Bu akşam Mustafa, Bahar ve Celal Özdemir Istanbul'dan gelecekler. Onları almak için en uygun yerin yine Bozburun olduğuna karar verdik. Araba Selimiye'de, akşamüstü erken yanaşırsak bir dolmuş ile zaten yol üstü Selimiye'den arabayı alır, Havaş ile Marmaris'e gelecek ekibi toparlar Bozburun'a döneriz diye düşündük..
Öyle de yaptık.
Ama önce güzel bir tekne hazırlığı...
Büyük teknelerin bence tek kötü tarafı "yanaşmaları" veya "bağlanma ücretleri" değil, kesinlikle...
Asıl zor olan TEMİZLİKLERİ!!
Yeni Lotus, boy olarak eskisinden sadece 3-4 metre büyük olmasına rağmen, yüzey olarak 2 katı, volüm olarak 3 katı fazla! 4 kişi canla başla temizledik, sildik, topladık. Neredeyse 2-3 saat sürdü... Bu da tam bir temizlik değildi! Sezonluk temizlik olacak olsa, kesin çok daha uzun sürer eminim...
Ama tekne pıspırıl oldu.
Ağır misafirleri "ağırlamaya" hazır artık ))
O yorgunluğun üstüne deniz sefası ve kahve sonrasında üzerimizdeki bıkkınlığı silkeledik ve 2 gündür bağlı kaldığımız yerden demir alıp çıktık. Yelken seyriyle Bozburun'a geldik. Liman içi yine kalabalık, kesin bir takım demirler dipte halvet olmuşlardır bile ))
Hemen Hidayet Kaptan'a bir telefon (Gül Kafe-0252 4562660). Rıhtımdaki piyadenin yanı müsaitmiş, tarif etti geldik. Uzun demir serip kıçtankara olduk, yine "uzun" dümen palası meselesi... Tam yanaşamadık, ama hallederiz bir şekilde.
Hemen sağımızdan elektrik-su almak mümkün. Kaptan'dan biraz takviye yaptık. Tekneyi toparlıyoruz, orayı burayı derliyorum, sahilden bir ses: "Ben sizi tanıyorum!" dedi ve gitti...
Kimdir diye sordum kaptana, "ser veririm, sır vermem" deyince olay daha da bir acayipleşti... Bu sırada iki de süpriz misafirimizle karşılaştık. Esperanza'dan Atilla Ağabey ve Noyan Bakır. Buyur ettik, teknemizi gezdiler, teveccühlerini belirttiler, hoş-beş sohbet sırasında, biraz önce sahilden seslenen "tanınmayan" kişinin aslında bir GeKo olduğunu öğrendiğimiz Cem Korsan da katıldı... Foruma girer, okur ama hiç yazmazmış.
Hep diyorum, "birbirini çok iyi tanıyan ama hiç görmemişler klubü" burası diye, ama anlatamıyorum kimseye. Yani o kadar yol geldikten sonra tanıdık-ama tanışılmamış birisiyle görüşmek insanı farklı şekilde duygulandırıyor!
Olayımızı dinledi, ben sizi Selimiye'ye bırakırım dedi. Ailecek zaten Çeto'ya uğramayı düşünüyorlarmış, nasıl teşekkür etsek azdır...
Hep beraber yola düzüldük, Çeto da Yunus Reis'e kavuşmuş olmanın huzuruyla, ağzı kulaklarındaydı. Vakitlice ayrıldık, Selimiye'den pazar işlerini hallettik. Bir kova ve bir de hamak aldık! Sonra Marmaris'ten elektrik eksikleri temin ettik. Mustafa'ları terminalden aldık, aynı yolu tangır-tungur geri geldik.
Bozburun'a geldiğimizde hava kararmıştı, coğrafyayı göremediler ama bizi harika bir yemek bekliyordu! Nalan ve Nihal mükemmel bir sofra donatmışlardı... Keyfimiz yerine geldi, tüm yol yorgunluğunu unuttu herkes...
Yattık uyuduk.
30 Haziran 2010 Çarşamba
29 Haziran 2010 Salı
Söğüt-Ada Boğazı
Ertesi sabah harika bir havayla uyandık. Bu sefer, hava ve iklim açısından harika geçiyor. Kuzeyde Istanbul ve Marmara'da ciddi fırtına ve yağış var ancak bu taraflar henüz etkilenmiş gözükmüyor...
Normalde "kuzeyde yağmur-güneyde rüzgar" kuralı henüz bu yaz geçerli değil anlaşılan. Zaten anlamadığımız bir şekilde havalar da tüm yurtta bir değişik devam ediyor, bir türlü bildiğimiz yaz gelmedi.
Octopus Restaurant'ın sahilinden denize girip, güzel tesislerinde duş-banyo aldık. Memnun kaldık. Çok da geç olmadan Bozburun tarafına geçeceğiz...
Aradaki Boğaz'dan geçiş var mı emin değilim, Serdar olmadığından emin olunca üstelemedim. Zeytin Ada'yı dolaşıp, Ada Boğaz'ına geldik. Sert rüzgar esmesine rağmen, 3 metreye funda demir...
Serdar da üstümüze bağlandı. İyi duruyoruz gibi...
Su harika, çok berrak... Deniz sefasından ve balık tutma girişimlerinin sonuçsuz kalmasından sonra ağ örme işine giriştik. Güzel oluyor...
Alev Selimiye'yi çok merak ediyor, daha fazla oralarda oyalanmayıp Burnu dönmeye ve Hisarönü'ne rota tutmaya karar veriyorlar. Onları uğurluyoruz.
Etraf çok da kalabalıklaşmadan kendimize daha az rüzgar alan, kuytu bir köşe arıyoruz. Emre'nin "zıpkın" gibi hareketleri ile tekneyi yerine, tabir caizse "çakıyoruz"! Bu çocuk bu işi öğrendi...
Akşam yemeği için balık projesi, gelen balıkçının ultra fiyat çekmesi sonucu erteleniyor, mecburen...
Yine makarnadayız. Şarap ve cigarillo yanındaki rutin apetizer.
Erkenden yattık uyuduk.
28 Haziran 2010 Pazartesi
Selimiye-Söğüt
Bir gece daha kalınca, bağlanma ücretini yeniden verdik haliyle, 40 TL...
Tekne çok büyüdü ama fiyatlar-Allahtan-aynı oranda artmadı! En azından Selimiye Muhtarlığının, daha büyük tekne alımını desteklediğini düşünüyoruzz.. ))
Denizden faydalandık biraz daha, vakitlice ayrılıp, Batıya doğru rota tutacağız.
Serdar'lar dün gece Bozukkale'de kaldılar. Burnu dönüp bu tarafa geçecekler.
Bu akşam bizim evliklik yıldönümümüz... Hep beraber buluşup, bir yerlerde yemek yeriz diye düşünüyoruz.
Selimiye çıkışta, önce Sığ Limanı, sonra teker teker Adaları pas geçtik, Dirsek yine kalabalık. Serdar arayıp Oğlan Boğuldu'da demirlediklerini suyun çok güzel olduğunu söyledi. Bunun üzerine yola devam etmeye karar veriyoruz.
Oğlan Boğuldu denilen yer, Yeşilova'nın güneyinde çok sert olmayan batılı rüzgarlara kapalı bir yer. Hava Lodos'tan, bu havada rahat rahat durulur... Zaten birkaç saat, yüzme molası vereceğiz.
Sağda solda başka tekneler de var, kıçtan uzun koltuk almış Serdar'ın üstünde manevra ederken, gaz kolu sıkıştı. En sevmediğim iştir bu tip arızalar, neyse bir şekilde hallettik, demir atmadan üstüne bağlandık.
Su harika, şnorkelle daldık, kalamarların resitalini izledik... Harikaydı!
Güneş alçalıyor. Bu akşam Söğüt'te Octopus Restaurant'da duracağız.
Vakitlice ayrıldık, havanın güneyli olmasından istifade pek bilmediğim güney kıyılarını izleyerek, Söğüt'e vardık.
İki tekne yanyana seyretmek zevkli oluyor.
Muhammed'in yerini (DenizKızı) pas geçip Octopus'a vardık.
İskelede tonoz halatı veren adamla yanlış anlaşma sonucu karaya oturduk! 15 ton tekne tornistanla kıpırdamayınca, hani normal prosedür "bumbaya çıkın, yana yatırın tekneyi" falan gibi uygulamaların ne kadar anlamsız olacağını farkettim!
Serdar kıçtan asılıyor, Restaurant sahibi de-belli ki tecrübeli bu konuda-dıştan takma 25 beygirle kafadan yüklenince bizim "şişman" kız kurtuldu takıldığı yerden.
İskeledeki son yeri kaptık, Serdar'lar üstümüze bağlandı.
İskeledekilerin hemen tamamı charter, çoğu da yabancı.
Restaurant'da bize dışarda masa yaptılar, güzel mezeler, güzel servis makul bir hesap ödedik, biraz maça baktık ve çıktık.
Gece maç bitince herkes teknelerine çekildi, elimde gırcalalar ile piyan yapıyor, oyalanıyorum. Bir yandan da keyif sigarası yaktım, fakat solumuzda biraz ilerde demirde bir tekneden gelen gürültü dayanılır gibi değil.
Restaurant sahiplerine ikazda bulundum, onlar da uygun lisanla teknedekileri uyardılar, ses kesildi...
Yattık uyuduk...
Tekne çok büyüdü ama fiyatlar-Allahtan-aynı oranda artmadı! En azından Selimiye Muhtarlığının, daha büyük tekne alımını desteklediğini düşünüyoruzz.. ))
Denizden faydalandık biraz daha, vakitlice ayrılıp, Batıya doğru rota tutacağız.
Serdar'lar dün gece Bozukkale'de kaldılar. Burnu dönüp bu tarafa geçecekler.
Bu akşam bizim evliklik yıldönümümüz... Hep beraber buluşup, bir yerlerde yemek yeriz diye düşünüyoruz.
Selimiye çıkışta, önce Sığ Limanı, sonra teker teker Adaları pas geçtik, Dirsek yine kalabalık. Serdar arayıp Oğlan Boğuldu'da demirlediklerini suyun çok güzel olduğunu söyledi. Bunun üzerine yola devam etmeye karar veriyoruz.
Oğlan Boğuldu denilen yer, Yeşilova'nın güneyinde çok sert olmayan batılı rüzgarlara kapalı bir yer. Hava Lodos'tan, bu havada rahat rahat durulur... Zaten birkaç saat, yüzme molası vereceğiz.
Sağda solda başka tekneler de var, kıçtan uzun koltuk almış Serdar'ın üstünde manevra ederken, gaz kolu sıkıştı. En sevmediğim iştir bu tip arızalar, neyse bir şekilde hallettik, demir atmadan üstüne bağlandık.
Su harika, şnorkelle daldık, kalamarların resitalini izledik... Harikaydı!
Güneş alçalıyor. Bu akşam Söğüt'te Octopus Restaurant'da duracağız.
Vakitlice ayrıldık, havanın güneyli olmasından istifade pek bilmediğim güney kıyılarını izleyerek, Söğüt'e vardık.
İki tekne yanyana seyretmek zevkli oluyor.
Muhammed'in yerini (DenizKızı) pas geçip Octopus'a vardık.
İskelede tonoz halatı veren adamla yanlış anlaşma sonucu karaya oturduk! 15 ton tekne tornistanla kıpırdamayınca, hani normal prosedür "bumbaya çıkın, yana yatırın tekneyi" falan gibi uygulamaların ne kadar anlamsız olacağını farkettim!
Serdar kıçtan asılıyor, Restaurant sahibi de-belli ki tecrübeli bu konuda-dıştan takma 25 beygirle kafadan yüklenince bizim "şişman" kız kurtuldu takıldığı yerden.
İskeledeki son yeri kaptık, Serdar'lar üstümüze bağlandı.
İskeledekilerin hemen tamamı charter, çoğu da yabancı.
Restaurant'da bize dışarda masa yaptılar, güzel mezeler, güzel servis makul bir hesap ödedik, biraz maça baktık ve çıktık.
Gece maç bitince herkes teknelerine çekildi, elimde gırcalalar ile piyan yapıyor, oyalanıyorum. Bir yandan da keyif sigarası yaktım, fakat solumuzda biraz ilerde demirde bir tekneden gelen gürültü dayanılır gibi değil.
Restaurant sahiplerine ikazda bulundum, onlar da uygun lisanla teknedekileri uyardılar, ses kesildi...
Yattık uyuduk...
Etiketler:
Octopus Restaurant,
Oğlan Boğuldu,
Selimiye,
Söğüt
27 Haziran 2010 Pazar
Selimiye-II
Sabah kalkınca, bağlandığımız yeri ve Selimiye'yi gündüz gözüyle görünce kızlar çok beğendiler. Bir gece daha kalmaya karar verdik... Nasılsa hiç acelemiz yok.
Bu tarz zamana bağlı olmaksızın planlanan ve yapılan tekne seyahatlerini çok seviyorumm.. ))
Sabah kalkar kalkmaz, Ömer Deniz'e bir deniz sefası için hemen karşımızdaki küçükten bir kumsala gittik. Gayet hoştu...
Adam denize girince, saat kaç olursa olsun, acayip uyku bastırıyor. Dönüp yatırdık...
Mustafa'lar 3 gün içinde gelecekler, ailenin geri kalanı da Cuma...
12 kişi nasıl diye endişe ediyorlar ama bana göre sığmamız lazım... Bakacağız!
Selimiye'den eksiklerimizi tamamladık, fesleğen, tavla ve öte-beri. Suyumuzu doldurduk.
Akşamüstü,Çeto'ya geçtik. Harika bir ahtapot (yine) ve yanında kılıç ile keyfimiz yerine geldi.
Gece geç saatte, Arjantin'in maçı var. Biraz seyrettik, Emre ile "her limanda bir bileklik" geleneğimizi tamamladık, yattık uyuduk...
Bu tarz zamana bağlı olmaksızın planlanan ve yapılan tekne seyahatlerini çok seviyorumm.. ))
Sabah kalkar kalkmaz, Ömer Deniz'e bir deniz sefası için hemen karşımızdaki küçükten bir kumsala gittik. Gayet hoştu...
Adam denize girince, saat kaç olursa olsun, acayip uyku bastırıyor. Dönüp yatırdık...
Mustafa'lar 3 gün içinde gelecekler, ailenin geri kalanı da Cuma...
12 kişi nasıl diye endişe ediyorlar ama bana göre sığmamız lazım... Bakacağız!
Selimiye'den eksiklerimizi tamamladık, fesleğen, tavla ve öte-beri. Suyumuzu doldurduk.
Akşamüstü,Çeto'ya geçtik. Harika bir ahtapot (yine) ve yanında kılıç ile keyfimiz yerine geldi.
Gece geç saatte, Arjantin'in maçı var. Biraz seyrettik, Emre ile "her limanda bir bileklik" geleneğimizi tamamladık, yattık uyuduk...
26 Haziran 2010 Cumartesi
Selimiye
Sabah erkenden kalktım. Emre'yi de kaldırdım.
Serdar uyandı ama kızlar uyuyorlar, kahvaltı tekliflerini kibarca reddedip vakitlice yola koyulduk.
Marmaris içinde Tansaş'ta alışveriş...
Arabamız "düldül" ile tangır-tungur yol ile Selimiye...
Lotus koyun tam ortasında, mağrur ve yalnız salınıyor...
Çeto çardakta, kucaklaştık, hasret giderdik.
Atilla Ağabey de (Esperanza) henüz gelmiş, hemen yandaki mendireğe, kıçtankara etmiş. Teknede değildi, selam bıraktım.
Buzdolapçı Hasan Usta gelince, hep beraber açıktaki tekneye geçtik. Emre tekneyi keşfeder, her yerini ankat ederken, biz motordan tahriğini alan sistemi yaptık, gazı bastık. Elektrikte bir gariplik var ama çözemedik, bana anlattı... Şimdilik direkt alacağız. Bu sistem, arabalardaki klimalar mantığı ile çalışan bir sistem, motor çalıştırınca bir kompresör buzdolabına ciddi gaz basıyor, kısa sürede deep freeze gibi oluyor buzdolabı, çok daha az elektriğe ihtiyaç var ve çok yararlı...
Çeto geldi, bizi aldı, iskelede kendimize yer bulduk, akşam gelecekler için kıçtankara olmakta yarar var.
Yaklaşık 20 metreye atılmış, 100 metreye yakın zinciri topladım. Rüzgar yandan basıyor, Emre ile iskeledeki görevlinin de yardımlarıyla zıpkın gibi girdik.
Arabayı ve eşyaları almaya Girit'e gittik. Çeto'dan aperatif balık çorbası. Atilla Ağabey, Utku Ağabey ve birkaç korsan daha vardı, lafladık...
Akşam arabayla tekrar Dalaman yolu, Nalan-Nihal ve Ömer Deniz'i aldık.
Herkes acayip aç. Yolda, Toprakana'yı ıskalamışız, benzer bir su başında oturup güzel bir yemek yedik...
Gece geç saatte tekrar Selimiye'ye vardık.
Bir şekilde tekneye yerleştik, yattık uyuduk.
Serdar uyandı ama kızlar uyuyorlar, kahvaltı tekliflerini kibarca reddedip vakitlice yola koyulduk.
Marmaris içinde Tansaş'ta alışveriş...
Arabamız "düldül" ile tangır-tungur yol ile Selimiye...
Lotus koyun tam ortasında, mağrur ve yalnız salınıyor...
Çeto çardakta, kucaklaştık, hasret giderdik.
Atilla Ağabey de (Esperanza) henüz gelmiş, hemen yandaki mendireğe, kıçtankara etmiş. Teknede değildi, selam bıraktım.
Buzdolapçı Hasan Usta gelince, hep beraber açıktaki tekneye geçtik. Emre tekneyi keşfeder, her yerini ankat ederken, biz motordan tahriğini alan sistemi yaptık, gazı bastık. Elektrikte bir gariplik var ama çözemedik, bana anlattı... Şimdilik direkt alacağız. Bu sistem, arabalardaki klimalar mantığı ile çalışan bir sistem, motor çalıştırınca bir kompresör buzdolabına ciddi gaz basıyor, kısa sürede deep freeze gibi oluyor buzdolabı, çok daha az elektriğe ihtiyaç var ve çok yararlı...
Çeto geldi, bizi aldı, iskelede kendimize yer bulduk, akşam gelecekler için kıçtankara olmakta yarar var.
Yaklaşık 20 metreye atılmış, 100 metreye yakın zinciri topladım. Rüzgar yandan basıyor, Emre ile iskeledeki görevlinin de yardımlarıyla zıpkın gibi girdik.
Arabayı ve eşyaları almaya Girit'e gittik. Çeto'dan aperatif balık çorbası. Atilla Ağabey, Utku Ağabey ve birkaç korsan daha vardı, lafladık...
Akşam arabayla tekrar Dalaman yolu, Nalan-Nihal ve Ömer Deniz'i aldık.
Herkes acayip aç. Yolda, Toprakana'yı ıskalamışız, benzer bir su başında oturup güzel bir yemek yedik...
Gece geç saatte tekrar Selimiye'ye vardık.
Bir şekilde tekneye yerleştik, yattık uyuduk.
25 Haziran 2010 Cuma
Yolculuk
Lotus Selimiye'de, alargada.
Bir önceki hafta Melih Ağabey, Mustafa ağabey (Çam) ile beraber Karacasöğüt'ten alıp, Selimye'ye getirmiş, Çeto'nun mekanın önüne demirlemişlerdi.
Asıl planda tekneyi Martı Marina'da karaya almayı düşünüyorduk ancak son yaptığımız seferde altı temiz çıkınca, şimdilik erteleme kararı almıştık.
Serdar'lar ile buluşup, biz Emre (Istanbulluoğlu) ile bir gün önceden gideceğiz.
Nalan, Ömer Deniz ve Nihal sonradan gelecekler.
Cumartesi yapılacak çok iş var, ustalar gelecek falan... Bir dolu iş, nasıl gözümde büyüyor anlatamam. Dolayısıyla Emre'nin gelmesi çok iyi oldu.
Serdar bizi Sabiha Gökçen'e bırakacak, biz de karşılığında, Dalaman'daki arabamızla, "düldül" ile, onları Yalancı Boğaz'a bırakacağız.
Onlar burnu dönüp kuzeye çıkacaklar, bizimle beraber bir hafta Hisarönü'nde oyalandıktan sonra Knidos'u geçip Bodrum ve Gökova yapacağız... Bakalım.
Geceyarısı yolda ikmaldi, yemekti derken Yalancı Boğaz'a geç geldik, yorgunuz diyerekten, hiç tekrar arabaya binip Selimiye'ye geçmedik. Serdar'larda kaldık. Sağolsunlar bizi çok güzel ağırladılar...
Bir önceki hafta Melih Ağabey, Mustafa ağabey (Çam) ile beraber Karacasöğüt'ten alıp, Selimye'ye getirmiş, Çeto'nun mekanın önüne demirlemişlerdi.
Asıl planda tekneyi Martı Marina'da karaya almayı düşünüyorduk ancak son yaptığımız seferde altı temiz çıkınca, şimdilik erteleme kararı almıştık.
Serdar'lar ile buluşup, biz Emre (Istanbulluoğlu) ile bir gün önceden gideceğiz.
Nalan, Ömer Deniz ve Nihal sonradan gelecekler.
Cumartesi yapılacak çok iş var, ustalar gelecek falan... Bir dolu iş, nasıl gözümde büyüyor anlatamam. Dolayısıyla Emre'nin gelmesi çok iyi oldu.
Serdar bizi Sabiha Gökçen'e bırakacak, biz de karşılığında, Dalaman'daki arabamızla, "düldül" ile, onları Yalancı Boğaz'a bırakacağız.
Onlar burnu dönüp kuzeye çıkacaklar, bizimle beraber bir hafta Hisarönü'nde oyalandıktan sonra Knidos'u geçip Bodrum ve Gökova yapacağız... Bakalım.
Geceyarısı yolda ikmaldi, yemekti derken Yalancı Boğaz'a geç geldik, yorgunuz diyerekten, hiç tekrar arabaya binip Selimiye'ye geçmedik. Serdar'larda kaldık. Sağolsunlar bizi çok güzel ağırladılar...
21 Mart 2010 Pazar
Balon
Tüm gece, o moralsizlikle kendimizi rakıya vurmuş olmamıza rağmen yine de sabah erkenden kalktık. Erol Ağabey bir önceki gün gelen Usta ile aynı fikirde değil, "subabı eğmiş olamayız, o kadar zorlamadık ki... Sorunu farkeder etmez hep elle kontrol ettik" diye düşünüyor...
Dur şunu bir daha deneyelim dedi, Istanbul'dan bulduğumuz bir Perkinsçi usta da senteye ancak öyle alınacağını söyledi, ancak bir trik daha verdi. Volan, ön gergisinin altındaki kaması saat 12'yi gösterir iken senteye gelir diye ekledi!!! Ahanda!!!
Bir de öyle deneyelim diye giriştik. Gerçekten de volanın sentesidir diye düşündüğümüz yerden farklı-yaklaşık 180 derece ilerde-bir yerde, işareti bulduk, kayışı yerleştirdik...
Elle çevir!
Oldu mu?
OLDUUUU...
Bir anda çocuklar gibi sevindik, hemen motoru toplamaya giriştik, önce mazot pompasını ayarla, onun işaretleri var ama iki tane, ikisini de denedik. İkinci de tutturduk. Bas marşa, mazotun havasını al, öksürük-tıksırık günlerdir yatan "koca" makina, teknenin içini dolduran büyük bir gürültüyle çalıştı )))
Erol Ağabey, ayağa kalktı, bir sigara yaktı ve yerlere saçılmış alet edavat takımlarına baktı ve: "Toplayın burayı, eğer hemen yelkene çıkıp balon basmazsak hakkımı helal etmem" dedi...
Emir büyük yerden... hemen işe giriştik, bu arada sağolsun Ömer yağ ve motor katkılarını da tatbik etti.
Etrafı neta edip, tonozu çözdük.
Koyun çıkışında hafif meltemle yelken yapıp yükseldik.
Herkesin keyfi yerinde.
Biralar açıldı ve uygun rotaya girince, "balon maynaaa!!"....
Rengarenk şişko yelken bir çocuk gibi neşeyle patladı ve rüzgarla kucaklaştı...
Koya kadar öyle girdik.
Serdar'lar 18.00 gibi çıkacaklar. Arabayı onlar teslim edecek havalimanına, onları yolcu ettik. Biz birgün daha kalıyoruz, Ferit'ler zaten acil bir durum sebebiyle birgün önce gitmişlerdi. Timuçin, Ömer, Erol Ağabey ve ben Tuncer ağabeylerle beraber Melek'in yerinde güzel bir akşam yemeği yedik.
Ama artık makinemiz olmuş, o iskelede durur muyuz hiç?
Hemen palamar çözüp gece gece tekrar yola koyulduk. Rota Okluk!
Değirmen Ada'yı geçer geçmez bir MOB manevrası )))
Bu sefer düşen sadece bir kişi değil, tüm kimlikleri, ruhsatları, cep telefonu, parası-puluyla tüm bir karakter! Tabi karizması azıcık çizilmiş vaziyette salimen aldık tekneye...
Gece yattık, başka bir aksiyon olmadan huzurla uyuduk.
Dur şunu bir daha deneyelim dedi, Istanbul'dan bulduğumuz bir Perkinsçi usta da senteye ancak öyle alınacağını söyledi, ancak bir trik daha verdi. Volan, ön gergisinin altındaki kaması saat 12'yi gösterir iken senteye gelir diye ekledi!!! Ahanda!!!
Bir de öyle deneyelim diye giriştik. Gerçekten de volanın sentesidir diye düşündüğümüz yerden farklı-yaklaşık 180 derece ilerde-bir yerde, işareti bulduk, kayışı yerleştirdik...
Elle çevir!
Oldu mu?
OLDUUUU...
Bir anda çocuklar gibi sevindik, hemen motoru toplamaya giriştik, önce mazot pompasını ayarla, onun işaretleri var ama iki tane, ikisini de denedik. İkinci de tutturduk. Bas marşa, mazotun havasını al, öksürük-tıksırık günlerdir yatan "koca" makina, teknenin içini dolduran büyük bir gürültüyle çalıştı )))
Erol Ağabey, ayağa kalktı, bir sigara yaktı ve yerlere saçılmış alet edavat takımlarına baktı ve: "Toplayın burayı, eğer hemen yelkene çıkıp balon basmazsak hakkımı helal etmem" dedi...
Emir büyük yerden... hemen işe giriştik, bu arada sağolsun Ömer yağ ve motor katkılarını da tatbik etti.
Etrafı neta edip, tonozu çözdük.
Koyun çıkışında hafif meltemle yelken yapıp yükseldik.
Herkesin keyfi yerinde.
Biralar açıldı ve uygun rotaya girince, "balon maynaaa!!"....
Rengarenk şişko yelken bir çocuk gibi neşeyle patladı ve rüzgarla kucaklaştı...
Koya kadar öyle girdik.
Serdar'lar 18.00 gibi çıkacaklar. Arabayı onlar teslim edecek havalimanına, onları yolcu ettik. Biz birgün daha kalıyoruz, Ferit'ler zaten acil bir durum sebebiyle birgün önce gitmişlerdi. Timuçin, Ömer, Erol Ağabey ve ben Tuncer ağabeylerle beraber Melek'in yerinde güzel bir akşam yemeği yedik.
Ama artık makinemiz olmuş, o iskelede durur muyuz hiç?
Hemen palamar çözüp gece gece tekrar yola koyulduk. Rota Okluk!
Değirmen Ada'yı geçer geçmez bir MOB manevrası )))
Bu sefer düşen sadece bir kişi değil, tüm kimlikleri, ruhsatları, cep telefonu, parası-puluyla tüm bir karakter! Tabi karizması azıcık çizilmiş vaziyette salimen aldık tekneye...
Gece yattık, başka bir aksiyon olmadan huzurla uyuduk.
20 Mart 2010 Cumartesi
Sente

Bu kelimeyi o güne kadar sadece 1-2 kez duymuştum... )))
Şimdiki aklım olsaydı, anlatanı can kulağı ile dinler, sorularımdan bıkana kadar bildiği ne varsa konuyla ilgili, hepsini öğrenmeye çalışırdım.
Kısaca anlatmaya çalışayım: 60HP Prima-Perkins makineler, birçok başka örneği gibi triger kayışı ile çalışıyor. Sisteme mazot püskürten pompa, silindirleri aşağı yukarı hareket ettiren egzantrik ve şaftı döndüren krank mili (volan) bir uyum içinde dönmek durumunda. Bunları bu uyum içinde dönmesini sağlayan triger kayışında eğer ufacık bir atlama olursa uyum bozuluyor, sistem iptal oluyor. Makineyi çalıştırmak artık mümkün değil...
Bu uyuma "sente" deniyor...
Bir önceki gün her birşeyi elden geçirip, makine tek tıkla çalışacak hale gelince, gönül rahatlığı ile gevşeyip sağda-soldaki detay işleri kurcalamaya başlamıştık. Hatta Hakan bir ara, elinde anahtar iskeleye bağlı diğer teknelerde "tamir edilecek" sorun var mı diye aramaya gitmişti...
Neyse, uzatmayalım. Sağolsun Ömer'in taa İstanbul'dan taşıdığı katkılar ve motor bakım ürünlerini kullanmak için sabah marşa bastık. Tık yok!!
Buyrun buradan yakın ))
Aküler bitmiş olamaz, marş motoru sağlam gibi, hemen aklımıza sentenin kaçmış olacağı, kayışın atlaması olasılığı geldi. Bu aşamada kesinlikle zorlamamak lazım, elle volanı çevirdik. Yarım tur kadar dönüp bir yerde mekanik bir sesle takılıyor...
Durum kötü. Sente kaçmış, ne kayışın ne de dişlilerin üzerinde hiç işaret yok, tekrar senteye getirmek imkansız gibi. Enjektörlerin tekini söküp pistonun durumunu görme çabası, yerlerine kaynadıkları için başarısız oldu. Kayışın dişlerini önce sağa sonra sola, 1'er, 2'şer atlatmak da işe yaramadı.
Senteye almak için bir tilkilik var ama acaba ne?
Üst kapağı söküp, egzantriği çıkarttık. Üstündeki bir saplaması kırılmış, tamiri için torna tezgahına gitmesi lazım. Marmaris Sanayi yolları göründü yine...
Getirip taktık ama sorun o değil anlaşılan. Bir türlü bulamıyoruz...
Erol Ağabey'in morali bozuk. Gidip gidip istiharete yatıyor düşünüyor.
Perkins'in manuelini internetten indirmek başarısız oldu, Perkins ustalarından telefon ile pek yararlı bişeyler elde edemedik.
Nalburu bile olmayan Karacasöğüt'ün ortasında birden gayrimenkul olduk!
Akşamüstü, Hakan iskelede rastlaştığı bir çırak ile geldi. Perkins'i biliyormuş. Gerçekten egzantriği, volanı nasıl fikse edeceğimizi gösterdi. Hatta ustası da geldi (Fahri Usta). Belli ki işini bilen bir grup. Elle çevirdik yine olmuyor...
Usta "eğmişsiniz subabın kolunu" dedi ve çıktı gitti...
Eyvah ki ne eyvah!!
19 Mart 2010 Cuma
Tamirat
"Hadi kalk, şu şanzımanı takalım artık" sesiyle uyandım...
Saat sabahın 06.30'u...
Henüz kargaların ne yaptığını bilmiyorum, ama horozlar sabah vokallerine henüz başlamışlar. Erol Ağabey'in adetidir, oldum olası salonda yatar ve en erken uyanır.
Uyanınca tabi beni de kaldırdı, ama bunun sebebi bana itiyacı olduğu için değil, motorun "tam üstünde" yatıyor olmam!
47 Jeanneau'nun bir özeliği var...
Tekneye biner binmez farketmiştik...
Alışık olduğumuz usullerden farklı olarak, motor salonun tam ortasında oturma grubunun altında. Masanın mutfak tarafındaki koltuğu bir mekanizma ile kaldırınca motora 4 bir yandan ulaşmak ve "girişmek" mümkün...
Önde ve arkada uyuyanları kaldırmamamaya çalışarak bir yandan alet edavatı salona yığıyorum, bir yandan da Erol ağabey'in istediği, Istanbul'dan getirdiğimiz hangi parçanın hangi çantada olduğunu hatırlamaya çalışıyorum...
O gürültüye dayanamayanlar birer ikişer kalkındı ve sabahın daha 7'si olmadan koca teknenin salonu küçük bir atölyeye dönüşüverdi bile...
Şanzımanı taktık...
Buzdolabı kompresörünü söktük,
Ön takım ve kayışları çıkarttık triger kayışını kontrol ettik...
Devridaime baktık...
Devridaim pompasını söktük...
Redresörü taktık...
Marşa bastık, tıkır tıkır çalışıyor makine... ))
İşini tamamlamış adamların huzuruyla, oturup soluklandık. Kahvaltıya kalmadan teknenin büyük oranda işi bitmişti neredeyse...
Ya da biz öyle zannediyorduk.
Meğer yanılmışız...
Her iş bitip ortalık saknleyince, Ben ve Cumhur arabayla Marmaris'e geçtik. Alınacak öteberi, alışveriş ve eksikleri tamamlıyoruz. Akşama 3 kişi daha gelecek...
Ömer, Serdar ve Kaan. Ekip büyüyor ))
Saat sabahın 06.30'u...
Henüz kargaların ne yaptığını bilmiyorum, ama horozlar sabah vokallerine henüz başlamışlar. Erol Ağabey'in adetidir, oldum olası salonda yatar ve en erken uyanır.
Uyanınca tabi beni de kaldırdı, ama bunun sebebi bana itiyacı olduğu için değil, motorun "tam üstünde" yatıyor olmam!
47 Jeanneau'nun bir özeliği var...
Tekneye biner binmez farketmiştik...
Alışık olduğumuz usullerden farklı olarak, motor salonun tam ortasında oturma grubunun altında. Masanın mutfak tarafındaki koltuğu bir mekanizma ile kaldırınca motora 4 bir yandan ulaşmak ve "girişmek" mümkün...
Önde ve arkada uyuyanları kaldırmamamaya çalışarak bir yandan alet edavatı salona yığıyorum, bir yandan da Erol ağabey'in istediği, Istanbul'dan getirdiğimiz hangi parçanın hangi çantada olduğunu hatırlamaya çalışıyorum...
O gürültüye dayanamayanlar birer ikişer kalkındı ve sabahın daha 7'si olmadan koca teknenin salonu küçük bir atölyeye dönüşüverdi bile...
Şanzımanı taktık...
Buzdolabı kompresörünü söktük,
Ön takım ve kayışları çıkarttık triger kayışını kontrol ettik...
Devridaime baktık...
Devridaim pompasını söktük...
Redresörü taktık...
Marşa bastık, tıkır tıkır çalışıyor makine... ))
İşini tamamlamış adamların huzuruyla, oturup soluklandık. Kahvaltıya kalmadan teknenin büyük oranda işi bitmişti neredeyse...
Ya da biz öyle zannediyorduk.
Meğer yanılmışız...
Her iş bitip ortalık saknleyince, Ben ve Cumhur arabayla Marmaris'e geçtik. Alınacak öteberi, alışveriş ve eksikleri tamamlıyoruz. Akşama 3 kişi daha gelecek...
Ömer, Serdar ve Kaan. Ekip büyüyor ))
18 Mart 2010 Perşembe
Tamir Seferi!

-Bu iş olmaz!!!
-Neden öyle diyorsun Erol Abii?
-Olm, görmüyor musun? Bu kadar eşyayı uçağa almayacakları bir kenara, sırf tek bir binek Toyota'ya 5 kişi+demonte bir elektrikli tuvalet+25 kilo alet takımı+4 sırt çantası ve bir şanzımanla sığamayız zatenn!!
-Yapma yaa??
-Hadi onları geçtim, bu şanzımanı kim topladı?
-Rıza...
-Ehhh. Bu flanşı bunun kesin kırılır, uçağa vereceksin. Onlar atacak orada. Bu incecik bir alüminyum. Kırılırsa da yenisini falan hayatta bulamayız...
-Peki na'apcaz?
-Hmmmm...
-...
-Anahtar takımın var mı burada?
-ooooo!! İstemediğin kadar
-)))
Bu diyalogla başlayan ve tam bir heyecan fırtınası gibi geçeceğini hiçbirimizin, o aşamada tahmin edemediği, basit bir haftasonu seyahatiydi aslında.
Erol Ağabey'in mekanik şefi olduğu, başyardımcısı "ikinci gurcata" Hakan (Irıklı), malzeme tedarikçisi Ömer (Kırcal), chef de cuisine Kaan (Paray) ve genel koordinatörden benden oluşan gruba, son dakikada yardımcı olarak Ferit-Cumhur Öztürk ile Timuçin eklenince başlı başına korkutucu bir kuvvet olduk...
Serdar (İyibudar) zaten kendi teknesine gidiyordu, size her daim yardım ederim dediğinde daha da rahatlamıştık...
Ama 3 haftadır tespit ettiğimiz eksikleri, malzemeleri ve tamir edilen o kadar malzemeyi önce arabaya koyup, sonra uçağa bindirmemiz ve kazasız belasız Karacasöğüt'e ulaştırmamız gerekiyordu...
Karacasöğüt, kış ortasında nalburu bile olmayan bir lokalizasyonda olduğu için, her tür detayı düşünmemiz ve hiç bir nüansı gözden kaçırmamaız gerekiyordu.
Toplam 9 kişiydik ve 3 tam günümüz vardı...
Rıza Usta, Ateş ağabeyin de yardımları ile hafta içi gitmiş ve şanzımanı söküp toparlamıştı. Erol Ağabey'in direktifleri ile, onu salonun ortasında, Nalan'ın ve Ömer Deniz'in şaşkın bakışları arasında söktük. Ufaklık, tüm halıya yayılmış o kadar mekanik aksamın aslında oyuncak olmadığını tabi ki de anlamıyordu...
Söküm işlemi tamamlanınca, bu sefer içinden çıkan transmisyon yağını nasıl boşaltacağımız sorunu çıktı. Tuvalete dökerek çözdük...
Ferit, Cumhur ve Timüçin de gelince, ortalığa saçılmış bir dolu ıvır-zıvırı sırt çantalarına doldurduk. Arka koltukta 70-70 cm'lik demonta elektirkli tuvaletin (sağolasın Taner) büyük yer kaplamasına aldırmadan, 5 kişi tepeleme 1995 model Toyota Corolla'ya sığıştık...
Ki bence bu seyahatte aşılması en zor aşamaydı ))
İkinci zor aşama o malzemeleri iki güvenlik kapısından geçirmek sonra da uçağa almak olacaktı.
Kapıda bekleyen güvenlik görevlilerine durumu anlattık, hazırlıklıydılar... Güya!
Ama önce redresörü sonra 125 parça tamir takımını sonra da dağıtılmış ve yağı boşaltılmış şanzımandan sonra demonte elektrikli tuvaleti taşıyla beraber kutusunda X-Ray'de görünce artık dayanamayıp gülmeye başladılar!
O aşamayı da geçtikten sonra nispeten rahatladık. Artık kabine girerken elimde taşıdığım çantanın içindeki redresörü kimseye açıklayamacağımın bilinciyle, "boştur o" dedim. Hostes fazla üstelemedi, sağ-salim uçtuk...
24 Şubat 2010 Çarşamba
Satın Alma
"Closing" günümüz ticaret jargonunda, bir pazarlığı sonlandırmak için kullanılıyor. Amiyane tabirle, işi bitirmek...
Detaylarına girmeyeceğim, Demir Ağabey hem denizi ve tekneciliği biliyor olması hem de uzun yıllardır ticaretin bizzat içinde yer alıyor olması sebebiyle, bizim açımızdan kolay olmayan bir süreçti...
Rahmetli ananemin bir lafı vardır...
"Haklı olmak değil, mutlu olmak önemlidir" derdi bu gibi durumlar için.
Teknecilik en nihayetinde bir hobi. İnsanın zevki için kendisini maddi olarak zora sokacak bir projeye girmemesi gerektiğini düşünürüm hep. Bir yandan da çocukluğumdan beri sadakatla devam eden hem benim hem de ailem dahil çevremdeki birçok sevdiğim için artık neredeyse "vazgeçilmez" hale gelmiş bu uğraş için de bazı bedellerin ödenmesi gerekiyor tabi.
Bir aşamadan sonra "üzümün çöpü, armudun sapı" hesaplamayıp, gözü karartmak gerekiyor.
Gerçekten de bir süre sonra, bu tarz detayların ne nafile olduğu, esası belirlemediğini anlıyor insan...
Sonuç olarak Bağlama Kütüğü Ruhsatını alıp cebimize koyunca, artık teknenin güvertesinde bir Cubana tüttürmenin zamanı gelmişti! Sağolasın Taner ;)
Detaylarına girmeyeceğim, Demir Ağabey hem denizi ve tekneciliği biliyor olması hem de uzun yıllardır ticaretin bizzat içinde yer alıyor olması sebebiyle, bizim açımızdan kolay olmayan bir süreçti...
Rahmetli ananemin bir lafı vardır...
"Haklı olmak değil, mutlu olmak önemlidir" derdi bu gibi durumlar için.
Teknecilik en nihayetinde bir hobi. İnsanın zevki için kendisini maddi olarak zora sokacak bir projeye girmemesi gerektiğini düşünürüm hep. Bir yandan da çocukluğumdan beri sadakatla devam eden hem benim hem de ailem dahil çevremdeki birçok sevdiğim için artık neredeyse "vazgeçilmez" hale gelmiş bu uğraş için de bazı bedellerin ödenmesi gerekiyor tabi.
Bir aşamadan sonra "üzümün çöpü, armudun sapı" hesaplamayıp, gözü karartmak gerekiyor.
Gerçekten de bir süre sonra, bu tarz detayların ne nafile olduğu, esası belirlemediğini anlıyor insan...
Sonuç olarak Bağlama Kütüğü Ruhsatını alıp cebimize koyunca, artık teknenin güvertesinde bir Cubana tüttürmenin zamanı gelmişti! Sağolasın Taner ;)
18 Şubat 2010 Perşembe
Yolculuk...
Tekneyle ilgili uzun müzakereler ve gidip gelmeler sonucunda bir şekilde, bir müşterekte birleştik. Tekneyi üstümüze almak için 19 Şubat günü, Marmaris'e geçmeye karar verdik. Erol Ağabey, sağolsun kırmadı, O'nun emektar Toyota ile gideceğiz. Son dakikada Taner (Özer) de işini ayarlayabildi, üç kafadar beraberce aşağıya ineceğiz.
Daha tekneyi almadık ama, eksik listesinden bir dolu öte beriyi de arabaya tıkıştırdım: Evden büyük bir radyatör, eski (hemen de sattık sanki) Lotus'tan olta takımları, bazı ağır takımlar, denizci kıyafetleri, uyku tulumları şu bu alt-alta/üst-üste sığıştık...
Raşit de aynı gün Ankara'dan çıkıp arabayla gelecek. O'nun varlığı büyük destek... Oldum olası bu ticaret işlerinden anlamam. Son dakikada bir aksilik olmasından çok endişe ediyorum.
Erol Ağabey'in Toyota'sıyla onlarca kez yaptığımız yolu bir kez daha yedik. Tüm gece araba kullanıp, sabahın ilk ışıklarıyla Gökova Körfezi'ne bakan yamacın üstüne vardığımızda artık kalbim de yerinde duramayacak gibi çarpıp duruyordu...
Daha tekneyi almadık ama, eksik listesinden bir dolu öte beriyi de arabaya tıkıştırdım: Evden büyük bir radyatör, eski (hemen de sattık sanki) Lotus'tan olta takımları, bazı ağır takımlar, denizci kıyafetleri, uyku tulumları şu bu alt-alta/üst-üste sığıştık...
Raşit de aynı gün Ankara'dan çıkıp arabayla gelecek. O'nun varlığı büyük destek... Oldum olası bu ticaret işlerinden anlamam. Son dakikada bir aksilik olmasından çok endişe ediyorum.
Erol Ağabey'in Toyota'sıyla onlarca kez yaptığımız yolu bir kez daha yedik. Tüm gece araba kullanıp, sabahın ilk ışıklarıyla Gökova Körfezi'ne bakan yamacın üstüne vardığımızda artık kalbim de yerinde duramayacak gibi çarpıp duruyordu...
14 Şubat 2010 Pazar
Sevgililer Günü Hediyesi...
İçim içimi yiyor...
Yerimde duramıyorum...
Doluya koyuyorum olmuyor, boşa koyuyorum dolmuyor...
Bu işin içinden nasıl çıkacağız, bir bilsem.
Zevkin bedeli olmaz derler gerçi ama, bu tutkuya da bir paha biçmemiz gerekiyor. İşin kötü tarafı bunu teknik olarak hesaplatmak diye bişey de yok. Yani mesela bir tekne alınacaksa, çağırırsınız bir survey size bir meblağ önerir, buraya kadar tamam! Ama ya satıcı bunu kabul etmezse, etraf aynı boy aynı yaşta teknelerle dolu değil ki...
Bir şekilde siz O'nu beğenmişsiniz...
Yine sıfıra sıfır elde var sıfır!
Galiba bu yüzden teknelere isimler veriyoruz, bir ruhu olduğuna inanıyoruz.
Daha önce benzer nahoş tecrübeler yaşadığım için bu sefer aşılıyım. Tekne alırken yapılmaması gerekenler var...
Birincisi tekneyi eski sahibine kötülemeyeceksin. Bu fiyatın düşmesini kesinlikle sağlamıyor, eski sahibin senden hoşlaşmamasını sağlıyor sadece. Buradaki amaç tekneyi kazanmak kadar asıl eski sahibin kalbini de kazanmaktan geçiyor...
İkincisi tekneyi çok iyi öğreneceksin. Forumlardan, yurt dışı testlerden olabilir, vakit varsa başka bir tekne ile çıkılabilir ya da varsa aynısından kullanan bir tanıdığa sorulabilir.
Eğer eski sahibe çok güvenmiyorsan, survey yaptırılabilir. Sistem şu şekilde işliyor, eski sahipten gelen envanter listesi surveyin yaptığı ile birebir örtüşüyorsa survey parasını alıcı ödüyor pazarlık devam ediyor.
Yıllar önce lamine maun olduğu iddia edilen, güya yepyeni motoru olan bir tekne ile ilgili gerçekleri eski sahibin makamında, yanında çalışanları olduğu halde yüzüne vurduğum için işi bitirememiş, haklı olmamıza rağmen mutsuz olmuştuk! İş sonuçlanamamış, adam tekneyi bir başkasına bizim teklif ettiğimiz fiyatın üstünde bir rakkama satmış ve biz, cebimizde paralar kös kös eve dönmek zorunda kalmıştık...
Üçüncüsü, eğer sektöre yabancıysanız, belki bir broker aracılığı ile almak uygun olur. Bu kişiler camiayı ve pazarı bildikleri için her iki tarafın da hakkını gözetiyorlar.
Dördüncüsü, eğer cebinzde paranız yoksa, yani hazır etmemişseniz bence teklif yapmamak lazım. Bu konuda doğrusu, adidas spor çantanın içinde şıkır şıkır paralarla gelip koca koca motor yatları kapatan Rus para babalarının taktiğine imrenmemek mümkün değil!
Beşincisi, bir ağabeyimin önerisidir. "Kulakların kızarana, kendi verdiğin fiyattan sen utanana kadar ineceksin" der.-Ha bu sefer biz beceremedik, o ayrı ))-
Altıncısı ve en önemlisi teklifi yüz yüze yapıp, eğer kabul edilirse hemen notere gideceksiniz. Çok sevdiğim ağabeyim Mahmut Berkman, teklifi yaparken tercihen adamın teknesinden inmekte yarar var der!
Neyse tüm cesaretimi toplayıp, o güne kadar uzun uzun devam eden konuşmaları artık sonuçlandırmak için malum telefon numarasını tuşladım...
Yerimde duramıyorum...
Doluya koyuyorum olmuyor, boşa koyuyorum dolmuyor...
Bu işin içinden nasıl çıkacağız, bir bilsem.
Zevkin bedeli olmaz derler gerçi ama, bu tutkuya da bir paha biçmemiz gerekiyor. İşin kötü tarafı bunu teknik olarak hesaplatmak diye bişey de yok. Yani mesela bir tekne alınacaksa, çağırırsınız bir survey size bir meblağ önerir, buraya kadar tamam! Ama ya satıcı bunu kabul etmezse, etraf aynı boy aynı yaşta teknelerle dolu değil ki...
Bir şekilde siz O'nu beğenmişsiniz...
Yine sıfıra sıfır elde var sıfır!
Galiba bu yüzden teknelere isimler veriyoruz, bir ruhu olduğuna inanıyoruz.
Daha önce benzer nahoş tecrübeler yaşadığım için bu sefer aşılıyım. Tekne alırken yapılmaması gerekenler var...
Birincisi tekneyi eski sahibine kötülemeyeceksin. Bu fiyatın düşmesini kesinlikle sağlamıyor, eski sahibin senden hoşlaşmamasını sağlıyor sadece. Buradaki amaç tekneyi kazanmak kadar asıl eski sahibin kalbini de kazanmaktan geçiyor...
İkincisi tekneyi çok iyi öğreneceksin. Forumlardan, yurt dışı testlerden olabilir, vakit varsa başka bir tekne ile çıkılabilir ya da varsa aynısından kullanan bir tanıdığa sorulabilir.
Eğer eski sahibe çok güvenmiyorsan, survey yaptırılabilir. Sistem şu şekilde işliyor, eski sahipten gelen envanter listesi surveyin yaptığı ile birebir örtüşüyorsa survey parasını alıcı ödüyor pazarlık devam ediyor.
Yıllar önce lamine maun olduğu iddia edilen, güya yepyeni motoru olan bir tekne ile ilgili gerçekleri eski sahibin makamında, yanında çalışanları olduğu halde yüzüne vurduğum için işi bitirememiş, haklı olmamıza rağmen mutsuz olmuştuk! İş sonuçlanamamış, adam tekneyi bir başkasına bizim teklif ettiğimiz fiyatın üstünde bir rakkama satmış ve biz, cebimizde paralar kös kös eve dönmek zorunda kalmıştık...
Üçüncüsü, eğer sektöre yabancıysanız, belki bir broker aracılığı ile almak uygun olur. Bu kişiler camiayı ve pazarı bildikleri için her iki tarafın da hakkını gözetiyorlar.
Dördüncüsü, eğer cebinzde paranız yoksa, yani hazır etmemişseniz bence teklif yapmamak lazım. Bu konuda doğrusu, adidas spor çantanın içinde şıkır şıkır paralarla gelip koca koca motor yatları kapatan Rus para babalarının taktiğine imrenmemek mümkün değil!
Beşincisi, bir ağabeyimin önerisidir. "Kulakların kızarana, kendi verdiğin fiyattan sen utanana kadar ineceksin" der.-Ha bu sefer biz beceremedik, o ayrı ))-
Altıncısı ve en önemlisi teklifi yüz yüze yapıp, eğer kabul edilirse hemen notere gideceksiniz. Çok sevdiğim ağabeyim Mahmut Berkman, teklifi yaparken tercihen adamın teknesinden inmekte yarar var der!
Neyse tüm cesaretimi toplayıp, o güne kadar uzun uzun devam eden konuşmaları artık sonuçlandırmak için malum telefon numarasını tuşladım...
11 Şubat 2010 Perşembe
Son ortak...
Fırtınalı bir günde bindiğimiz uçak, zar-zor Dalaman'a inince "acaba yanlış birşey mi yapıyoruz?" duygusu yüreğimi sardı...
Nalan zaten Ömer'i Istanbul'da bırakmış olmanın verdiği huzursuzlukla dolu. Aramızda en sakin duran yine Erol Ağabey. Sağolsun Ateş Ağabey taa nerelerden bizi karşılamaya gelmiş. Onun arabasıyla gece gece, üfüren bir rüzgarda Bozburun'a geçtik. Gece orada kalacağız.
Ertesi sabah, erkenden kalkıp Karacasöğüt'e geçtik. Nalan tekneyi ilk defa görecek. Son değişikliklerle Haldun, plandan tamamen vazgeçince, acaba duygularıyla güverteye çıktık...
Tam düşündüğüm gibi, herkes çok beğendi. Tekne kafa kağıdı eski olmakla beraber, özellikle içi gayet bakımlı. Tüm detaylarını inceledik, sorularımızı sorduk. Demir Ağabey mesafeli duruyor, heyecanlıysa bile elini göstermiyor.
Mutlaka eksikler var ama kafamda bir resim var. Sağlam bir bakımla ve elimiz üstünde yaşayacak şekilde kullanabilirsek bu kızı, birkaç aya varmaz, bakanları ciddi kıskandıracak hale getiririz.
Ancak hala bir önemli bir sorun var. Karşı tarafın kafamızdaki bütçeye inmeyeceği aşikar. Arada kalan parayı borçlanmak hiç istemiyorum. Tüm Dünya son 50-60 yılın en derin ekonomik krizinden geçerken de kimseye dönüp para isteyemeyeceğiz.
Acaba nasıl yapsak? diye düşünürken telefon çaldı:
-Alo..
-Alo. Melih Ağabey sen misin?
-Evet Mehmet. Teknede misiniz?
-Evet. Ciddi bişey yoktur umarım, hastalarla falan ilgili...
-Yok yok merak etme. Ben de sana tekneyle ilgili bişey söylemek istiyordum.
-???
-Mehmet? Orada mısın?
Yanımda duran Demir Ağabey'e baktım ve...
-Şu an hiç müsait değilim... Ben seni arayayım mı? dedim
-Peki deyip kapattı.
Tüm detayları konuştuk. Bu arada son zamanların en şiddetli bir Lodos fırtınası, yağmur ve dolu olarak üstümüzden geçiyor. Çok istememize rağmen, seyre çıkmak mümkün değil. Neyse bari motoru çalıştırdık. Tek marşla çalışıyor en azından...
Fakat eski, 6000 saatte bir Perkins. Bakalım başımıza ne işler açacak?
Tekneyi gördük, Karacasöğüt muhtarlık iskelesine yayılıp, artık "gelenekselleşmiş mangal" partisine dahil olduk. Taraflar birbirine mesafeli duruyor... Kimse açık etmiyor. Bir teklif yapmamız gerekecek. Ama yeri burası değil.
Hem çözmemiz gereken bir bütçe açığı daha var!
Bu duygularla uçağa bindiğimizde, çalan telefonla irkildim. Kapatmayı unutmuşum. Olacak iş değil. Arayan yine Melih Ağabey:
-Mehmet sana haberlerim var...
-Şu an hiç müsait değilim.
-İyi haberler...
-Çabuk söyle.
-Ben paranın kalanını buldum! dedi ve kapattı!!!
Nalan zaten Ömer'i Istanbul'da bırakmış olmanın verdiği huzursuzlukla dolu. Aramızda en sakin duran yine Erol Ağabey. Sağolsun Ateş Ağabey taa nerelerden bizi karşılamaya gelmiş. Onun arabasıyla gece gece, üfüren bir rüzgarda Bozburun'a geçtik. Gece orada kalacağız.
Ertesi sabah, erkenden kalkıp Karacasöğüt'e geçtik. Nalan tekneyi ilk defa görecek. Son değişikliklerle Haldun, plandan tamamen vazgeçince, acaba duygularıyla güverteye çıktık...
Tam düşündüğüm gibi, herkes çok beğendi. Tekne kafa kağıdı eski olmakla beraber, özellikle içi gayet bakımlı. Tüm detaylarını inceledik, sorularımızı sorduk. Demir Ağabey mesafeli duruyor, heyecanlıysa bile elini göstermiyor.
Mutlaka eksikler var ama kafamda bir resim var. Sağlam bir bakımla ve elimiz üstünde yaşayacak şekilde kullanabilirsek bu kızı, birkaç aya varmaz, bakanları ciddi kıskandıracak hale getiririz.
Ancak hala bir önemli bir sorun var. Karşı tarafın kafamızdaki bütçeye inmeyeceği aşikar. Arada kalan parayı borçlanmak hiç istemiyorum. Tüm Dünya son 50-60 yılın en derin ekonomik krizinden geçerken de kimseye dönüp para isteyemeyeceğiz.
Acaba nasıl yapsak? diye düşünürken telefon çaldı:
-Alo..
-Alo. Melih Ağabey sen misin?
-Evet Mehmet. Teknede misiniz?
-Evet. Ciddi bişey yoktur umarım, hastalarla falan ilgili...
-Yok yok merak etme. Ben de sana tekneyle ilgili bişey söylemek istiyordum.
-???
-Mehmet? Orada mısın?
Yanımda duran Demir Ağabey'e baktım ve...
-Şu an hiç müsait değilim... Ben seni arayayım mı? dedim
-Peki deyip kapattı.
Tüm detayları konuştuk. Bu arada son zamanların en şiddetli bir Lodos fırtınası, yağmur ve dolu olarak üstümüzden geçiyor. Çok istememize rağmen, seyre çıkmak mümkün değil. Neyse bari motoru çalıştırdık. Tek marşla çalışıyor en azından...
Fakat eski, 6000 saatte bir Perkins. Bakalım başımıza ne işler açacak?
Tekneyi gördük, Karacasöğüt muhtarlık iskelesine yayılıp, artık "gelenekselleşmiş mangal" partisine dahil olduk. Taraflar birbirine mesafeli duruyor... Kimse açık etmiyor. Bir teklif yapmamız gerekecek. Ama yeri burası değil.
Hem çözmemiz gereken bir bütçe açığı daha var!
Bu duygularla uçağa bindiğimizde, çalan telefonla irkildim. Kapatmayı unutmuşum. Olacak iş değil. Arayan yine Melih Ağabey:
-Mehmet sana haberlerim var...
-Şu an hiç müsait değilim.
-İyi haberler...
-Çabuk söyle.
-Ben paranın kalanını buldum! dedi ve kapattı!!!
23 Ocak 2010 Cumartesi
Ortaklık...

Haldun çok yoğun iş programından ancak fırsat bulabildi ve sonunda Türkiye'ye döndü.
Döndü ama benim hiç istemediğim düşüncelerle döndü...
Kafasında bu konuyu ölçmüş, biçmiş ve 47 Jeanneau'nun bizim için çok büyük olduğuna inanıyor.
Ne yaptımsa olmadı, ne dedimse ikna edemedim.
İstemediği birşey için O'nu daha fazla zorlayamam.
Teknecilikte 6 yıl, hayatta 30 yıllık arkadaşlığımız adına "peki" dedim...
-Ne yapacağız?
-Gayet kolay...
-Lotus'u ben alacağım.
-...
-Senin ne kadar paraya ihtiyacın var?
-Hmmm
Haldun'un sorgusuz sualsiz Lotus'u kendi üstüne alması ve çıkartıp yarısını satın alması çok olgun ve güzel bir davranış olmakla beraber, henüz tam olarak bizim işmizi görmüyor.
Döndü ama benim hiç istemediğim düşüncelerle döndü...
Kafasında bu konuyu ölçmüş, biçmiş ve 47 Jeanneau'nun bizim için çok büyük olduğuna inanıyor.
Ne yaptımsa olmadı, ne dedimse ikna edemedim.
İstemediği birşey için O'nu daha fazla zorlayamam.
Teknecilikte 6 yıl, hayatta 30 yıllık arkadaşlığımız adına "peki" dedim...
-Ne yapacağız?
-Gayet kolay...
-Lotus'u ben alacağım.
-...
-Senin ne kadar paraya ihtiyacın var?
-Hmmm
Haldun'un sorgusuz sualsiz Lotus'u kendi üstüne alması ve çıkartıp yarısını satın alması çok olgun ve güzel bir davranış olmakla beraber, henüz tam olarak bizim işmizi görmüyor.
Bu kadar büyük bir tkneyi, ne kadar ucuza alırsak alalım tek başımıza bakmak ve masraflarının altından kalkmak, doğrusu bizim için lüks.
Teknede ortaklık için hep kötü şeyler söylenir. Bozulan arkadaşlık-dostluklardan, arası açılan ailelerden dem vurulur durulur. Ben hiç bu fikirde değilim.
Mutlaka zor bir iş. Ancak sınırlar ve amaçlar iyi belirlendiyse neden olmasın? Haldun ile 6 yıldır devam eden "tekne ortaklığımız" doğrusu o kadar başarılı oldu ki artık bu konuda rahat konuşabilirim.
En nihayetinde hiç birimiz günümüz koşturmacasında bir yelkenli tekneye yılda 2 aydan fazla vakit ayıramıyor. Bu tür tekneler de, benim inancım çalıştığı sürece işleyen unsurlar. Orada boş duracağına, tanıdıklardan ya da arkadaşlardan birisinin gitmesini her zaman tercih ettim. Hep de edeceğim sanırım...
Bu iş paylaştıkça güzelleşen bir iş...
Dolayısıyla yeni ortaklar bulmak amacıyla bakınmaya başladık...
Dolayısıyla yeni ortaklar bulmak amacıyla bakınmaya başladık...
Bu projenin bizim için ne kadar önemli olduğunu bilen aile, bu aşamada inanılmaz destek verdi. Nalan'ın bitmez tükenmez enerjisiyle herkesi organize etmesi sayesinde Ankara tarafı "OK" verdi...
Ancak hala eksiğimiz var...
Ancak hala eksiğimiz var...
Son desteğin nereden geleceğini o zaman kesinlikle tahmin edememiştim, doğrusu.
Şimdi önümüzde bir Karacasöğüt seyahati var. Nalan, Ben ve Erol Ağabey beraber gidip, tekneyi son kez bir alıcı gözle görmek istiyoruz.
9 Ocak 2010 Cumartesi
"Yeni LOTUS"
Meşhur bir laf vardır: "Tanrı'yı güldürmek istiyorsan, O'na planlarından bahset" gibilerinden bişey...
Bu işe ilk soyunduğumuzda, olayların bu şekilde gelişip, bu hale geleceğini hiç bilmiyorduk doğrusu...
Herşey bir kış günü, bir telefonla başladı:
-Mehmet, 2 hafta sonra Marmaris'e gidiyorum. Var mısın?
-Hayrola Serdar?
-Erol Ağabey ile de konuştum, O'nun da beğendiği bir saç tekne varmış. Hem ona bakarız , hem de oralarda takılırız, hava müsade ederse Elif'le seyre çıkarız falan ne dersin?
-Eh valla süper olur. Ateş Ağabey'ler de ne zamandır çağırıyordu... Hadi bakalım...
-Ben biletleri ayarladım, bir de araba kiralarız havalimanından.
-Tamam o zaman!
...dedik ve yola koyulduk.
Erol Ağabey'in düşündüğü tekneye baktık, düşündüğümüz gibi çıkmadı...
Oldukça dökük, sahibine ulaşamadık vs vs...
Sağolsun Ateş Ağabey'ler bizi harika ağırladılar.
Ertesi gün, tamamen tesadüf telefon açtığımız Tuncer Ağabey'lere bir çay içmeye uğramıştık ki, Karacasöğüt muhtarlık iskeleseinde, hemen yan teknedeki satılık ilanını gördük!!!
Neye niyet neye kısmet!
Sahibi eskiden beri tanıdığımız Demir ağabey.
Tekne 1993 model bir Jeanneau. Anahtarı iskelenin eski sorumlusu Bayram'da duruyor, içini açtırdık...
ve hepimiz aşık olduk!!!
8 Ocak 2010 Cuma
Lotus'un yarını...
Bu yazıyı çok zorlanarak yazıyorum, ama
galiba yeni bir dönemece geldik yine...
kaçınılmaz olan bişey belki de...
hayatın ta kendisi gibi kelimelerle avutuyor insan kendini, ama ne çare!
Belki de birden söyleyip kurtulmak...
Lotus'u satıyoruz...
amaç Lotus fikrinden vazgeçmek değil aslında, teknemiz 32 First Beneteau'ya bir alternatif aramaktan çıktı. Bişeyler de bulduk da... bazılarını çok beğendik, diğerleriyle ilgili hala soru işaretleri var! Bakıyoruz, işin bu kısmı hala belli değil...
Belki de bu kriz ortamında satamayacağız, zaten...
İyi haber, ekip aynı...
Haldun'la oturup konuyu ilk konuştuğumuz gece, istersen başkasıyla devam et dediğinde, cevabım belliydi, hala da öyle: "Hiçbir tekne ya da eşya seninle devam ettirdiğimiz ortaklığımızdan daha değerli olamaz"...
Ha ismini yine Lotus olarak tutabilir miyiz? Emin değilim... Konuyla ilgili mevzuat hele bu son değişikliklerle iyice karıştı. Yabancı bayrak okursa galiba daha kolay. Ama şahsen kendi sularımızda sırf ismi tutsun diye bir başka bandıraya geçmek de hiçbirimizn hoşuna gitmiyor. Gerekirse Lotus II olur, ne bilimm III olur...
Bakacağız...
Ama Lotus oldukça, bu sayfalar bu yazılar da olacak o kesin!!!
Selametle kalınız
galiba yeni bir dönemece geldik yine...
kaçınılmaz olan bişey belki de...
hayatın ta kendisi gibi kelimelerle avutuyor insan kendini, ama ne çare!
Belki de birden söyleyip kurtulmak...
Lotus'u satıyoruz...
amaç Lotus fikrinden vazgeçmek değil aslında, teknemiz 32 First Beneteau'ya bir alternatif aramaktan çıktı. Bişeyler de bulduk da... bazılarını çok beğendik, diğerleriyle ilgili hala soru işaretleri var! Bakıyoruz, işin bu kısmı hala belli değil...
Belki de bu kriz ortamında satamayacağız, zaten...
İyi haber, ekip aynı...
Haldun'la oturup konuyu ilk konuştuğumuz gece, istersen başkasıyla devam et dediğinde, cevabım belliydi, hala da öyle: "Hiçbir tekne ya da eşya seninle devam ettirdiğimiz ortaklığımızdan daha değerli olamaz"...
Ha ismini yine Lotus olarak tutabilir miyiz? Emin değilim... Konuyla ilgili mevzuat hele bu son değişikliklerle iyice karıştı. Yabancı bayrak okursa galiba daha kolay. Ama şahsen kendi sularımızda sırf ismi tutsun diye bir başka bandıraya geçmek de hiçbirimizn hoşuna gitmiyor. Gerekirse Lotus II olur, ne bilimm III olur...
Bakacağız...
Ama Lotus oldukça, bu sayfalar bu yazılar da olacak o kesin!!!
Selametle kalınız
28 Kasım 2009 Cumartesi
Lotus Tamir Günlüğü- Kasım 2009
BU aralar elimizden anahtar eksik olmadı desek yeridir...
1-Önce pis su tankıyl uğraştık... Bozcaada'da dönüş yolunda devreden çıkan, Lotus'un kıç kamarasında gerektiğiden çok büyük bir pis su tankı var. Neden kıç kamarada yatağın altına, belki de tuvaletten en uzak noktaya böyle bir tank yaparlar sorusunu sorar dururduk! Sonunda bulduk...
O tank oraya Fransızlar tarafından orjinalde monte edilmiş, aslında temiz su tankı amacıyla. 1984 model teknede tabi pis su tankı yok. Mecburiyet getirilince, akl-ı evvel bir usta onu pis su tankına dönüştürmüş. Alakasız bir yere de neredeyse 1/3 kapasitesinde şişme bir yeni temiz su tankı yapmış!
İçi epoksi boyalı, özel kapaklı güzelim 300 litrelik tankı devre dışı bırakmak için acayip uğraştık.
Tank sökmemize rağmen odadan çıkmadı. taş motoruyla parçalamamız gerekti. Yatağın altında devasa bir boşluk oldu, dolap niyetine kullanılabilecek. Ama en önemlisi, uzun motor seferlerinde koku yapıyordu, ısınıyordu, tahliye olmuyordu vs vs... sanıyorum hepsinden kurtulduk.
Sağolsun Ömer ve Erola ağabey'in inanılmaz enerjileri ve planlamaları sayesinde, olabilecek en düşük bütçeyle işi btirdik.
Detaylara http://www.gezginkorsan.org/forum/index.php/topic,4880.0.html bakılabilir...
2-Tamamen tesadüfen tahliye borusunu kıç ambarda monteederken, mazot deposuna giden dolum hortumunun delik-teşik olduğunu tespit ettik. Güverte bağlantısı 50 lik, depo tarafı 55'lik. Hortumun üstünde Renault Motor yazıyor, telli sert bir hortum ve kim bilir kaç yıllık... Ve tabi ki aynısını bulamadık...
Bir sürü uğraştan sonra hortumu değiştirdiğimizin gecesinde, Avrupa'da tek başına bu işi yapan Fransız iş adamıyla karşılaşmamızın altında yatanın sadece tesadüf olduğuna inanmak istiyorum )))
3-Kıç ambarda o kadar uğraşınca sağa-sola çarptık tabii, egzost horumundaki sorunu farkedememişiz. Dumanlar çıkınca ve teknenin içi su dolunca uyandık. Egzost hortumunu değiştirmek nispeten kolay oldu. O da acayip değişikliklere uğramış. Neyse çözdük.
4-Deep seal açıldı. Bebek'te demirdeyken batıyorduk. Linki aşağıda...
http://www.gezginkorsan.org/forum/index.php/topic,4996.0.html
yeni bir kaliteli kelepçe ve allahına kaar sıkarak sorunu şimdilik çözdük. Karaya alınca ilk iş gözden geçirmek olacak.
5-Ömer sağolsun kıç kamaranın kaplamasını esnemesin diye güçlendirdi.
6-Batarken sintine pompasını Erol Ağabey yaptı. Şimdiki planı "akıllı" bir pompa üretmek.
7-Pusulamız bu arada kırıldı. Haldun en kısa zamanda uygun bişey ayarlayacak.
8-Yelkenimiz artık dikildi. Ömer ile zigzag dikiş yapan bir makine bulduk ama galiba...
9-Ana yelken mandarını değiştirdik.
10-Sahilden kablo çekmenin zorluklarına karşı bir jeneratöz alınmasını konuşuyoruz. Bakalım.
11-Kıç ıstralya bekelemede... İlk işimiz o!
12-Dalıp tonozları kontrol etmemiz ve tutyeyi değiştirmemiz lazım.
1-Önce pis su tankıyl uğraştık... Bozcaada'da dönüş yolunda devreden çıkan, Lotus'un kıç kamarasında gerektiğiden çok büyük bir pis su tankı var. Neden kıç kamarada yatağın altına, belki de tuvaletten en uzak noktaya böyle bir tank yaparlar sorusunu sorar dururduk! Sonunda bulduk...
O tank oraya Fransızlar tarafından orjinalde monte edilmiş, aslında temiz su tankı amacıyla. 1984 model teknede tabi pis su tankı yok. Mecburiyet getirilince, akl-ı evvel bir usta onu pis su tankına dönüştürmüş. Alakasız bir yere de neredeyse 1/3 kapasitesinde şişme bir yeni temiz su tankı yapmış!
İçi epoksi boyalı, özel kapaklı güzelim 300 litrelik tankı devre dışı bırakmak için acayip uğraştık.
Tank sökmemize rağmen odadan çıkmadı. taş motoruyla parçalamamız gerekti. Yatağın altında devasa bir boşluk oldu, dolap niyetine kullanılabilecek. Ama en önemlisi, uzun motor seferlerinde koku yapıyordu, ısınıyordu, tahliye olmuyordu vs vs... sanıyorum hepsinden kurtulduk.
Sağolsun Ömer ve Erola ağabey'in inanılmaz enerjileri ve planlamaları sayesinde, olabilecek en düşük bütçeyle işi btirdik.
Detaylara http://www.gezginkorsan.org/forum/index.php/topic,4880.0.html bakılabilir...
2-Tamamen tesadüfen tahliye borusunu kıç ambarda monteederken, mazot deposuna giden dolum hortumunun delik-teşik olduğunu tespit ettik. Güverte bağlantısı 50 lik, depo tarafı 55'lik. Hortumun üstünde Renault Motor yazıyor, telli sert bir hortum ve kim bilir kaç yıllık... Ve tabi ki aynısını bulamadık...
Bir sürü uğraştan sonra hortumu değiştirdiğimizin gecesinde, Avrupa'da tek başına bu işi yapan Fransız iş adamıyla karşılaşmamızın altında yatanın sadece tesadüf olduğuna inanmak istiyorum )))
3-Kıç ambarda o kadar uğraşınca sağa-sola çarptık tabii, egzost horumundaki sorunu farkedememişiz. Dumanlar çıkınca ve teknenin içi su dolunca uyandık. Egzost hortumunu değiştirmek nispeten kolay oldu. O da acayip değişikliklere uğramış. Neyse çözdük.
4-Deep seal açıldı. Bebek'te demirdeyken batıyorduk. Linki aşağıda...
http://www.gezginkorsan.org/forum/index.php/topic,4996.0.html
yeni bir kaliteli kelepçe ve allahına kaar sıkarak sorunu şimdilik çözdük. Karaya alınca ilk iş gözden geçirmek olacak.
5-Ömer sağolsun kıç kamaranın kaplamasını esnemesin diye güçlendirdi.
6-Batarken sintine pompasını Erol Ağabey yaptı. Şimdiki planı "akıllı" bir pompa üretmek.
7-Pusulamız bu arada kırıldı. Haldun en kısa zamanda uygun bişey ayarlayacak.
8-Yelkenimiz artık dikildi. Ömer ile zigzag dikiş yapan bir makine bulduk ama galiba...
9-Ana yelken mandarını değiştirdik.
10-Sahilden kablo çekmenin zorluklarına karşı bir jeneratöz alınmasını konuşuyoruz. Bakalım.
11-Kıç ıstralya bekelemede... İlk işimiz o!
12-Dalıp tonozları kontrol etmemiz ve tutyeyi değiştirmemiz lazım.
27 Kasım 2009 Cuma
Lotus Bebek'te...
Lotus bayağı bir zamandır Bebek'te ama, geldiğinden beri o kadar gereksiz sorunlar ve tamiratlarla uğraştık ki seyir defteri yazmak kısmet olmadı, blogu ihmal ettik...
Herkesten özür dileriz...
Gerçi 2-3 sefer yaptık birisi 29 Ekim Havai Fişek Gösterisi bir de Çengelköy'de bir gece seferi ve İskele Restaurant'da yemek...
Bunların hepsini, anlatacak kişiler var. Umuyorum en kısa zamanda buraya ekleyeceğiz.
Ayrıca Melih Ömür ile eski okul arkadaşı Mustafa Ağabey'in harika bir Güney Ege seyri var... kabası bitti! İş detaylar ve fotoğraflarda ))... Az sonra!
Ama asıl Sergün'ün ve yanındakilerin son yılların en sert Lodos fırtınalarından birinde 24 saatte tüm Marmara'yı geçip Istanbul'a gelme seferleri var ki bana göre roman olur!
Herkesten özür dileriz...
Gerçi 2-3 sefer yaptık birisi 29 Ekim Havai Fişek Gösterisi bir de Çengelköy'de bir gece seferi ve İskele Restaurant'da yemek...
Bunların hepsini, anlatacak kişiler var. Umuyorum en kısa zamanda buraya ekleyeceğiz.
Ayrıca Melih Ömür ile eski okul arkadaşı Mustafa Ağabey'in harika bir Güney Ege seyri var... kabası bitti! İş detaylar ve fotoğraflarda ))... Az sonra!
Ama asıl Sergün'ün ve yanındakilerin son yılların en sert Lodos fırtınalarından birinde 24 saatte tüm Marmara'yı geçip Istanbul'a gelme seferleri var ki bana göre roman olur!
13 Ekim 2009 Salı
Bir Fırtına Seferi
Sergün'ün kuzeni ve babasıyla beraber, bir Lodos fırtınasının tam ortasında yaptığı Marmara seferi. 7-8 kuvvetinde esen güneyli rüzgarlar ve dalgalarla 24 saatlik boğuşmanın kendi ağızlarından hikayesi...
Detaylı teknik bilgi ve görüşlere http://www.gezginkorsan.org/forum/index.php/topic,4616.0.htm den ulaşılabilir...
Gelibolu-Istanbul
Eylül 2009
12 Ekim 2009; Mehmet ağabeyle daha önce konuştuğumuz üzere, Kaan’ın arabasıyla İstanbul’dan sabah 10 sularında ayrılmayı planlıyordum. Çanakkale İstanbul seferi için bırakın ekip kurmayı, bana eşlik edecek bir kişiyi bile bulmak oldukça zor olmuştu. Bizim işler ters, herkes tatil yaparken turizmciler çalışır, herkes çalışırken tatil yaparlar, bu yüzden haftanın bu alakasız gününde 2-3 günlük bir seyire çıkacak birileri zor bulunuyor. Arabayla yüksek lisanstan arkadaşım olan Süphan’ı almaya gidiyordum ancak pazartesi trafiği malum, baktım geç kalacağım hemen telefonla haber vereyim dedim ki 3-4 aramadan sonra telefon ancak açıldı yorgun bir ses “ben bütün gece uyumadım, çok yorgunum gelemeyeceğim” dedi. Yolculuğa dahil olacak üçüncü kişi ise babamdı ve gelme olasılığı zaten çok zayıftı. Mehmet ağabeyle konuşup istanbuldan çıkış saatimi akşam
4-5 sularına kadar atınca üçüncü bir alternatif yol arkadaşının gelme ihtimali belirdi. Hemen cefakar kuzenim Nevcan’ı aradım. Nevcan ilk seyirini daha eylül ayında doktor Cem’in teknesi Psari’yi Marmaris Bozburun’dan İstanbul’a getirirken yapmıştı. İlk seyir için gerçekten de yanlış seçim üstelik Bozburun’dan Çeşme’ye kadar sürekli kuzeyli esen rüzgarlarla bir temiz de sopa yemiştik. Çeşme’de, 91 senesinden beri yelkenci olan 20 senelik arkadaşım İlke bile yola devam etmeme kararı almışken Nevcan İstanbul’a kadar yanımdaydı, o zaman anladım ki yeni bir denizci keşfetmiştim. Nevcan bana katılabileceğini söyleyince öğlen 12 sularında yola çıktık. Buluşma noktamız Gelibolu’ydu.
Akşam 6 sularında Gelibolu’daki küçük balıkçı limanına giren Lotus’u karşıladık. Yakıt ikmali ve limandaki meyhanelerden birinde midye bira faslından sonra Mehmet ağabeyleri geldiğimiz arabayla İstanbul’a uğurladık. Daha sonra otobüsle yola çıkan babam da bize katıldı. Babam, bir zamanlar yük gemilerinde kaptanlık yapan dedemin yanında gemicilik yapmak için liseyi bırakmış, 10 sene kadar gemilerde çalışmış, yağcılık, serdümenlik yapmış denizi çok seven ancak hayatında yelkenliye binmemiş biridir. Bu seyirde denizi seven birine yelkeni de sevdirmek çok zor olmaz diye düşünüyordum.
Alışveriş yapıp Akşam 10 sularında Gelibolu limanından ayrıldık. Hava 3-5 kuvvet lodos esiyordu ve hemen anayelkenimizi basıp cenovayı açarak ayı bacağı yaptık, son derece keyifli bir seyir oluyordu. Rakı ve biralar açıldı, insana işte hayat budur dedirten anlar hızla akıp gitti, babam da yelken güzelmiş yahu deyince keyfim iyice yerine geldi. Gece yarısına doğru yattım, sabaha karşı babam “bak bakalım Marmara Adası hangisi diyerek uyandırdı. Hava, kuvvetini biraz arttırmıştı. Cenovayı ve anayelkeni kapatıp Marmara Adası Limanına girdik, mendirekteki boş bulduğumuz bir yere bağlanarak öğlene kadar dinlendik.
Öğlen uyandığımızda hava şiddetini iyice arttırmış ve lodostan kıbleye dirise etmişti, telsizde fırtına uyarısı yapılmaktaydı ancak tekneyi Marmara Adasında bırakıp İstanbula dönmek veya orada beklemek bir alternatif gibi görünmüyordu, lakin Nevcanın ertesi gün sınavı, benim ve babamın ise işlerimiz vardı. Zaten o havada çalışan bir yolcu gemisi bulmak da imkansızdı. Adada öğlen 12 civarında kahvaltımızı edip yola çıktık. Ana yelkeni birinci camadanla küçülttük, cenovayı ise hiç açmadık, çok kuvvetli sağnaklarda dalganın da etkisiyle teknenin dümen dinlemediği, hatta köre düştüğü ve motor çalıştırmak zorunda kaldığımız bile oluyordu. Sanırım cenovayı fırtına floğu gibi, çok küçük de olsa açmak sorunu ortadan kaldırabilirdi. Aldığımız hava raporuna göre akşam 9’a kadar 7-8 kuvvet kıble ile keşişlemeden esecek, daha sonra aniden karayele dirise edecekti. Biraz da buna güvenerek seyir konforu daha fazla olduğu için rotamızı gereğinden fazla kuzeye yöneltmiştim. Hava şiddetli de olsa son derece keyifli ve hızlı bir seyir oluyordu. Tek sıkıntım, arada bir babamın sallantıdan şikayet etmesiydi. Yine de peşimize takılan yunusların da yardımıyla keyfim son derece yerindeydi.
Saat 16 sularında Mehmet Ağabey telefonla ulaştı, koordinatlarımı verince fazla kuzeye düştüğümü söyledi. Umduğumdan çok daha hızlı gitmekte olduğumuz için akşam 9’da havanın dönecek olması artık işime yaramıyordu, kaldı ki hava tahmininin yanılma payı da her zaman vardır. Mehmet Ağabey’in önerisiyle rotamı düzelttim. Artık tam apaz gidiyorduk ve seyir konforumuz azalmıştı. Kısa bir süre sonra ufukta kara belirmişti, bu şekilde akşam 9’a kadar seyrimize devam ettik. İstanbul’a yaklaştıkça hava sertleşiyor, dalgalar derinleşiyordu, 8-10 mil arasında değişen hızımız artık 10 milin altına inmiyor, çoğu dalgadan inerken 14-15 millere çıkıyordu. Dalgalardan birinden inerken 18 milin üzerine çıktık ki bu benim Lotus’ta gördüğüm en yüksek hızdı. Yeşilköy açıklarına vardığımızda üzerimizden uçaklar kalkıyordu. Herhangi bir aksilikte hava bizi hızla karaya sürükleyebileceği için karayı oldukça açıktan geçiyordum böylece Yenikapı açıklarına kadar geldik. Saat dokuz olmuştu. Yelkeni kapatıp motor seyrine dönmek için havanın değişmesini son ana kadar beklemeye karar vermiştim. Ahırkapı ile Kadıköy’ün hemen hemen tam ortasındayken rotamı iyice boğazın girişine doğru çevirdim ve rüzgarı pupadan almaya başladım. Dalgaların birinden inerken kavança yemek üzere olduğumuzu farkettim ama çok geçti. Son derece sert bir kavança yedik babam kamaradan “direk mi kırıldı” diyerek çıktı. Ne yazık ki ana yelkenimiz camadan yerlerinden yırtılmıştı. Hemen motor çalıştırıp orsaya döndük. Güverteye çıkıp ana yelkeni topladım. Kavança esnasında pusulaya çarpan ıskota makarası pusulamızı da kırmıştı. 15 dakika sonra hava birden durdu ve 5 dakika içinde karayelden esmeye başladı. Mehmet ağabeye kötü haberi telefonla verdik. Bütün gün esen fırtınadan sonra çok şiddetli bir yağmurla beraber deniz çarşaf gibi olmuştu.
Gece yarısına doğru Bebek’te Mehmet ağabey tarafından karşılandık. Çok güzel bir seyir, son dakika golüyle gerçekten çok kötü bitmişti.
Detaylı teknik bilgi ve görüşlere http://www.gezginkorsan.org/forum/index.php/topic,4616.0.htm den ulaşılabilir...
Gelibolu-Istanbul
Eylül 2009
12 Ekim 2009; Mehmet ağabeyle daha önce konuştuğumuz üzere, Kaan’ın arabasıyla İstanbul’dan sabah 10 sularında ayrılmayı planlıyordum. Çanakkale İstanbul seferi için bırakın ekip kurmayı, bana eşlik edecek bir kişiyi bile bulmak oldukça zor olmuştu. Bizim işler ters, herkes tatil yaparken turizmciler çalışır, herkes çalışırken tatil yaparlar, bu yüzden haftanın bu alakasız gününde 2-3 günlük bir seyire çıkacak birileri zor bulunuyor. Arabayla yüksek lisanstan arkadaşım olan Süphan’ı almaya gidiyordum ancak pazartesi trafiği malum, baktım geç kalacağım hemen telefonla haber vereyim dedim ki 3-4 aramadan sonra telefon ancak açıldı yorgun bir ses “ben bütün gece uyumadım, çok yorgunum gelemeyeceğim” dedi. Yolculuğa dahil olacak üçüncü kişi ise babamdı ve gelme olasılığı zaten çok zayıftı. Mehmet ağabeyle konuşup istanbuldan çıkış saatimi akşam
Akşam 6 sularında Gelibolu’daki küçük balıkçı limanına giren Lotus’u karşıladık. Yakıt ikmali ve limandaki meyhanelerden birinde midye bira faslından sonra Mehmet ağabeyleri geldiğimiz arabayla İstanbul’a uğurladık. Daha sonra otobüsle yola çıkan babam da bize katıldı. Babam, bir zamanlar yük gemilerinde kaptanlık yapan dedemin yanında gemicilik yapmak için liseyi bırakmış, 10 sene kadar gemilerde çalışmış, yağcılık, serdümenlik yapmış denizi çok seven ancak hayatında yelkenliye binmemiş biridir. Bu seyirde denizi seven birine yelkeni de sevdirmek çok zor olmaz diye düşünüyordum.
Alışveriş yapıp Akşam 10 sularında Gelibolu limanından ayrıldık. Hava 3-5 kuvvet lodos esiyordu ve hemen anayelkenimizi basıp cenovayı açarak ayı bacağı yaptık, son derece keyifli bir seyir oluyordu. Rakı ve biralar açıldı, insana işte hayat budur dedirten anlar hızla akıp gitti, babam da yelken güzelmiş yahu deyince keyfim iyice yerine geldi. Gece yarısına doğru yattım, sabaha karşı babam “bak bakalım Marmara Adası hangisi diyerek uyandırdı. Hava, kuvvetini biraz arttırmıştı. Cenovayı ve anayelkeni kapatıp Marmara Adası Limanına girdik, mendirekteki boş bulduğumuz bir yere bağlanarak öğlene kadar dinlendik.
Öğlen uyandığımızda hava şiddetini iyice arttırmış ve lodostan kıbleye dirise etmişti, telsizde fırtına uyarısı yapılmaktaydı ancak tekneyi Marmara Adasında bırakıp İstanbula dönmek veya orada beklemek bir alternatif gibi görünmüyordu, lakin Nevcanın ertesi gün sınavı, benim ve babamın ise işlerimiz vardı. Zaten o havada çalışan bir yolcu gemisi bulmak da imkansızdı. Adada öğlen 12 civarında kahvaltımızı edip yola çıktık. Ana yelkeni birinci camadanla küçülttük, cenovayı ise hiç açmadık, çok kuvvetli sağnaklarda dalganın da etkisiyle teknenin dümen dinlemediği, hatta köre düştüğü ve motor çalıştırmak zorunda kaldığımız bile oluyordu. Sanırım cenovayı fırtına floğu gibi, çok küçük de olsa açmak sorunu ortadan kaldırabilirdi. Aldığımız hava raporuna göre akşam 9’a kadar 7-8 kuvvet kıble ile keşişlemeden esecek, daha sonra aniden karayele dirise edecekti. Biraz da buna güvenerek seyir konforu daha fazla olduğu için rotamızı gereğinden fazla kuzeye yöneltmiştim. Hava şiddetli de olsa son derece keyifli ve hızlı bir seyir oluyordu. Tek sıkıntım, arada bir babamın sallantıdan şikayet etmesiydi. Yine de peşimize takılan yunusların da yardımıyla keyfim son derece yerindeydi.
Saat 16 sularında Mehmet Ağabey telefonla ulaştı, koordinatlarımı verince fazla kuzeye düştüğümü söyledi. Umduğumdan çok daha hızlı gitmekte olduğumuz için akşam 9’da havanın dönecek olması artık işime yaramıyordu, kaldı ki hava tahmininin yanılma payı da her zaman vardır. Mehmet Ağabey’in önerisiyle rotamı düzelttim. Artık tam apaz gidiyorduk ve seyir konforumuz azalmıştı. Kısa bir süre sonra ufukta kara belirmişti, bu şekilde akşam 9’a kadar seyrimize devam ettik. İstanbul’a yaklaştıkça hava sertleşiyor, dalgalar derinleşiyordu, 8-10 mil arasında değişen hızımız artık 10 milin altına inmiyor, çoğu dalgadan inerken 14-15 millere çıkıyordu. Dalgalardan birinden inerken 18 milin üzerine çıktık ki bu benim Lotus’ta gördüğüm en yüksek hızdı. Yeşilköy açıklarına vardığımızda üzerimizden uçaklar kalkıyordu. Herhangi bir aksilikte hava bizi hızla karaya sürükleyebileceği için karayı oldukça açıktan geçiyordum böylece Yenikapı açıklarına kadar geldik. Saat dokuz olmuştu. Yelkeni kapatıp motor seyrine dönmek için havanın değişmesini son ana kadar beklemeye karar vermiştim. Ahırkapı ile Kadıköy’ün hemen hemen tam ortasındayken rotamı iyice boğazın girişine doğru çevirdim ve rüzgarı pupadan almaya başladım. Dalgaların birinden inerken kavança yemek üzere olduğumuzu farkettim ama çok geçti. Son derece sert bir kavança yedik babam kamaradan “direk mi kırıldı” diyerek çıktı. Ne yazık ki ana yelkenimiz camadan yerlerinden yırtılmıştı. Hemen motor çalıştırıp orsaya döndük. Güverteye çıkıp ana yelkeni topladım. Kavança esnasında pusulaya çarpan ıskota makarası pusulamızı da kırmıştı. 15 dakika sonra hava birden durdu ve 5 dakika içinde karayelden esmeye başladı. Mehmet ağabeye kötü haberi telefonla verdik. Bütün gün esen fırtınadan sonra çok şiddetli bir yağmurla beraber deniz çarşaf gibi olmuştu.
Gece yarısına doğru Bebek’te Mehmet ağabey tarafından karşılandık. Çok güzel bir seyir, son dakika golüyle gerçekten çok kötü bitmişti.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
