeşten ve acil ihtiyaçlarımızı giderdikten sonra, tahta iskeleye kurdukları upuzun sofra ve hemen yanıbaşındaki mangal sefasına sanki onur konuğuymuş gibi davet edildik.

Bol bol içildi... Çokça konuşuldu... Bir müşterekte anlaşıldı... Denizin ve denizciliğin bu ortak lisanına olan hayranlığım, galiba hiç bitmeyecek. Gecenin çok ilerlememiş bir saatinde, başımızdan geçenleri anlattık. Teknik bir konuydu, ne düşünürsünüz dedik... Çok mütevazi bir tonda, ellerinden gelen herşeyi yapacaklarını söyledi ayrı ayrı herkes... ve nitekim de yaptılar!Uzun bir sohbet, bol içki, bol kahkaha, bol anı ile çok mutlu geldiğimiz iskelenin (ki dönüşte bana göre ciddi sallanıyordu, şahsi fikrim Belediye'nin kesin çivi yoklaması yapması lazım!) en ucundaki teknemize düşmeden-kalkmadan sağ salim hasıl olduk! Yatmamızla uyumamız bir oldu ))

Amazon-Karacasöğüt

Amazon-İngiliz Limanı-Karacasöğüt
Ertesi gün, yine güzel bir Gökova sabahına uyandık. Bir önceki gün üfüren meltem gitmiş, yerine ılık ılık ve tatlı tatlı, insanın tenini okşayan serin bir esinti kalmıştı. Güvertede yattığım için, alışkanlık, hemen doğrulup etrafı bir kolaçan ettim. Alman ekip beklendiği üzere bizden önce kalkmış bir takım aktivitelere girişmişti bile. El sallayıp, selamlaştık. Sahildeki şezlonglar da bu arada birer ikişer parsellenip, su başında geçirilecek güne hazırlıklar yapılıyordu.Tekneyi toplayıp, kahvaltı hazırladık. Sağolsun Ankaralı Kaptanlar, özellikle Raşit, yeme-içme konusunda oldukça ileri bilgi birikim ve deneyimine sahipler, yemekten yana hiç sıkıntımız olmadı. Bu sabah için menüde, sucuklu yumurta, peynir-zeytin, tavada hellim ve bol söğüş domates-salatalık var! Mükellef...
Çöpümüz oldukça fazla ve botumuz olmadığı için teknede biriktiriyoruz mecburen ve eğer bir gün daha bu tempoda devam edersek, koku dayanılmaz bir hal alacak. Karaya çıkıp, çöpleri atacak bir rıhtım ya da iskele o civarda bilmiyorum. Yediadalar kuzey koyunda yıllar önce turmepanın bir servisi vardı ama hala devam ediyor mu emin değilim. Küçük migros poşetlerini birer ikişer büyük battal boy olanların içine koyup, ağızlarını sıkıca bağlayıp, sahile mümkün olduğu kadar yanaşıp yüzerek karaya çıkartma fikri kabul gördü... ve yaptık... ve oldu )))
Çok da geç kalmadan koydan çıkıp önce kuzeye sonra doğuya dönüp o akşamüstü Karacasöğüt'te olmayı hedefliyoruz. Bördübet Körfezinden çıkarken, Mersincik Burnunun hemen güneyindeki döküntülere dikkat ederek, açıktan geçerek koyları tarayarak kuzeye doğru çıkıyoruz. Rüzgar, öğle öncesi henüz sertleşmiş değil. Yol boyu çektiğimiz ağır takımı çıkartıp bu sular için daha uygun olan bir başka düzenek taktım. Uygun kamışı içerden çıkartmaya üşendim, netekim... Gelmesiyle oltayı koparması bir oldu! Bu "kaçan" balıkların büyük mü küçük mü olduğunu kim görmüş de söylemiş! Bir yandan da onu düşünüyorum... Neyse gün Poseidon'a bir rapala hediyesiyle başladı... Bakalım listede daha neler var?
Kardinalleri kollayarak ve Mersincik burnunu açıktan dönerek Yedi Adalara doğru rota tuttuk. En güneydeki koya 5 metreye demir atarak, kıçtan upuzun koltuk almış bir guletin yanında durduk. Kısa bir deniz molası ve hızlı bir öğle yemeği sonrasında rüzgarın da hızlanmasını fırsat bilerek yukarı doğru tırmanışımıza devam etme kararı aldık. Her iki yelkene de birinci düzeyde camadan, sert rüzgar ama henüz kabarmamış denizde orsa seyrindeyken, içerdeki tangırtıdan bişeylerin ters gittiğini hemen anladım. Ama küçücük bir ihmalin bu kadar büyük bir tahribata sebep olabileceğini hiç düşünmemiştim doğrusu! Ahşap kaplamaları temizlemek için bir gün önce çıkarttığımız ve kullandığımız deterjanın kapağı demek ki iyi kapanmamış ki devrildiğinde 1 litre koyu kıvamlı deterjan tüm harita masasının içine akmış. Sahne korkunç ötesi! Tüm evraklar, haritalar şu bu hepsi orada saklı, üstelik teknede ahşap temizleyicisine de hiç ihtiyacı olmayan bir lokalizasyon!! Daha önce de benzer bişey başımıza gelmişti ama ihmal işte, teknede yeri yok! Bu tarz deterjanlar acayip, köpürüyorlar, temizlenmeleri için ciddi miktarda suya ihtiyaç duyuyorlar ve demirdeyken bile zahmetli olan iş, hele de yan yatmış, fındık kabuğu gibi sallanan bir yelkenlide en sevimsiz ameliyeler listesinin başına yerleşebiliyor!
Neyse bir şekilde halletttik. Bu arada Tuzla Burnuna kadar yükselmiş olduğumuzdan Gökova Körfezinin Doğusuna doğru rota tutma için kavança attık. Rüzgar tam iğnecikten geliyor, biraz da hafifledi, 1 saatten fazla yolumuz var. Genovaya ayı bacağı yapmak için başüstüne gittiğimde, bumba bağlantısını taşıyan direkteki 4 perçinin yerinden çıkmak üzere olduğunu gördüm. "Dikkaat" falan dememe kalmadan, bumba olduğu yerden kurtuldu ve direk tarafı serbest kaldı. Bereket kimseye bişey olmadı! Hemen anayelkeni indirdik, motor çalıştırıldı. Lotus'ta bu bağlantı şimdiye kadar toplamda 4 kez falan kırıldı! Artık "yalama" oldu diyebiliriz. Her seferinde farklı bir yerden kırılıyor, bağlantıyı söküp Istanbul'da atölyeye getiriyoruz, sağolsun ERTA'dan ustalar eskisinden sağlam yapıyorlar. Getirip takıyoruz, bu sefer orası değil bir yanı kırılıyor!! Hay bin acılı köfte!!
Direkteki perçinler ise başlı başına bir dert, bunlar 6.4'lük çelik perçin. Her yerde bulunmuyor, neyseki yedekte var ama normal perçin makinası ile sıkılmıyor. Büyük kollu, iki elle sıkılan bişey lazım. Bu aletin fiyatı da bayağı fazla. Her seferinde de bir şekilde hallettiğimiz için, paraya kıyıp satın almaya bir türlü elim varmıyor. Istanbul'da sorun değil de, Gökova'nın ortasında bu aleti nereden bulurum, nasıl temin ederim? İçim daraldı...
Neyse burada seyir halinde yapılacak iş değil, hele bir Karacasöğüt'e girelim de... Yolda o bu şu derken, stresi bir şekilde atmak için Değirmen Büküne girelim dedik. Girişte sağda Hırsız Koyu, sonra İngiliz Limanı etrafı seyrede seyrede giderken birden koyun dibinde, demirde yatan tanıdık bir sima gördüm: ARI!
Hemen üstüne dümen kırdık, yanaşıp selam ettik! İçerden bir kafa: Ahmet Özdiktaş, tüm yüzüne yayılan o gepgeniş gülümsemesiyle belirdi...
-ooooo... Çocuklar hoşgeldiniz bu ne güzel süpriz? -)))
Hemen rüzgaraltına bordaladık, sağdan soldan aldığı bir dolu halatlar, açmazlar ile Arı, sanki önümüzdeki 20 yılı orada geçirecekmiş gibi bağlanmış zaten. Bizzim de bir demir atmamıza hiç gerek yok, sert rüzgara rağmen ite kaka yanaştık. Sağolsun bizi teknelerine davet ettiler. Beraber seyir yaptıkları eski arkadaşlarıyla tanıştık, buzlu rakılar kondu, mekanik sorunlar konuşulmaya, çözümler tartışılmaya başlandı! Eski günler yad edildi... Çok da vaktimiz yok, akşam bizi Karacasöğüt'de sofraya bekliyorlar diye izin istedik kalktık. Buraya kadar gelmişken, Okluk Koyuna uğramadan dönmek olmaz. Denizkızını seyrederek, meşhur çam ağacına bağlı meşhur tekneyi ve meşhur sahibini gıyabında selamladık ve görevimizi tamamlamış olmanın getirdiği huzurla Karacasöğüt'e yollandık. Hala üstümüzdeki stresi denize boşaltmış değiliz, uygun bir koyda durmak istiyoruz, baka baka yol yapıyoruz. Karacasöğüt ile Okluk arası bilenler bilir, motorla 40 dklık falan bir yoldur. Arada, Değirmenbükünden sonra 2-3 tane koy ancak vardır. Bir tanesi (36º 56' 50" - 28º 10' 26") yakın zamana kadar, bir balık çiftliğinin işgalindeydi. Geçen sene sonunda oluşan kamuoyu baskısı sebebiyle güney sahillerindeki bir kısım çiftlik kaldırıldı ya da daha uygun koylara transfer edildi. Dolayısıyla bu çiftliğin olduğu cennet koy da bu sayede tekrar eski günlerine kavuştu. Bunun ne kadar isabetli bir karar olduğunu o koya gidip suyuna girmeyen kimse bilemez! Balık çiftliklerine karşı değilim, yanlış anlaşılmasın. Mutlaka ülkemiz için önemli bir endüstri, büyük bir gelir kaynağı ama ne pahasına? Bu soruya iyi cevap verilmesi gerekiyor bence...
Koy içinde çiftliğin varlığına ipucu sayılabilecek sadece birkaç şey var. Bir tanesi sahildeki koca metruk baraka... Herşeyi söken, koydan çıkartan zihniyet neden bu izbe lehundayı burada tutar anlamak mümkün değil. Neyse, rağmen güzel koyun tam ortasına demirledikten sonra, dingin sulara kendimizi bıraktık. Harika bir doğa parçası... ve anın tadını çıkartırken, açık denizden içeri doğru dümen kıran bir büyük guletle resim tamamlandı. O saatte buraya girdiğine göre muhtemel gece kalmak istiyordu, uzaktan el edip selam verdik. Selamımızı görmedi ben de üstünde durmadım, içeri girdim. Dışarda konuşmalar gelince tekrar çıktım, Kaptan haliyle kendine güvenli bir yer arıyor ama bizim demir koyun ortasındayken geometrik açıdan bunu yapabilmesi pek mümkün değil. "Sorun değil, biz gece kalmayacağız, çıkarız" deyip demiri çekmeye başladık. Herkes sudan çıktı, tekneye binip koydan çıkarken, zodyak arkamızdan yetişti ve kaptanın hediyesi olarak bir büyük Smirnoff'umuz oldu! Onca beladan sonra sonunda şansımız dönüyor artık galiba... )))

11 Haziran 2009 Perşembe

Bodrum

Bodrum

Uzun, soğuk ve kasvetli bir kışı geride bıraktıktan sonra, Haziran başı, henüz okullar kapanmamış ve Bodrum ve Gökova!Bu kaçmaz fırsatlardan... Lotus'un en sevdiği sularda yeniden yelken yapmak, rüzgarla uçmak, olta sallamak, dostlarla olmak var işin ucunda! Nalan, Ömer'i de alıp gelmek istiyor ama henüz karar vermiş değiliz. Çok zorlama olur diyerek vazgeçince, Ankara'dan kayınbirader ve bacanaktan kurulu "yeni" kaptanlardan bir ekip oluşturuldu ve ben kendimi yine havalimanı yollarında buldum!

Bu tarz seyahatlere yanımda çok fazla giyecek taşımayı sevmediğim için küçük bir el çantam vardı ama içine attığım olta malzemeleri ve kıç demiri için hazırladığımız pirinç metalden fatura uçak kontrolünde sorun yaratınca mecburen bagaja verdim. Bu arada bir bilgi: Uçağa "misina" alınmıyor!! Tehlikeli malzeme sınıfına giriyormuş! Çeşme-Bodrum arasındaki son etabı tamamlayan, sağolsunlar Sergün ve İlke ile, denize bakan bir barda buluştuk. Bodrum alışılagelmiş, yaz kalabalığından uzak durgun ve sakin bir havadaydı. Lotus'u hemen yandaki, Halikarnas Disko ile yeni yapılan mendirek arasına alargada demirlediklerini ve botla karaya çıktıklarını söylediler. Barlar caddesinde yürüyerek, akşam yemeği için manavların yanında, Deniz Feneri adlı meyhaneye oturduk. Güzel bir muhabbet, yandaki balıkçılardan kişi başı 10 TL'ye gelen porsiyonluk çipuralara da gereken saygıyı gösterdikten sonra, bana göre o mevsim için makul sayılabilecek bir fiyata lokantadan kalktık tekneye yollandık!

Ama orada küçük bir süpriz bizi bekliyordu! Lotus'un botu olması gereken yerde değildi... Sergün nereye çektiklerini çok iyi hatırladığını ve ağaca da güzelce bağladığını söyledi. Sağa sola baktık ama bulamadık! Yapacak bişey yok, yattık uyuduk.

12 Haziran 2009
Bodrum-Orak Adası-Küçük Çatı-Amazon

Raşit Özdemir, Ayhan Istanbullu, Gürkan ve Ben

Ertesi sabah durumda değişen bişey yoktu. Sinir bozucu bişey aslında tabii ama ben bu tarz meselelerde konuyu gerektiğinden fazla büyüten bir karakterde değilimdir hiç. Hele de tatilin iilk gününde... En nihayetinde bir mal kaybolan ya da çalınan, fiyatı da belli! Tatilin kendisinden daha önemli değil. Üstelik bizim herhangi bir ihmalimizden ya da yanlışımızdan da kaynaklanmamış... Sergün suçlamak da mümkün değil, ben de olsam aynısını yapardım ve muhtemel benim de başıma gelirdi. Serserinin biri almış sağda ya da solda bırakmıştır diye optimist yaklaşımlarımızın tamamı foss çıktı! Demir alıp, limana yollandık.Şimdi bu başa geldiğinde yapılacak şeyler var. İlki Sahil Güvenliğe haber vermek. Bunu aksatmamak gerekiyor. Geceyse gece! Çünkü alınan bot kötü amaçla kullanılabilir, sorun çıkabilir, oluşan durumda bir suç sözkonusuysa direkt kaptan sorummlu. Bizim botun üstünde "LOTUS" yazıyordu zaten.

Sahil Güvenliğe ulaşmak için, Bodrum Limanına girişte sağda bir adet, solda da bir başka, toplam 2 adet bot var. Ofisleri de içerde, Marina tarafında konteynerlerin olduğu tarafta. Olayın nerede, ne zaman olduğunu belirten bir ifade alıyorlar ve tutanak tutuyorlar. Bütün bu gidip gelmeler bayağı bir zaman aldı, bir yandan da Ankara Kaptanları geldiler. Limana hiç girmedim, Marina girişte mazot iskelesine geçici olarak bağlandık. Bir yandan da alışveriş yaptık 3 günlük seyahat için.Her iş bittikten sonra Sergün ve İlke ayrıldı tekneden. Onlar Bodrum'da kaldı, limandan ayrılırken arkamızdan biraz buruk biraz da üzgün bakıyorlardı hala... Önce Orak Adası'na rota tuttuk. Bir yandan da gözüm etrafı tarıyor, belki buluruz ümidiyle sağa sola bakıyorum. Orak Adası, henüz sezon başlamamış olduğu için boştu. Oldum olası adalara kıçtan kara olmayı sevmem, alargada demirde durduk. Yeni mürettebat deniz sefası yaparken, Lotus'u seyre hazırladım. İçini güzelce neta ettim, bir mazot kokusu var. Separın out çıkışından sızdırıyor. Etraftaki süngerlere bulaşmış, temizledim. Rekoru kırılmayacak şekilde, "yoklayarak" sıktım. Şimdilik iyi gibi. İçeriyi toparladım, eşyalar derli toplu. Bördübet tarafına doğru yelkenle yaklaşık 4 saatlik bir yolumuz var sanıyorum. Çok da fazla oyalanmadan yola çıkmamız gerek. Herkes toparlandı, ekip de seyre hazır. Dümen tutma heveslisinden bol bişey yok, iyi haber!Bayağı sağlam deniz şartları ve sert rüzgarla Gökova Körfezini yanlamasına uzunlamasına ve hafif çapraz geçtik. Ama kıç omuzluktan geliyor, bundan iyisi Şam'da kayısı! Küçük Çatı koyuna geldiğimizde güneş henüz azalmamıştı, kum zemine 5 metreye funda demir! Çatı'lar (yani hem büyük hem küçük Çatı) dışarda esen sert melteme rağmen içerde herşeyden habersiz rahatlıkla demirde kalınabilecek harika doğa parçaları. Orada bayağı bir oyalandıktan ve açlığımızı giderdikten sonra, yan tarafta Büyük Çatı'ya geçtik. Bu arada ilginç bir tespit, Rod Heikell bu koy için Büyük Çatı adını kullanmıyor. O tarafta da fazlaca kalmayıp, Bördübet Körfezinin kuzeyinde Amazon Creek adıyla bilinen koya geçtik. Açık denizden gelirken girişi pek belli olmayan bu koy oldukça hoş doğası, çok hızlı bir şekilde sığlaşan, hemen önünde güzel bir kumsalı ile batılı meltemlere kapalı bir koy. Koyun tercihen Doğu tarafına uzun zincir döşeyerek kıçtan kara olarak güvenle gecelenebilir. Dip kum/balçık iyi demir tutuyor. Küçük bir tahta iskele var ama biz yanaşmayı düşünmedik. Kıyıda, tepeye doğru bir toprak yol var, araba geçebiliyor. Sanıyorum koyu dolaşarak öteki tarafta, kumsalın olduğu tarafa kadar devam ediyor. Ama yolun devamı ile nereye ulaşılabileceğinden emin değilim.Kumsalda bulunan şemsiyeler, şezlonglar ve denizde bulunan saldan ve gelenlerden anladığım kadarıyla burası ya özel bir plaj ya da bir hotel gibi bişey ait kapalı bir mekan. Ama tam bilemiyorum.Bu arada tahta iskelenin hemen üstündeki tabelada kanal 77 ile restaurant ile konuşulabileceği yazılı. Bir de cep telefonu vermişler. Aradık ama tekneye servis yapmadıklarını söylediler.Hemen solumuzda 43 feet bir Jeanneau var. Türk bayraklı ama sanıyorum, üstündekilerin tamamı Alman. Farklı kültürden, farklı memleketlerden ekiplerin tekne üstünde yaptıkları ya da yapmadıklarını, davranış patternlerini incelemek eskiden beri hep hoşuma gitmiştir. Böyle bir Alman ekiple de karşılaşınca bu fırsat kaçmaz diyerekten seyre koyuldum!6-8 tane, orta yaşı az geçmiş, yaş ortalaması 50+ olan bu ilginç ekipte hiç hanım "katılımcı" yoktu ve hareketlerinden ve yapılan "sulu-ötesi" şakalardan uzun zamandır birbirlerini tanıdıkları anlaşılıyordu. Bir tür eski güneri "yad etme" törenine şahit oluyoruz sanıyorum. Tekne bu arada acayip neta. Koltuk halatları-lar diyorum çünkü neden olduğunu hala anlayamadığım sebeplerden toplam 3 adet var- o kadar gergin duruyorki, iyi bir ip cambazı rahatlıkla üzerinde yürüyerek, bağlı bulunduğu çam ağacına ulaşabilir! Biz geldiğimizde çoktan yanaşmış oldukları için, kaç metreye kaç metre zincir döşediklerini tabi göremedim ama havanın sert olduğu saatlerde girdilerse, hele de açık denizde biraz dayak da yemişlerse bu tarz "ultra" önlemleri normal karşılamak gerek diye üstünde durmadım.

Tahmin edildiği üzere bir tanesi kaptanlık müessesine en ufak bir zeval gelmeyecek tarzda gayet karakterli, otoriter hatta sert düzeyde hareket ve konuşmalarla güverte üstünde en küçük bir gayr-i ciddi hareketi bile affetmeyecek toleransızlık ile, muhtemel onlarca yıldır tanıdığı, tahminen okul arkadaşlarını zapturapt altında tutma görevini gayet kusursuz ifa ediyordu!Haldun'un lafıdır ve çok severim, sık sık kullanırım: "Bir kaptan en az emir vererek gemisini rotasında tutuyorsa iyi kaptandır!"

24 Mayıs 2009 Pazar

Bozcaada Liman-Ayazma

Bozcaada
Ertesi gün çok güzel bir ilkbahar sabahına uyandık. Nalan ve Ömer’in de dahil olduğu ekibin bir kısmı, arabayla Ayazma Plajı’nda Vahit’in Yeri’ne karadan giderken, biz Lotus’la denizden geçtik.Ada’yı bilmeyenler için söylüyorum, güneydoğuda Mermer burnu üzerindeki feneri bordaladıktan sonra Akvaryum diye bilinen koy vardır. Aslında bu bir küçük yarımadayla ayrılmış, iki koydan oluşur. Denizi gayet hoş, burna yakın olan koya demirlemek gayet uygun, dip kum.Adanın güneydoğu burnundan, batısına kadar olan güney sahili, döküntüler açısından oldukça tehlikeli bölgeler. Sırasıyla Ayazma-Sulubahçe ve Habbele sahillerinde yerleşim var. Hepsinin sahilden yaklaşık 300-400 metre açığa kadar uzanan döküntüler sebebiyle, girişleri tehlikeli. Gece girmeyi tavsiye etmem. Gündüz işaret şamandıraları var, onları kollayarak ve çok yavaş yolla pruvada dibi gözetleyen biri yardımıyla içeri girmek, ve 3-4 metreler kum zemine demir atmak bu mevsimde mümkün ama yaz döneminde pek hoş gözle bakılmıyor. Habbele’de bu daha kolay bir uygulama.Vahit’te güzel bir öğle yemeği yedikten ve tuzlu suda gereken “salamura” prosedürünü gerçekleştirdikten sonra tekneye atlayıp, yelkenle limana geri döndük.Akşamüstü programında, adanın Batı ucunda, arkadaşlarımızın evlerine misafir olduk. Adanın bu gözden uzak köşesi, elektrik üreten rüzgar enerji santrali sonrasında popüler oldu. Yavaş yavaş yaygınlaşan ve tekrar eski güzel günlerine kavuşan bağcılık, düzgün ve göz hoş gelen bir yerleşimin adanın hem kültürüne hem de mimarisine hakim olduğunu görmek, doğrusu hepimizi çok sevindirdi.Bu konuda yaz-kış adada yaşayan ve bu işe emek veren birçok aklı başında isim var. Hepsini ayrı ayrı tebrik etmek lazım.Türkiye’nin hiç köyü olmayan bu tek ilçesinin, yurtdışında “en iyi tatil yapılacak adalardan biri” seçilmesini sanıyorum bu kişiler ve onların etraflarına yaymaya çalıştığı bu ada kültürü sağlamış. Hepsini tek saymak mümkün değil ancak Corvus Şaraplarının sahibi Reşit Soley, Bozcaada tarihi ve kültürü konusundaki birikimiyle Hakan Gürüney, Rengigül Pansiyon’un sahibi Özcan Germiyanoğlu ve Kayıkias Hotel’in sahipleri Handan ve İsmail Beydilli’nin isimlerini anmak istiyorum. Adanın gelişmesinde büyük emekleri olan Ferhat Bey ve bizi evinde ağarlayan Dr. Aziz Kaya’ya da hem teşekkür eder hem de yaptıkları işe hayranlıklarımızı burada belirtmek isterim. O akşam, Batı fenerine yakın, ada yapımı şaraplarımızı yudumladıktan sonra merkeze dönerek, Balıkçı Barınağı’ndaki Yosun Restaurant’a oturduk. Ada’nın bu oldukça turistik yerinde, sanıyorum bu yukarda ismi geçen kişiler sayesinde çok iyi ağırlandık ama turist muamelesi görmek de, özellikle civcivli yaz aylarında çok mümkündür diye düşünmeden edemedim.Ertesi sabah yine mükellef bir kahvaltı sofrası bizi karşıladı. Sabah 7’deki vapura yetişemeyeceğimiz geceden belliydi ama sofra yüzünden neredeyse öğle vapurunu da kaçırıyorduk. Karşılıklı iyi dilekler ve kucaklaşmalardan sonra, arkamızdan sokağa dökülen “su” ile, deniz yoluyla geldiğimiz bu adadan ve güzel insanlarından istemeye istemeye kara yoluyla ayrıldık!Harika bir haftasonu oldu…Teşekkürler Ömür çifti!

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Çanakkale-Bozcaada

Bu seyahat çok sevdiğimiz dostlarımız Emel ve Mehmet Ömür çiftinin, Bozcaada'da gerçekleştirdikleri evlilik yıldönümüne isabet etmesi sebebiyle düzenlendi. Çok sevdiğimiz bu coğrafyayı, her yerin yemyeşil olduğu, gelinciklerin yamaçları kapladığı, bu ilkbahar döneminde tekrar görmek fırsatını da kaçıramazdık...
Ekip Emel-Mehmet Ömür, Selma-Melih Ömür, Nalan-Ömer Deniz "Paşa" ve Bendenizden oluşuyordu. Lotus bir önceki hafta Erol Ağabey ve Ömer Kırcal tarafından, “YAZA MERHABA ETKİNLİĞİNİN” devamında Çanakkale’ye götürülmüştü zaten, kendilerine ne kadar teşekkür etsek az. Marina’ya koymuşlar, Erol Ağabey sonradan harika bir seyir yaptıklarını anlattı, arkadan gelen sert rüzgar ile çok kısa zamanda o koca yolu yapmışlar. Sağolsunlar yolda tekneyle ilgili birçok eksiği gidermiş, tamirat yapmışlar. Lotus’un formunda olduğunu, misafirlerini beklediğini söyledi.
Sabah erkenden yola çıktık. Önlü arkalı iki araba gidiyoruz. Ömer yolda hemen hiç sorun çıkarmadı. Istanbul Gelibolu yeni yol yapımlarıyla hemen tamamı çift yol olmuş. Dolayısıyla gayet rahat bir yolculukla sağsalim vardık, sadece Tekirdağ girişinde yeni çevreyolu düzenlemesi ile bir süre çalışmanın içinden geçiliyor, toz-toprak falan ama kısa bir süre, bereket uzun sürmüyor. Malkara civarında bir mola verip, çay içtik. Gelibolu'ya saat 10.30 gibi vardık, sadece Koru dağından inişte radar kontrolü vardı, biz yakalanmadık. Koru dağını aşıp Ege'yi uzun süre sonra tekrar karadan görünce doğrusu çok heyecanlandım, hani Bodrum girişinde Balıkçının dediği gibi, "yokuşbaşından ilk defa Ege'yi görmenin" verdiği gibi bir haz içimi ısıttı! Biz Çanakkale'ye geçerken hemen her zaman Gelibolu'yu kullanıyoruz. Buradan buçuklarda kalkan feribot Lapseki'ye geçiyor. Araba 24 TL. Bir de hemen yanından kalkan özel motorlar var, birazcık daha kısa sürede geçiyorlar, saatleri yok, dolunca kalkıyorlar ve Lapseki'nin 4-5 km kadar kuzeyinde Çardak Limanına yanaşıyorlar. Parkı şusu busu çok az daha ucuz, birkaç TL fark var. Yaklaşık 25-30 dk da karşıya geçtik. Lapseki-Çanakkale arası, Gelibolu-Eceabat arası yola kıyasla daha düzgün, az virajlı dolayısıyla daha kolayımıza geliyor. Çanakkale'ye iner inmez, şehir içinde, limana çok yakın Yalova Restaurant'a oturup öğle yemeğine geçtik. Her açıdan gayet başarılıydı.

Lotus yine formunda, o kadar kişiyi ve özellikle Ömer "Paşa" nın yerleşmesi haliyle bayağı meşakkatli bir iş... )) Kazasızca hallettik. Bu aşamada yeri geldi, biraz da teknede 4-5 aylık bir çocukla neler olur-neler olmaz konusunu konuşmakta yarar var sanırım. Şahsi fikrimiz, aslında bu yaşta bir çocuk teknede çok zorlanmıyor, asıl zorlanan anne ve babalar! Yoksa tekne yaşantısı iyi hazırlanıldığında, süreler ve şartlar çok zorlanmadığında herkes için çok keyifli olabiliyor. Ama diğer birçok konuda olduğu gibi asıl yük annelerin omuzlarında, dolayısıyla belki bu kısmı Nalan’ın ağzından dinlemek, benim anlatmamdan daha iyi olurdu ama benim şahsi fikrim, çocuklar, etraflarındaki tüm elektriği (ister iyi-ister kötü olsun) çok rahat algılıyorlar. Eğer anne-baba ve etrafta kim varsa rahatsa, onlar da rahat oluyorlar. Yoksa bir çocuğun esas ihtiyacı olan yemek-uyku ve tuvalet ihtiyacını giderdikten ve ona rahat edeceği ortamı sağladıktan sonra fazla sorun yaşanmıyor, yani en azından biz yaşamadık. Yeğenlerimden ve arkadaşların çocuklarından, Lotus’ta yaşadığımız tecrübeler ışığında okul çağı çocukları için tekne yaşantısının çok zevkli, çok değişik ve aslında düşünüldüğünden kolay olduğuna inanıyorum. Denizin zor şartlarına çocuklar birçok anne-babanın olduğundan çok daha kolay adapte oluyorlar. Belirtmeden geçemeyeceğim, bence deniz tutması bir yetişkin hastalığıdır! Şimdiye kadar deniz-domuz şartlarda, 2 metre dalgada deniz tutan ve kusan çok az çocuk tanıdım. Genelde hepsi, özellikle de motor çalışıyorsa uyuyorlar. Ancak o şartlarda istemeden de olsa kalınırsa, tekne içinde veya güvertede çocuğun düşmemesine ve güvende kalmasına azami dikkat etmek lazım. Tekne içi yaralanmaları ve denize düşme olayları çok ciddi sonuçlar doğurabilir.
Şimdiye kadar ikisi uzun, üçü kısa-kısa günübirlik, toplam 5 deniz seyahati yaptık. Lotus’ta Ömer “Paşa” nın ihtiyaçlarının hemen tamamı depolanmış vaziyette. Bezler, alt değiştirme yatağı -ki bunu normal yatak olarak da kullanıyoruz, kenarları yüksek olduğu için daha güvenli- çeşitli battaniyeleri, kremler, temizlik malzemeleri vs ancak şimdiye kadar çözemediğimiz tek bir sorun vardı! BANYO! Bir kez sağolsun Caner Korsan sayesinde Mira'da, bir kez de Lotus’ta yaptığımız uzun seyahatlerde, belki evdeki gibi hergün değil ama 2 günde bir banyo yaptırma ihtiyacı doğuyor. Bunun için bir çamaşır leğeni ile başta çözüyorduk! Hemen her yerde bulunan ve 4 ila duruma göre 6 TL arasında fiyatlara rahatlıkla temin edilen bu plastik leğenler-ki biz genelde kırmızıyı tercih ediyoruz -tekne içinde banyo yapmak gayet kolay. İyi tarafı giderken yanımızda da götürmüyoruz, taşıma sorunu yok! Ha arkamızdan o 1 metrelik kırmızı leğeni ne yapıyorlar, ben bilmem! Caner Korsan’a sormak lazım. ))

Tekneyi Çanakkale gibi limanlara ya da benzer marinalara bağlarken, çok özel bir durum yoksa kesinlikle elektrik almıyoruz, içerdeki her türlü elektrik çekecek şeyi kapatıp, both şalteri off konumuna getirip tekneyi öyle terk ediyoruz. Buzdolabının içini boşaltıp kapağını açmayı unutmamak lazım tabii. Birkaç kez nahoş tecrübeler yaşadık, kablo çekiliyor, aküler bitiyor. Tekne içine 220 volt girmesi ayrıca bir sorun. Genelde de her tarafı kilitleyip anahtarı ya güvendiğimiz şehirden birisine ya da marina ön büroya veriyoruz. Çanakkale'de sağolsun Zekeriya Ağabey (tanıdığım en sağlam balıkçılardandır), tekneyle ilgilenmiş. Onunla buluştuk, biz tekneyle Ada'ya geçerken, o ve bir arkadaşı da karadan arabaları Geyikli İskelesine getirecek. Aslında Ada'da arabaya ihtiyaç yok ama yine de dönüş için kolaylık olur diye düşündük, nitekim öyle de oldu. Çanakkale Marina günlük 50 TL istiyor, biraz indirim yapıyorlar, kredi kartı kullandırmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Ciddi uyanıklık söz konusu, eskiden beri hazetmem! Pişman olarak ayrıldım bir kez daha!

Çıkışımız öğleden sonrayı buldu. Hemen Kilitbahir tarafına vurduk, hafiten 3 Bofor bir lodos var. İnişte Avrupa, Seddülbahir-Kilitbahir arası ciddi akıntı arkadan destek oluyor, (kuzeye) çıkarken kesinlikle Asya yakasını takip etmek uygun olur, Kumbağ burnundaki sığlıklara dikkat ederek kıyıya yaklaşmak akıntının etkisini azaltıyor, zaten gemi yolu da bu şekilde. Onları takip etmekte yarar var. Bir diğer husus da Çanakkale'ye kuzeyden girerken. Nara burnunda malum ciddi akıntı var, aşağıdan gelen tankerler burada yaklaşık 100-120 derecelere varan manevralar yapabiliyorlar. Burun askeri bölge, sahilde metruk binayı görmek gündüz vakti gayet mümkün. Hemen önünde bir fener ve karayla arasında geçişe izin vermeyecek kadar sığ bir su var. Aynı sırada Boğaz'ın neredeyse ortasına kadar ilerde, bir diğer lateral ışıklı şamandıra daha var. Bunların aralarında 6-10 metre civarında derinlik var, geçilebilir. Gelibolu tarafından gelişte, biz tercihen Nara'ya yaklaşmadan önce geçiş yolunu dik keserek, Asya tarafına geçiyor ve kıyıya çok yakın seyrederek bu iki işaret arasından geçiyoruz.
Burnu döndükten sonra, Liman'a kadar olan bölgenin hemen tamamı yine askeri. Önlerinde neredeyse 5-6 metre eninde, toplam 3 adet devasa metal şamandıra var ve işaretli değiller, özellikle gece dikkat etmek lazım. Liman girişini şehrin ışıklarından bulmak zor olabiliyor, yanaşan feribotlar ve Kilitbahir'e geçen motorların ışıklarını takip etmek yararlı olabilir. Marina ticari limanın hemen kuzeyinde, girişi de kuzeye bakıyor ve çakarla işaretli. Biz seyrimize devam edelim...


Abide'yi usulünce bordaladıktan ve Mehmetçik fenerini geçtikten sonra, zaten ufukta belirgin Mavri (Tavşan) adası ve Bozcaada'ya doğru rota tuttuk. Hava sıcak, akıntının hızıyla, normalde çıkışta 6 saat kadar süren bu yolu neredeyse yarı zamanında alacağımız önceden belli, Mavri’de durup "şehir elektriğini" suya verme fikri herkes tarafından kabul gördü. Yörel olarak Mavri diye bilinen, coğrafi adı Tavşan Adası olan, üzerlerinde yerleşim olmayan toplam 4-5 kayalıktan oluşan bu adalar, boğazın hemen çıkışında, Bozcaada yolunun hemen yarısında etrafa serpilmiş, balık ve sualtı yönünden zengin, doğa olarak fakir ada topluluğudur. En büyüğünün üzerinde bir fener var. Bazılarının aralarında ciddi sığlıklar ve döküntüler mevcut. Dikkatli geçilmesi tavsiye edilir. Özellikle yaz aylarında oldukça hızlı bir akıntı hakim. Kuytuda demirleyip (36º 55' 53" - 26º 03' 39"), rahatladıktan sonra, ayıptır söylemesi İskoçya’nın Islay bölgesinden özel getirtilmiş Bowmore’dan ağzımızı ve midemizi tadlandırdık. Gündüz vakti bu ağır yükü vücudun kaldırması için, teni hafif tuzlamak amacıyla, Kuzey Ege’de sezonu ilk defa açtık!


Sonra ver elini Bozcaada liman. Sağolsun, Rengigül Pansiyon’dan Özcan hanım bizi mendirekte bekliyordu. Ada insanının, onu ziyarete gelenler hakkındaki duygu-düşüncelerini küçüklüğünden beri hiç unutmamış birisi olarak söylüyorum, bunu en iyi yazıya döken tartışmasız Hüsam'dır (Özenç)… Okunması tavsiye olunur…bkz. http://www.gezginkorsan.org/forum/index.php/topic,2482.475.html
Bozcaada limanı , henüz sezon başlamadığı için çok kalabalık değil. Uygun bir yere kıçtan kara olduk. Arabalı vapurun da girdiği bu liman, dibi kum, mendirekte su ve elektrik bulunması her mevsim mümkün, boğaza giren ya da çıkan yatların popüler uğrak yerlerinden. Mazot ikmali, hemen sahil güvenlik botunun yanında. Liman girişi, 3 yıl kadar önce kış mevsimindeki büyük bir fırtınada dalgalardan yıkılana kadar, bir fenerle işaretliydi, halen bir yüzer şamandırayla işaretli (yeşil). Girişi Doğu’ya bakıyor. Hakim rüzgar özellikle yaz döneminde kuzeyli olduğu için güvenle demirlenebilir ve uzun kalınabilir ancak biz Lotus’u Bozcaada’da uzun süre insansız tutmayı pek istemiyoruz. Demirlerken dikkat edilecek husus, uzun zincir döşenmesi ve koltuk halatlarını aldıktan sonra, zincirin boşunun iyice alınması. Demir bir sebeple taradığında kıçtan beton rıhtıma vurmak işten bile değil. Rıhtım uygun olsa da bordalamayı ben tavsiye etmem. Akşam yemeği için hemen Balık Pazarı’na meyledip, ağdan yeni çıkmış 2 iri Lipsos’u torbaya aldık. Kilosu pazarlıkla ve ortak tanıdıklar sayesinde 20 TL.Çok güzel dülger, iri mercan ve böcek-ıstakoz vardı… Biz itibar etmedik. Odamıza çekilip biraz dinlenip kendimize geldikten sonra ve Ömer Paşa’yı ritüeline uygun hazırladıktan sonra, akşam Rengigül Pansiyon’un meşhur masasında, geniş ve mükellef bir sofraya dahil olduk. Özcan Hanım ve O’nun ihtişamlı sofrasından da biraz bahsetmem gerekirse, uzun yıllar Almanya’da yaşadıktan sonra, Türkiye’ye dönen bu humanist, geniş yürekli, sanat ve sanatçı sever hanım, adanın birkaç yıldır popüler olmaya başlayan sokaklarında inanılmaz bir bahçe içinde inanılmaz konuklar ağırlamaya devam ediyor… Rengigül Sanatevi ve şehir dışındaki ağ evi ile hizmet ve servis alanını genişletmiş, çok da iyi yapmış! Her sabah, bahçenin ortasına kadar yayılan devasa masasının her bir köşesini kendi elleriyle süslediği dekorlar ve ev yapımı reçeller ve çeşit-çeşit değişik tadlarla müşterilerine sunduğu, önünde tabelası olmayan “mütevazı” pansiyonunda, hiç de “mütevazı olmayan” kahvaltısının sanıyorum ülkede bir örneği daha yok!Tabela neden yok diye sorduğumuzda, “beni zaten beni tanıyanlar geliyor, tabelama bakarak burayı bulacaklar da hiç gelmesin” dediği pansiyonunda yüksek sezonda yer bulabilmek gerçek anlamda “torpile” ihtiyaç var… Uyarmadı demeyin!

17 Mayıs 2009 Pazar

YAZA MERHABA ETKİNLİĞİ-2009/II

Asmalı-Paşalimanı
Erol Ağabey, Ömer ve Ben

Sabah kalktığımda bir grup erken çıkmış, diğerleri de çıkış hazırlıkları içinde buldum. Selametle ayrıldılar. Limanda bağlı, 8 tekne kaldık. Minibüsle dönecekler, saat 12’de limandan ayrılacakları için onları beklemek biraz da, adettendir pineklemek için kahvaltıya gittik. Planı bozmamaya, köye doğru devam etmeye karar verdik, ama öncesinde Paşalimanı’na gidip bir denize girmek istiyoruz. Hava oldukça hafif, çok az bir Poyraz esiyor.
Arkadan alarak rüzgarı, Koyun adası sancakta kalacak şekilde, kanala girip, Turhan Korsan ve Nusret Korsan’ın teklifleriyle Harmanlı Koyun’da “Mevlana Restoran” daha doğrusu pide fırınının önüne demirledik (40º 29' 11'' - 27º 36' 13").
Hava oldukça değişken, farklı ihbarlar geliyor.Orada geceleme ihtimalimize karşı, Turhan Korsan Araplar köyü tarafına geçerek, benzin ikmalini gerçekleştirdi.Galiba bu saatten sonra buradan çıkıp, özellikle gece geç ya da ertesi gün çok erken saatte geri dönüş yoluna koyulma ihtimaline karşı, Marmara Köyü’ne gitmemeye karar verdik. Bu kararımdan sonradan çok pişman olacaktım ama bilebilmem mümkün değildi. Korsanlar birbirlerine mesafeli, koya güzel bir şekilde yayılmış, demirdeler. Herkes ufak tefek bişeyler ile uğraşıyor. Ben de LOTUS’un altına daldım, etrafı kolaçan ettim. Çok hafif bir sakal var gibi, hafifçe elleyebilsek aslında iyi olur ama vakit yok. Tutye yerinde pervane ile ilgili bir sorun var gibi durmuyor.
ELİCE’nin kıçtan takma motorunu bota takıp koy içinde biraz dolaştım. Demirdeki teknelerin uzaktan fotolarını çektim. Her korsanın elinde, son model, gelişmiş dijital SLR’lerden var bol bol! Çok hoş GK foto albümü oluşturacağız sanırım ))Yan teknelerden Mahir, Ekrem ve Umut bize geldi. Misafirlerimizi usulunce ağırladık. Turhan Korsan sahildeki restoran sahibi Konyalı’nın henüz pide fırınını açmadığını, ustasının da gelmediğini söyleyince alarm durumunda sahile çıktık. “Elimde sadece balık var, isterseniz mangal yakar yaparım” dedi. Teknelerden öte beri getirmek mümkün, ileride bir yerde (galiba Harmanlı’da) zodiacla hizmet veren bir bakkalımtrak lojistik destek sağlamanın mümkün olduğunu öğrenince, “yaparız bişiiler, sıkma canını” dedim adamcağıza!Bu ağırlama işini ciddiye alan, sert görünüşlü, ama matrak bir karakter doğrusu. Bir kere zeki! Şimdilik sorun yok, olanlar olursa nasılsa halledilir.
Umut’la, LOTUS’un bu sene yine yeniden renk değiştirmiş pasarellasına dremelle bir amblem basma işine girdik. Yemek masasının üstüne serip pasarellayı, ahşabı oyduk. Amatörler için bence fena olmadı. İçini boyarsak daha da iyi olabilir, bakacağız. O başka bir sefere!
Yavaş yavaş güneş alçaldı ve akşam yemeğine geçme sinyalleri belirdi, botla çiftleri ve korsanları teker teker iskeleye taşıdık. İskelede gittikçe büyüyen kalabalığı gördükçe, Konyalı’nın gardı düştü… İskeleye kurduğumuz koca masa bile neredeyse küçük gelecek! Herkes oturduğu yerden kalktı, morali bozuk patronun mutfağını neredeyse işgal edecek tarzda, içeriye doluştuk. Herkes işin bir ucundan tuttu. Rakılar teknelerden, balık ve ateş Konyalı’dan, ekmek nerede olduğunu bilemediğimiz bakkalın zodiacından… Sahnenin farklı fotoğrafları var ama, korsan ruhunu bu kadar iyi yansıtan bir başka atraksiyon olabileceğini ben sanmıyorum. Adamcağızın lokantasını resmen işgal ettik. Gelen ihbarları ve farklı görüşleri değerlendirdikten sonra, sabah erkenden, saat 04.00 gibi demir alıp kuzeye yollanmaya karar verdik.

(Ömer Kırcal Korsana Fotoğraflar için çok teşekkürler)



16 Mayıs 2009 Cumartesi

YAZA MERHABA ETKİNLİĞİ-2009/I


Kalamış-Asmalı
Ekip: Erol Ağabey, Ömer Kırcal, Kaan Paray, Murat İçmez arkadaşı Meryem ve Ben

Nalan son dakikaya kadar karar veremedi, Ömer ile çok gelmek istiyorlardı ama vazgeçtiler.
Bugün büyük gün. Günlerdir aylardır hazırlandığımız “Yaza merhaba Etkinliği” için tüm detayları halletme endişesiyle bir gün geçirdim. Hafta başından beri zaten Lotus için ciddi bir hazırlık vardı. Çünkü o Marmara Adasından dönmeyecek, aşağıya devam edecek.Yaz için kıç demiri mekanizması, 75 metre yüzer halat, bir takım eksik kilitler, at nalı can simidi, flama eksiklikleri falan tamamlandı. Her şey hazır gibi.İşten erken çıkıp akşamüstü saat 5 gibi tekneye geldim.
Ponton oldukça hareketli, B6’nın ilk üç teknesi ELİCE ve PİA da etkinliğe katılacak. “Komşu” Cem son dakikada gelebileceğini bildirdi. Toplam sayı son değişikliklerle 16’da henüz, belki ertesi gün yola çıkıp gelecek, 2 tekne daha olabilir. Henüz belli değil.
Hareket saati 22.00. Kalamış koyunda buluşup konvoy halinde yola çıkacağız. Telefon hiç susmuyor, tüm tekne reislerini seyahatin heyecanı sarmış durumda. Erol Ağabey her zamanki “bişeycik olmaz” deyip duruyor…Tekneyi derleyip topladım, dolapları yerleştirdim, kış boyunca kullanılan ama yazın raflara kalkacakları yerleştirdim. Teknenin içi zaten tertemiz gibi, yeni bitirdiğimiz vernikler pırıl pırıl parlıyor. Umuyorum hep böyle kalırlar! Gece seyrinde 6 kişi olacağız, Meryem ile Murat’a ön kamarayı verdik. Ben zaten hemen hep içerde harita başında olacağım, Ömer “dışarıda yatarım” dedi, Erol Ağabey’e sormadım bile… O, nerede isterse orada yatar ))
Taner ve Özgür Evren bizden yaklaşık 1 saat kadar önce çıkıp rota tutacaklar.
Cebimde herkese dağıtmak için oluşturduğum, telefon listesi var ama vakit kalmadı, kimseye veremedim. Haldun son dakikada yetişti ve LogBook’ları getirdi. Bizim alışveriş yapmamız lazım, Migros’a yöneldik! Mazot takviyesi için, istasyon- kapanış saatini ileri çekmiş olmamıza rağmen- her an paydos edebilir-, Haldun ve Kadir’i bu iş için yolladık. Haldun üstünde, işten gelmiş takım elbisesi ve mokasen ayakkabılarıyla komik bir tablo oluşturuyorlar. Dediğine göre mazot alırken başka teknelerden “saat 10 da çıkıyoruz değil mi?” gibilerinden soruları duymazdan gelmiş )) Kim olduklarını bilmiyorum ama muhtemel beni tanımıyorlar, ama Haldun’u kıyafetlerle görüp de “yeni komodor bu işi çok ciddiye alıyor galiba” diye düşünmedilerse sol kolumu veririm )))Neyse son dakikada Develi’den lahmacun keyfi, Cem Gür de geldi. TAYOMAR, UÇARI ve İPEK ile beraber arkadan gelecek ekibi oluşturacaklar, gece yarısına doğru çıkıyorlar. Bizim grupta her şey hazır gibi, palamar çözdük, yollandık…Güle güle Kalamış!
Cemil her sene olduğu gibi arkamızdan el salladı, selametler diledi…Bir an hüzünlendim, nedense?
Neyse önümüze bakalım...
Telsizler kanal 72’ye ayarlı. Marina çıkışında beklediğini bildiğimiz tekneler var, bir tanesi MacGregor. Turhan Akman son dakikada eşi ve kızıyla katılmaya karar vermiş ve beni birkaç saat önce aramıştı. “Yer kaldı mı?” diye sorunca, “son bir kontenjan var, sizin için saat 21.59’a kadar opsiyon verebilirim” demem üzerine kahkahayı basmıştı ))
İlk onu gördük, teknenin adı SHE. Sonra teker teker diğerleri geldi. Umut’tan son tekne olmasını ve arkayı kollamasını rica ettim, kırmadı kabul etti. Boğaz’dan gelen BSEA ile ekip tamam oldu, anonsumuzu yaptık ve rota 210 yola koyulduk.
Gemi trafiğinin güneyinden seyredeceğiz, zaten çok fazla ve tehlike yaratacak kadar çok gemi de yok pek. Eski yıllara göre bayağı azalmış durumda.Koyun açığındaki kardinali, geçer geçmez, bir ara, körfezden gelen hafif bir rüzgar yakaladık, hemen genova açtık. Bu hem görünmeyi kolaylaştıracak hem de biraz da olsa motora katkı sağlayacak.
Saat başı, telsizden temas ile özellikle görüş alanı dışındaki BUPP ve TALYA ile Pendik’ten çıkıp daha güneyden bir rota tutan BREEZİN ile koordinat alışverişi yapıyoruz. Bizim grupta kimin kim olduğunu bilemiyorum sayınca rakamlar tutuyor, en arkada POYRAZ herkesin kendi önünde olduğunu, düzgün ve problemsiz bir şekilde seyredildiğini söylüyor.Arkaya bakınca görünen ışıklar çok etkileyici… Bir de bunun yüzlerce tekneden oluşan bir filo olduğunu hayal ettim birden, neden olmasın?
İçim kıpır kıpır…
Ömer’in ve Erol Ağabey’in Lotus’ta olması, doğrusu çok güven verici bişey. Kaan da tekne muhabetini bilir. Meryem ve Murat da çok güzel insanlar, bizim için zahmet etmişler hediyeler. Herkes uyumlu… Şimdilik her şey yolunda!
Yavaş yavaş el ayak çekiliyor, yakamozlu suları yaran pervane izi, ve gökyüzünü her zamanki gibi taçlandıran Samanyolu arasında ilerliyoruz, gemi yolunu sancağımızda bıraktıktan sonra, rota 250.Tüm gece Ömer ile beraber dümendeyiz. Ben aralıklarla içeri girip koordinat alıyorum. Eskimiş haritanın üzerine, bunları işlemenin daha kolay bir yolu olmalı ama ne?Buna çalışmak lazım.
Saat 12.00 gibi yola çıkan UÇARI, İPEK ve TAYOMAR’ın telsiz konuşmaları geliyor. Onlarda da sorun yok, daha yavaş ama kararlı bir şekilde peşimizden geliyorlar. Göz teması sağlamak mümkün değil ama telsizle hep temas halindeyiz.Telsiz konuşmalarından halbuki hiç hazetmem ama her ahizeye konuştuğumda arkamdan bana cevap veren bir düzine korsanın güven dolu sesini duymanın insan kalbinde nasıl bir rüzgar estirdiğini anlatabilmem de mümkün değil. Tüm geceyi bu şekilde geçirdik. Sabaha doğru yattım. Vardiya Erol Ağabey ve Ömer’de…
Saat 06.00’da kalktığımda gün ağarmıştı, telsiz teması ve karşılıklı teyitler ile rutin konuşmayı gerçekleştirdik. Görüyor olmamız lazım ama TALYA ve BUPP hala görüş alanı dışında…
Gün ışıyınca her şey daha bir rahatlamış sanki, herkesin sesine yansıyor, hemen arkamızda BELLE ve NAR var, yanımızda TUTKUM ve SHE seyrediyor. Uzakta BSEA olduğunu sandığım bir tekne var. Uzaktan arka grubun direkleri görülüyor. Asmalı adasının yalnız ve gururlu fenerine yaklaşırken, yunuslar eşlik etmeye geldiler, her zamanki gibi! Ama doğrusu biraz geç kalmışlar, ben dün gece gelmelerini hayal ediyordum!Asmalı sağolsun, Hüsam’ın ve adada tanıdıkları sayesinde bizim gelişimiz için hazırlanmış, süslenmiş-püslenmiş!Balıkçı barınağına, büyük tekneler, kıçtan kara oldu. Diğerleri borda bordaya bağlandı.
İlk grubu eksiksiz yerleştirdikten sonra etrafa dağıldık.
LOTUS’da bir dolu iş var. Genovanın güngörmez yakası yine sökülmüş, güneye indiği için canım çok sıkkın, dikmeye giriştim ama altından kalkılacak gibi değil. Bıraktım.
Bu arada Ömer ile Erol ağabey haftalardır bir türlü yapıştıramadığımız hatch kapağının iç fitilini yapıştırdılar. Kaan her zamanki gibi, yine suda ))
Asmalı’yı tavaf etmeye çıktık. Adının Azem mi yoksa Adem’mi olduğunu her sene karıştırdığımız adamcağız bizi görünce sarıldı, kucakladı… Sağolsun gayet hazırlıklılar. Normalde bu mevsimde, Ada’da hele de Asmalı’da pek bir hizmet bulmak mümkün değildir. Ama sağolsun muhtar barınaktaki tekneleri boşalttırmış, bakkal açık, kahvaltılıklar hazırlanmış, zeytinyağı sıkıntısı yok!DENİZKURDU, yaklaşık 44 feet alüminyum, Judel-Vrolick dizayn, yerli yapım bir yelken makinesi! Sahipleri Ata ve Burak Yalkılday kendileri işinbaşında durup yaptırmışlar. Büyük emek harcamışlar, sonuçta çok hoş bir tekne çıkmış ortaya… Erol ağabey ve Ömer ile DENİZKURDU’nu, büyükçe bir balıkçı kayığına bordalattık. Oldukça fazla su kesimi var, ama karşı kıyıda daha rahat olan pontona yalnız başına yollamaya gönlümüz elvermedi.Tüm GK’lar, pontonda yan yana duralım istiyoruz. Son gelenleri de üst üste bağladıktan sonra, etrafımızda koşuşturan çocukların meraklı bakışları altında Erol Ağabey ile beraber mendirekte, rutin av sahamızdaki midyeleri kolaçan etmeye gittik. Sevgili “dalgıç-pompa” Ekrem’den bize bir hayır yok!
Su aslında sıcak değil ama bir süre sonra alışıyor insan, bu vesileyle sezonu da açmış olduk. Midyeler bizi yanıltmadı, hepsi yerli yerinde duruyor. Toplam 60-70 kişi olduğumuz düşünerek 4-5 torba çıkarttık. Ayıklama uzun sürecek gibi. Nitekim… Artık kaşınana kadar her tarafımız midye suyu olduktan sonra, üstümüz başımız kovanın başından kalktık. Yan teknelerden, fırın ve tepsi desteği sayesinde bir kısmını graten yaptık, Rahmetli Rebap Ağabey usulü! Geri kalanları tava! Gerçi benzinli ocağımız yok ama, piknik tüpü de idare eder. ELİCE’den Alp sağolsun, midye servisi ve “tava başı” yeteneği ile servis kalitemizi çok arttırdı. Tüm pontona yayılmış korsanların sanıyorum hiçbirini “midyesiz” aç komadık!
Bundan yola çıkarak ve Turhan Korsan’ın reddedilemez ikna kabiliyeti sayesinde, kahvaltıcıyı, servis için kullandığı tahta masaları bir traktöre yükleyip, pontonda dev gibi bir masa oluşturmayı ve etrafına çöreklenmeyi başardık.Tam bu sırada avdan dönen köyün genci, adını unuttum, kovboy şapkalı badisi ile beraber getirdikleri şıkış şıkır eşkinaları ve sivriburunları mönüye dahil etme kararı aldık. Gidip tarttırdık, pazarlık mazarlık, gencin hakkını ödedikten sonra Azem’i ve daha önemlisi karısını fırını yakmaya ikna ettik!
Sanıyorum şimdiye kadar Asmalı’nın bu mevsimde şahit olduğu en şen şakrak sofrayı kurduk. LOTUS’dan katkı olarak ev yapımı şarap ve her tekne reisine hediye etmek için önceden hazırladığımız Türk Cevizlerinden birer adet getirdim.
Akşam sohbet harikaydı.Bir sonraki gün ve asıl Salı günü artacak kuzeyli hava ihbarını bir araya gelip değerlendirdik. Küçük teknelerin erken çıkmak gibi bir kararı var, sanıyorum. Haklılar…Biz planı bozmadan ertesi gün Marmara Adası köyüne gitmek için, palamar çözeceğiz.Karayoluyla erken dönecek korsanlar da, Batu Göker’in girişimiyle ayarlanan minibüs ve adı Güzel Marmara’mı yoksa Mavi bişey’mi çeşitli polemiklere konu olmuş, gemi seferiyle Istanbul’a vatandaş usulü hasıl olacaklar.
Sohbet bu kadar güzel olunca gece de oldukça yüklü geçti…

29 Ekim 2008 Çarşamba

Lotus Tamir Bakım Günlüğü-2007/2008

KIŞ 2007-2008
Elektriklerini değiştireceğiz. İç aydınlatmalar kötü. En az elektrik harcayan kesinlikle fluorescen LED in yarısı, halogen ampulerin 1/4 ‘ü kadar elektrik çekiyor. Ampulleri piyasada var. 12 volt olanlar çok çeşitli değil ancak Cem buldu Karaköy’den. Bir tane yedeği ile beraber toplam 6-7 tanesi, 100 YTL ye geldi bize. Ampulleri beyazdan günışığına çevirdik. Daha loş, güzel ışık verdi. Kamara içlerini ve tuvaleti mecburen halogen yaptık. 15 watt ampulleri var, oldukça iyi aydınlatıyor. Tuvaletin penceresinden dümendeki adamın gözünü alıyor, ampulunu küçülttüm. Karaya çekeceğiz. Yaz için hazırlanması lazım, uzun seyahat. En önemlisi dümen mili takozu gibi, kış sonuna doğru iyice kaçırmaya başladı. Her an dümeni suda kaybedebiliriz. Takozu sökmekte tecrübeliyiz, bir sene önce Psarinin sökmüş takmıştık. Onunkinde mecburen pimleri çürütmüştük. Takoz sarıdan (atölyedekiler kızıl diyor, daha sert bir materyalmiş) dolayısıyla ciddi zarar görüyor. Ama yine de zor iş. Sol yanda başı kesik, saplama bir cıvata var. Arkaya biz Göcek’te Haldunla 10 luk bir set uskur saplamıştık. Önde başı dışarıda muhtemel çekiçle çakılmış bir saplama daha var. Asıl iş ama söktükten sonra başlıyor, 10 luk kapkalın çelik pimlerin nasıl olup da kırıldığı. İlk söktüğümüzde kolay girsin diye Erol ağabey takozun yuvasının içini zımparalamıştı. Bundan dolayı bollaştı, boşluk oldu, ufak ufak yiyor pimleri, metal yorgunluğundan kırılıyorlar diye düşünüyoruz. Tek tarafını kesip, set uskur ile sıkarak yuvaya tam oturmasını sağlayalım diye düşünüyoruz. Çıkartırkan pimlerden tekini çürüttük. Ana mil zarar gördü hafif. Mehmet tekneye gelip el matkabıyla, orada rayba açacak.
Zincirliğin kapağı kötü, menteşesi kırıldı. İsmail usta yaptı sağolsun.Zinciri markaladık. Yeşil yağlı boya ile. 10 metrede bir
Bot hava kaçırıyor. Marintekten tamir servis buldum. 75 milyona, transfer dahil verdik.
Erol ağabey bir voltmetre bağlayacaktı, 5 milyona almış. Ama randımanlı değil dedi takmadı. Borda fenerinde sorun var, ampulünü değiştirdiler. Yanlış bağlamışlar. Kapağını da kaybedince, tüm feneri söktük. Haldun son gün taktı. Tören bayrakları hazırladık. Malum büyük gün Sancak bayraktan… Uzun flandra yapmışlar. Nalan sebebiyle yuvarlak içine alıp, yıldız ekleyeceğim. Yuvarlak ayı temsil ediyor. Yıldız ise malum.. Toplam 180 TL ye geldi
Tuvalet pompası yine bozuldu. Söküp Jabsco takacağım. Tuvalet taşı sağlam. Altı standartmış. 4 tane 12 lik vida tutuyor. Tuvalet taşına monte ederken tek vida bağlantısı, seramik kırıldı, hiç kasmadan sokmak lazım dediler. Yol boyunca ufak ufak kaçırdı. Contasını mı değiştirseydim acaba falan dedim. Yalıkavakta sonradan Adnan usta ile epoxy yaptık. Oldu.
Usturmaça kılıflarını değiştirdim. Polyester olanlardan, yeşil rengi bitmiş gibi. Ancak 5 tane yapabildiler. 15 milyon tanesi. Şentürk ten.
Yeni balık oltası tutucusu. Şentürkten 75 milyon. Ama kaliteli bişey. Oltanın misinasını değiştirdim. Dyneema, çekeri çok daha fazla, monofilamentin 3 katından fazla çekeri var. 47 mm, neredeyse 50 kg balık çekiyor. 350 metre aldım sardım. Renkli bişey. Serdar’dan seyahat hediyesi, güneş enerjisi ile çalışan aydınlatma, kırmızısı var, beyazı var.Erol ağabey sağolsun hoparlör ile CD-Radyo çalar almış. Kablo ile İpodu bağlamak mümkün. Hakan sağolsun taktı. Hoparlörleri koymak için maundan yuva yaptırdım. 70 YTL istedi. 50 verdim. Yanımızda karaya çekmiş Şirvan’ın kaptanına verniklettim. Çanakkale de taktım.
Aküler kötü durumda, su eksiltmiş, Daha 1 ay önce bakmıştım. Sorun yoktu. 1 ayda nasıl bu kadar eksilmiş anlamadım. Cemille beraber bir gece sabaha kadar şarj ettik, sularını tamamladık. Biri hariç yeşil oldular. Cem ölçtü yeşil olanlar sadece %50 kapasite ile çalışıyor. Diğeri bitik. Erta dan Recep ağabey aracı oldu. Akücülerden bilgi aldık. dükkanda Serdar bey var konuyla ilgili. Bilgili birisi. Deep Cycle olanlar kullanma aküsü için daha uygun gibi ama çok pahalı. Bu dükkanda bize, dost işi iki katı (250 milyona) verecekler. Redresörleri falan değiştirmek gerekiyor. Bir dolu iş. 3 tane bildiğimiz bakımlı, 90 amper, 390 milyona verdiler. Eski akülerin haznelerini 15 milyona geri alıyorlar.
Son gün ırgat bozuldu. Haldunla beraber söktük. Ertesi gün, düğün sabahı atölyeye gidecek. Elektrik motoru problemli bu sefer. İki dakkada söktüler, boyadılar. Aynı sorun hep, zincirlikte durmadan su içinde tabii, habire biyerleri kırılıyor. Neyse hallettiler, Haldun Erolağabeyle beraber aynı gün yetiştirecekler, Kablolar falan sorun olmuş, ama halletmişler. Bayrakları çekerken mandarları kaçırmışlar. Saat 7 ye kadar uğraşmışlar ama sonunda halletmişler, tam vaktinde düğüne yetişip H şahitlik görevine geldi.
YAZ 2008
Bozcaada da pervaneye halat sardık. Düşük devirde bayağı vuruntu yapıyor. 2400 lerde sağlam. Daha ileri devirlerde yine vuruntu yapıyor. Daldım baktım, pervaneyi temizledik, braketin boyası dökülmüş. Ama sağlam gibi. Sorun yok gibi duruyor. Cemille ve Erol ağabey ile konuştuk. Biraz da bu yüzden seyahati kısa tutmaya karar verdik. Sonradan alıştık, yol yaptıkça azaldı. Çanakkale de hoparlörleri taktım. Maun yuvaları Kalamışta, çıkmadan hazırlamış, verniklemiştik. Hidrofordan ses geliyor. Kendi içinde kaçırıyor. Bayağı ısınıyor. Otopilot da aynı fişe bağlı. Sorun çıkaracak, uzun yolda hidroforun elektriğini evyenin altındaki dolaptan kesiyorum. Hidroforu söktüm, valflerini zeytinyağıyla yağladım. Kesildi gibi bir süre. Sonra yine başladı. Yaz sonunda kendiliğinden durdu.
Doro kanalında (Andros-Evia arasında) yelken genova yırtıldı. En yakın Olympic Marina var. Tamir işleri yapılıyor denmiş kitapta. Kötü iş yaptılar. 100 euromuzu aldılar. Sinir olduğumuzla kaldık. Zincirliğin kapağını vidaladım. Serifos Temmuz
Güverte boyunca uzanan güvenlik halatlarına, kasa yaptım. Diktim. 6 lık kilit ile borda küpeştesine sabitledim. Serifos TemmuzYolda iplerimizi kaybettik. Serifos-Ios arası. Ios ta 14 lük 25 metre ip aldık. Geri kalanları Kaya’dan Sabri ağabey bila bedel verdi. Bir tane 50 metre 14 lük siyah, polyester. Bir tane 9 metrelik 14 lük, Yunanistan da hemen hiçbir yerde elektrik almadık. Böyle bir hizmet yok bir tek Amorgos’ta buldum. Aküler kötü durumda, Ios’ta 3-5 gün önce limanda 4 saat motor çalıştırıp şarj etmiştik. Biraz toparlanmışlardı. Şimdi de bayağı siyah gibiler. Amorgos’ta uzun süre manuelde takip ederek şarj ettim. En çok 7 ampere kadar düştü. Ama hepsi yeşil oldular. Yelken yine yırtıldı. Direğin tepesi. Bodrum da UK e verdik. 40 YTL Bir sonraki sefer anayelken arabalarından bazıları kopmuş. Haldun Bodrum da bir ustaya vermiş. İyi iş yapmış. Fazladan kızak alalım demiştim. Bot hava kaçırıyordu, onu da yapmışlar. Ama çok para istemişler (75 TL). Verdik mecburen. Otopilotun fişinde ve pupa fenerinde paslanmış vidalar var. Haldunla değiştirdik. Eylül Arkhi Tuvalet geri tepiyor. Daha yeni değiştirmiştim. Tamir takımından aldım. Samos ta 12 Euro. Sintine pompası yine bozuk, uzun saçlar sebep oluyor buna, motoru çalışıyor ama pompa görevini yapmıyor. Teknenin içinde su var. Güverteden geliyor. Su deposu kapağından. Etrafını gelcoat filler ile doldurdum, sertleştirici var. Eylül Kuşadası. Dönüş yolunda Marmara adasından sonra Erol ağabeylerde açık denizde giderken birden vuruntu artmış, sadece 1400 devirde çok az-yine de var- çok yavaş devirle 35 NM geldiler. Gece gece dalamamışlar. Yeni mazot almıştık dedi. Acaba filtrede, injektörde mi sorun var diye düşündük. Mantıksız, boşta çalışırken olmuyor.İstanbula geldiklerinde altına yattım. Takozlar sağlam gibi. Suya girdim, girmemle çıkmam bir oldu. Onca yolu, tek kanatlı pervaneyle gelmişler.Hemen organize olduk, karaya aldık. Hemen dümeni indirdik. Zor olmadı bu sefer. Şaftı söktük, Braketin saplamaları gevşemiş. Sökmedik. Güçlendirdik. Kovanı berbat, lastiği gitmiş. Ermaksan da aynısı var. Sadece biraz daha uzun. Onunkiler 10 cm, bizimki 73-75 falan. Adedi 20 YTL. Ucunu traşladıar. Bir tane de esnek kaplin aldım. 75 YTL. Yanmarınkiler standartmış. Pervanelerden folding propeller olanlar iki tip. Biri kendinden kapanıyor ama çok pahalı. Diğerleri eklemlerinde kekamoz yapıyorlar. Bir süre sonra çalışmıyorlar. Ama çıkma bulamadık Selahattin Usta’da (0532 2717746) çıkma yok. Bizim pervane 16 /11, 16 inch cinsinden pervanenin dairesel çapı. 11 pitch. Sola eğimli, (yüsek tarafı sağda), terse de koysan pervaneyi aynı, yine yüksek tarafı sağda. Tornistan da çoğu pervane sola çeker. Bu da öyle. Pis su tankının tahliye hortumu delikti, koku yapıyor. Sergün değiştirdi, sağolsun. 3 günlüğüne çektik, çekmişken altının boyasını rötuşladık. Pervane yetişmedi denizde taktık.

6 Ekim 2008 Pazartesi

Kerveli-Kuşadası

Samos-Kuşadası
Yağmurla uyanıyorum Saat 6 falan, gece uyku tulumuyla güvertede yattım. Rüzgar henüz şiddetli değil, demir sağlam her şey yolunda. İçeri girip kamarada devam ediyorum uykuya. Sabah benzer hava durmuyla uyanıyoruz. Barometre dün geceden beri 10mB düşmüş ve de devam ediyor. Güneyden gelen fırtına bulutları gittikçe alçalmış ve hızlanmış durumda, özellikle Türkiye ana karası üzerinde. Poseidon’un haşmetli nefesinden çıkanlar, hızla ve karma çorman ve önüne çıkan her şeyi beraberinde sürükleyerek kuzeye doğu koşturuyor.
Demir alıp çıkıyoruz daha fazla oyalanmanın anlamı yok. 15 NM civarında bir yolumuz var yolda bu kargaşaya yakalanıp sucuk gibi ıslanmanın bir gereği de yok. Birinci dereceden camadan ve küçültülmüş genoa ile geniş apaz 15-20° Kuzey. Yaklaşık 30 knotlarda esen bir rüzgar var, kanaldan gelen akıntı ve bir süre sonra büyüyen dalgalarla yaklaşık 1,5 saati biraz geçe Kuşadası açıklarına geliyoruz. Güneyden Kuşadası’na yaklaşırken sığlıklara dikkat etmek lazım. Kuşadası bordalanana kadar açıkta kalmakta yarar var. Ancak rüzgar yönü buna pek müsaade etmiyor, o dalgada, sert rüzgarda hepsinden önemlisi kırık bir bumba bağlantısıyla kavança atmak istemiyoruz. Yelkenleri indirip motorla giriyoruz Kuşadası Setur Marina’ya. Dar bir yere kıçtan kara oluyoruz. Girer girmez de yağmur bindiriyor. Oldukça şiddetli ancak kamaradayız, son öğle yemeği. Menüde teknede kalan her şey var… Elektrik almayacağız, buzdolabını boşaltmakta yarar var. Midelerimiz çöp sepetine dönecek!

4 Ekim 2008 Cumartesi

Samos Marina-Kerveli

Samos-Kerveli
Gece huzurlu uyuduk. Marina içindeki sallantı, Limanla kıyas kabul etmiyor. Sabah kalktığımda rüzgar oldukça hafifti. Yağmur bulutları dünküne kıyasla daha fazla. Bugün için öğleden önce iyi hava veriyor. Akşamüstüne doğru hafif sertleşiyor, gece fena değil ama yarın öğleden itibaren bütün bölgede fırtına düzeyinde. Arabamız öğleye kadar bizde. Onu şehirde teslim edeceğiz, oradan son alışverişimiz yapar, taksiyle döneriz diye düşündük. Sabah kahvaltısı hep olduğu gibi teknede, bugün menüdefırında tost var. Etraftaki teknecilerle sohbet ettik biraz. Bir önceki gece limanda ciddi dayak yiyen İngilizler, Arkhi’de iki akşam önce karşılaştığımız çift. Şu tek bacaksız kedileri kaybolanlar… Hemen akıbetini sorduk, onlar uzun süre aramışlar ama bulamayınca yatıp uyumuşlar. Sabah kalktıklarında ufaklık teknedeymiş. Akıllı bişey zaten belli, gözlerinden anlamak mümkün. Bugünkü rotamız adanın güney kıyısı. İlk durak Pithagarion’a yakın Evpalinos tüneli. Giriş kişi başı 4 Euro. Rivayete göre 600 metre uzunluğunda tünel şehre su getirmek için inşa edilmiş, bir diğer söylenceye göre ise korsanlardan korunmak amacıyla da kullanıldığı söyleniyor. Girişi çok dar. Ama içi geniş. Değişik bir duygusu var.
Yola devam, Ireon’u pas geçiyoruz. Hiçbirimizin arkeoloji ile pek arası yok. İkinci durak Hora üzerinden Koumaradei, orada çok kalmadık. Toprak testileri ve taş işçiliği ile meşhur. Servi ağaçlarından zengin tabiatı olan Pyrgos üzerinden Ormos Marathokampos’a doğru devam ediyoruz. Yolda arıcılar ve bal satan küçük dükkanlar var. Düzgün asfalt yol, virajlarla sık bitki örtüsü arasından, Ege denizinin güzel manzaralı fırsatlarıyla batıya doğru devam ediyoruz. Vaktimiz az tam bir “being there done that” seyahatindeyiz…”Maratho” düz demek, “campos” ise şehir, Türkçedeki kamp sözünün olası kaynağı. Marathokampos, paradoksik olarak aslında tepede, düz falan değil yani. Buna mukabil sahilindeki Ormos Marathokampos oldukça düz ayak… Güzel bir mendirek var. Büyük bir liman değil. Adanın batı ucuna en yakın sığınak olarak kabul edilebilir.
Saat 14.00 gibi arabayı bırakmış olmamız gerekiyor. Geri dönüş yoluna geçiyoruz. Pithagarion’da son alışverişler. Taksiyle Marina’ya dönüş. Rüzgar gayet iyi, 20 kontlar civarında esiyor. Rota doğu. Bayrak adasını bordalayıp, içeri giriyoruz. Sahilde küçük bir taverna var. Kuzeyli rüzgarlara kapalı küçük bir koy ve şirin bir yerleşim, adı Posidonnio, diğer adı Molla Ibrahim koyu! Birkaç tonoz var, ancak boğaza rağmen içeri giren soluganlar sebebiyle kalmayı düşünmüyoruz. Burnu döndüğümüzde denizler iyice azalıyor. Oldukça hoş bir koy var, Ormos Gatos, ama insan kaçakçılığının izleri burada da gayet belirgin. Beğenmedik. Kuzeye doğru devam edip sakin bir yere giriyoruz.
Tepelere yayılan yerleşimler mevcut, bir tanesi oldukça büyük, sonradan otel olduğunu öğreniyoruz. Sahilde bir taverna, birkaç bakkal var. Şirin bir yer, insanları ve duygusu hoşumuza gidiyor. 4 metrelere funda demir, alargada kalıyoruz. Yanımıza Türk bandıralı bir Bavaria daha geliyor, muhtemel Kuşadası'ndan. Bir çift var içinde uzaktan selamlaşıyoruz. Ama pek bir sohbet ortamı olmuyor. Akşam botla karaya çıkıp tavernada son akşam yemeğimizi yiyoruz. Çok da matah değil, ancak ucuz. Koyun adının Kerveli olduğunu öğreniyoruz. Servis yapan iyi bir garsonumuz var. Barda oturan yaşlı bir adam başıyla selam veriyor, yok İngilizcesiyle sert havanın geldiğini söylüyor. Sohbet ilerleyince garsonun babası olduğunu ve köyün en yaşlı ve sözüne güvenilir bir denizcisi olduğunu öğreniyoruz. Rivayete göre en çok balığı hep o tutarmış. Hepsiyle ayrı ayrı selamlaşıp, tekneye dönüyoruz. Rüzgar sert ancak demirde sağlamız. Üzerimizden hızla geçen fırtına bulutlarını seyrederek uykuya dalıyoruz.

3 Ekim 2008 Cuma

Samos-Pithagarion

Samos
Doğu Sporades adalar grubunda. Türkiye’ye (Meis’i saymazsak) en yakın Yunan Adası. Dar Boğaz’ın genişliği ortalama 1200 metre kadar, hani derler ya neredeyse taş atımı mesafede. Diğer Yunan adalarıyla karşılaştırınca-özellikle Sikladlar ile- oldukça yeşil bir ada. Kuzeyi çok yağış alıyor, güneyi tarıma elverişli. Bağcılık ve zeytincilik gelişmiş. Tarihte, özellikle hemen kuzeyindeki Sakız (Chios) ile karşılaştırınca, Osmanlı’ya daha yakın durmuş. Sakız bir dolu isyanlar ve savaşlar ile uğraşırken, Samos en azından idari olarak Osmanlı’dan kopmamış. Belki buna bağlı olarak mimarisi Türk mimarisine daha yakın gibi, en azından bize öyle geldi.
Ada antik Yunan’ın en önemli matematikçilerinden Pitagor’un doğum yeri. Onun adına ithafen, bizim de kaldığımız Pithagarion şehri, adanın en büyük ikinci şehri. Vathi kuzeyde, ticari limanı var, küçük yatlar tarafından pek tercih edilmiyor. Üçüncü büyük limanı Karlovassi, kuzey batıda, bize bayağı uzak…
Rivayete göre mitolojinin en önemli kadın karakterlerinden, Zeus’un karısı Hera da burada doğmuş. Ireon arkeolojik yönden oldukça zengin bir şehir, Pithagarion’a yakın. Müzesi meşhur.

Sabah nispeten bulutlu bir havada uyandım. Kalkıp bir ortalığı kolaçan etmek adettendir, kafamı hatchden çıkarttım, her şey yolunda. Etraf sessiz. Teknesinden çıkıp, sabah duşunu almaya giden elinde şampuanlar-diş fırçaları yatçılar, sessiz ve kibarca birbirlerini selamlıyorlar. Marina yaşantısını seviyorum. Bugünkü plan kahvaltıdan falan sonra tekneyi alıp, analiman-Pithagarion’a gitmek. Bu gece orada kalalım diyoruz. Şehirden bir araba kiralayacağız, adayı gezeceğiz. Tatilin bitmesine iki gece kaldı. Nasıl yedik koskoca 9 günü? Anlamak mümkün değil.Toparlanıp çıkmamız öğleyi buldu. Bir gecelik bağlama 19 Euro. Hizmetten genelde memnunuz. Suyumuzu-elektriğimizi aldık, yıkandık paklandık.Ofiste parayı öderken gözüm meteo ihbar panosuna ilişti… Uuu!Bu geceden başlayan lodos fırtınası veriyor. 2 gün sürecek gibi. İnternete girdik. Sitelere bakıyoruz. Bu gibi bir durumda siteler arasında fark olabiliyor. Özellikle hep aynı yerden takip ediyorsanız bunu yorumlamak daha kolay, misal iki gün önceki sert rüzgarı fırtına olarak yorumlamış bir yerdeki sert rüzgar ihbarını biraz kulak arkası ederken, rüzgar şiddetini olduğundan biraz az ifade eden bir sitedeki fırtına ihbarını görmezden gelmek bence cesaret işi… Neyse bu akşam, gece yarısı esmeye başlıyor, ertesi gün içinde düşüyor, sonraki gün gittikçe hızlanarak, fırtına boyutuna ulaşıyor. Bu gece limandayız sorun yok. Yarın gün içinde hava hafifleyince adanın kuzeyine dönüp, oralarda bir yerde konaklamak ve yolu kısaltmak, bir sonraki günkü havayı kollayarak zaten arkadan gelen rüzgarla Kuşadası’na dönmek… Bir diğer alternatif de hemen demir alıp Ege kanalına çıkmak, balon basmak ve Pazar akşamüstü Istanbul’da olmak! Çünkü güya bizim olduğumuz yerlerde hava hafif yani 7-8 falan ortalama, renk skalasına bakmaksızın, tüm sitelerde kanalın içi kıpkırmızı! Nerde olmak değil ama nerde olmamak istediğimi çok iyi biliyorum.Marinadan çıkmadan önce mazotlarımızı doldurduk. Tekne bundan sonra hep kuzeye gidecek ve Yunanistan’da mazot daha ucuz. Mazot iskelesine gelirken rüzgar iyice sert, bizi uzağa atıyor. Sancağa yanaşmayı oldum olası sevmemişimdir, eh buraya da git-dön açıktan geri geri gir! Üşendim doğrusu. Nasılsa yaparız bişeyler diye. Teknenin burnu açıkta kaldı, Haldun bir çırpıda atladı rıhtıma kıç koltuğu aldı ama hoooop teknenin burnu anında açıldı. Rıhtıma yanaşmış büyükçe bir Bavaria’da 5-6 tane iri yapılı adam var. Bize bakıyor. Sonradan öğrendik hepsi profesyonel, Hırvatistan ‘dan tekne getiriyorlarmış. Her kafadan bir ses çıkıyor. Yok iskele alabanda bas dümeni, tornistan ver, yok açmaz al ileri ver!Bir durum değerlendirmesi hemen kafada, yapılacak belli. Uzun bir koltukla Haldun rıhtımdan çekiverince, bizim kız uslu uslu yanaştı yerine. Lotus’u bu yüzden çok seviyorum. Rüzgar sert bile olsa, iki kişi rahatlıkla kol kuvvetiyle abrayabiliyor. Hava güzel, yolumuz kısa. Sırf genoa ile Pithagarion’a girdik. Rıhtıma kıçtan kara. Teknenin burnu güneye bakıyor. Bu geceki lodosta burada kalacaksak bütün yük demire binecek. Uzun tuttuk. Bağlanabileceğimiz pek başka bir yer yok. Rıhtımın da en civcivli yeri. Dur bakalım. Bir araba kiraladık, en ucuz olanını tabi ki, tankırdayan bir Nissan. Pazarlık-mazarlık 20 Euro’ya bıraktı. Bayağı ucuz doğrusu, muhtemel sezon sonu diye. Önce kuzeye yönlendik, o tarafın doğası daha etkileyici-ymiş. Chora çok çarpıcı bir şehir değil. Sevmedik. Kuzey sahilini takip ederek batıya doğru gidiyoruz. Yunan adalarında görmeye alışmadığımız, oldukça yeşil hatta ormanlık denilebilecek bir bitki örtüsü hakim. Küçük kumsallar var. Normalde kuzeyli havalarda sevimsiz olabilir ancak lodosta gayet hoş, ilki Kokkari. Sahilde hoş cafe-bar ve bazı lokantalar mevcut.
Hepsi güzel ama yolumuz uzun durmadık devam ettik. Asfalt ağaçlar arasından bazen deniz kıyısına inerek bazen yukarlara çıkarak Avlakia’ya kadar devam ediyor. Oradan yukarı, dağlara doğru köylere çıkan iki yol var. İlki Vourliotes. Dar sokaklardan oluşan, dağlık şirin bir köy. Aralardan ilerleyerek bir küçük meydana ulaşıyoruz. İki restaurant var. İkisi de şirin ancak ancak girdiğimiz ilki sofraları topluyor, gülümseyerek servisinin bittiğini istersek yan taraftaki lokantaya gidebileceğimizi söylüyor. Yunanistan’da özellikle bu tarz mütevazı yerlerde sıklıkla karşılaştığımız bir davranış. Doğrusu etkilenmemek mümkün değil. Yandaki lokanta daha da küçük. Et yemekleri ile meşhur, denemiş olmak için her türden ısmarlıyoruz. Şarap soslu domuz eti, salçalı köfte, kuzu pirzola ve yanında ev şarabı. Fiyatlar gayet makul, 4 kişi 30 Euro.


Oybirliği ile b şıkkı kabul gördü. Kızlar rıhtımda, ayakta bize bakıyorlar, motor çalıştırdık tekneyi hazırlıyoruz. Etraftaki tekne sahiplerinin ve rıhtımdan gelen-geçenlerin şaşkın bakışları altında sahilden avara olduk. Bir tanesi uzaktan seslendi: nereye gidiyorsunuz diye, hiçbir yer buradan kötü olamaz diye bağırdık biz de ona. Bağırdık ama gözüm bir yandan mendirekte patlayan dalgalarda.Korka korka burnumuzu dışarı çıkarttık, bu arada ciddi dayak yersek dışarıda, erkekliğe laf ettirmemek adına nasıl tekrar geri dönüp içeri gireceğiz onu düşünüyorum. Yoksa havalı havalı dışarı çıkarken iyiydi de…Eski bir deyiş vardır, demir atmayı bilmek kadar almayı bilmek de bir meziyettir diye. Tekne işinde doğru zamanda doğru bir karar verilince birden her şey normale dönüyor, stres uzaklaşıyor, her şey kolaylaşıyor. O gece de öyle oldu.Rüzgaraltı mendireklerden çıkarken ilk dalga her zaman en kötüsüdür. Şamarın ilkini yedikten sonra her şey sağlamsa gerisi kolaydır. Baktık çok sert bir deniz yok işin ilginci, peki neden o kadar çırpıntı yapıyordu limanın içinde?Neyse biz işimize bakalım, motorla açıldık iyice, yandan almamak için, sonra hızlı bir dönüş, küçücük genoa yarım saate girdik marinaya. Girdik ama telsiz falan, cevap yok. İn cin top oynuyor. Ne yapalım, geri dönecek halimiz yok ya. Sabah çıktığımız yere gittik, kendi kendimize bağlandık. İyi. Burası iyi. Her şey yolunda. Gayet de kolay oldu. Tam önümüzde bir bar var. Bir iki tane "old salts" oturmuş, bişeyler içiyorlar, 3-4 tane de Alman. Biz havalı havalı tekneden atladık. Bu arada üstümüzde de offshore montlar, bereler, çizmeler, 700 metrelik yol ama ıslanırız diye giymişiz. Adamlar dedi herhalde bunlar deli. Halimizden çünkü zannedersin Ege’yi geçtik geldik. Ne bilsin adamcağız yandaki koydan geldiğimizi?Birer bira söyledik. Şöyle hani elimizin tersiyle köpüğünü silerken tam, kornalar-mornalar kızlar geldi arabayla! Birinin karnı burnunda, sarılmalar öpüşmeler falan…Bardaki adamlar, barmen dahil, hiçbişey anlamadılar, birbirlerine bakıyorlar anlamsız ifadelerle. Durumu anlatınca herkes kahkahayı koyverdi. İyi yapmışsınız falan dediler.Ertesi sabah anladım ne kadar iyi yaptığımızı. Bize seslenen-Arkhi’de tanıştığımız- İngiliz çift, saat sabahın 6 sı mendirekte bizim yanımıza yanaşmış gördüm. Adam da kadın da kokpitte horul horul uyuyorlardı. Sonradan anlattılar, bütün gece ayakta, alarm durumunda Limanda beklemişler. Gece çıkmak da istememişler. Adam dayanılacak gibi değildi dedi. Hani açık denizde dayak yemeyi anlarım ama limanda olunca insanın daha bir zoruna gidiyor. Uzun bir sohbetten sonra yattık uyuduk.