Uzun zamandır hayalini kurduğumuz kendi teknemizle, Kaş ve Kekova'ya yapacağımız yelken seyahatini sonunda gerçekleştirdik. Detaylar için http://www.lotusseyirdefteri.com/2011_agustos.html
10 Eylül 2011 Cumartesi
5 Eylül 2011 Pazartesi
Yunan Adaları 2011
Her sene klasik hale getirdiğimiz Yunan Adaları seyahatimiz www.lotusseyirdefteri.com/2011_temmuz.html'de...
6 Ağustos 2011 Cumartesi
Bodrum-Dirsek Bükü Seyri
Sevgili Ali Özer'in ağzından Lotus'ta 3 günün hikayesi...
Okumak için http://www.lotusseyirdefteri.com/2011_temmuz.html
Okumak için http://www.lotusseyirdefteri.com/2011_temmuz.html
29 Haziran 2011 Çarşamba
Istanbul-Ayvalık Eğitim Seferi
İhsan Z. Aksu ve Nurkan Törer'in ağzından Lotus'ta seyahatin hoş anlatımı için http://www.lotusseyirdefteri.com/2011_haziran.html tıklayınız...
30 Mayıs 2011 Pazartesi
Yeni web sayfamız!
Uzun uğraşlar ve gidip-gelmeler sonucunda karar verdik ve web sayfamız artık yayında! lotusseyirdefteri.com'dan ulaşabilirsiniz...
Şimdilik blog ile ne ölçüde devam edip etmeyeceğimizi bilmiyorum.
Ama lotusseyirdefteri.com'da buraya ekleyemediğimiz birçok yeni bölümler ve sayfalar bulacağınıza emin olabilirsiniz. Sayfalar arasında küçük süprizler de mevcut!!! Bakalım beğenecek misiniz?
Şimdilik blog ile ne ölçüde devam edip etmeyeceğimizi bilmiyorum.
Ama lotusseyirdefteri.com'da buraya ekleyemediğimiz birçok yeni bölümler ve sayfalar bulacağınıza emin olabilirsiniz. Sayfalar arasında küçük süprizler de mevcut!!! Bakalım beğenecek misiniz?
4 Mayıs 2011 Çarşamba
Motorun Kalan Eksikleri
Bizim yaptığımız gibi ileri bir motor tamirinden sonra orasında burasında bir dolu problem çıkması gayet normal şeyler... Bir süre onlarla uğraştık.
1-Lotus'un şaft çıkışı Volvo Deep Seal ile sızdırmazlığı sağlıyor. Eski usul salmastra yok. Bu kauçuktan bir sistem, 35'lik şaft ortası delik bir konik yapıdan geçerek teknenin içine giriyor. Motoru çalıştırdık içeri bir baktım, damlatıyor mendebur. Bu tür malzemelerin miyadı dolduğunda hiçbir tamir işe yaramıyor maalesef, ancak bizimkinin sadece 2 yıl önce değiştiğini biliyorum, neden bozuldu bu diye uzun uzun düşündük. Muhtemel sebep kaplini ayırınca ağırlığı ile ileri kalkan şaft, kauçuğa bir kenarından çok yaslandı. Yine Volvo'nun ürettiği küçük tüp greslerle içini yağladık, bir süre çalışınca kesti. Ya içinde oluşan bir kekamoz falan düştü, ya da gres işe yaradı. Nereden baksan 200 Euro'luk malzemeyi değiştirmekten kurtulduk...
2-Separı söktük ama altından damlatıyor. Musluğu bozuk muhtemel. Çok önemli bişey değil şimdilik, altına bir yoğurt kabı, aynen
devam )))
3-Mazot tankının kapağını söktüm, içi gayet temiz çıktı. Aynen kapattım.
4-Motor giriş vanasını değiştirdik. Her an elimizde kalabilirdi... Suda vana sökmekten hazetmem ama yapacak bişey yok.
5-Her iş bittikten sonra sintineyi bir güzel temizledim. Pırıl pırıl oldu.
1-Lotus'un şaft çıkışı Volvo Deep Seal ile sızdırmazlığı sağlıyor. Eski usul salmastra yok. Bu kauçuktan bir sistem, 35'lik şaft ortası delik bir konik yapıdan geçerek teknenin içine giriyor. Motoru çalıştırdık içeri bir baktım, damlatıyor mendebur. Bu tür malzemelerin miyadı dolduğunda hiçbir tamir işe yaramıyor maalesef, ancak bizimkinin sadece 2 yıl önce değiştiğini biliyorum, neden bozuldu bu diye uzun uzun düşündük. Muhtemel sebep kaplini ayırınca ağırlığı ile ileri kalkan şaft, kauçuğa bir kenarından çok yaslandı. Yine Volvo'nun ürettiği küçük tüp greslerle içini yağladık, bir süre çalışınca kesti. Ya içinde oluşan bir kekamoz falan düştü, ya da gres işe yaradı. Nereden baksan 200 Euro'luk malzemeyi değiştirmekten kurtulduk...
2-Separı söktük ama altından damlatıyor. Musluğu bozuk muhtemel. Çok önemli bişey değil şimdilik, altına bir yoğurt kabı, aynen
devam )))
3-Mazot tankının kapağını söktüm, içi gayet temiz çıktı. Aynen kapattım.
4-Motor giriş vanasını değiştirdik. Her an elimizde kalabilirdi... Suda vana sökmekten hazetmem ama yapacak bişey yok.
5-Her iş bittikten sonra sintineyi bir güzel temizledim. Pırıl pırıl oldu.
25 Nisan 2011 Pazartesi
Blogun Kaderi ve Alternatifler...
Uzun bir süredir yoktuk.
Doğrusu daha önceleri, blogun hayatımda bu kadar önemli bir yer tuttuğunu farketmemiştim. Başka yöntemlerle girip yazmak mümkündü gerçi ama kişiliğimdeki pasif-agresif yön ağır bastı sanırım ve resmen küstüm... )))
Ancak bu tip aksilikler ve engeller insan hayatında büyük değişikliklerin de yolunu açabiliyor bazen. Günlük koşturmaca içinde devam eden yoğunluk ve rutinin içinde hepimiz fazla düşünmeden ve kafa yormadan yolun gittiği yere doğru koşturuyoruz. Ama kafamızı kaldırıp, "nereye doğru gidiyoruz biz" sorusunu da pek sormuyoruz veya bazen cesaret edemiyoruz. Böyle bir aşamaya gelmek için belki "yolun" kapatılması ya da kazılması gerekebiliyor. )))
Dolayısıyla önce kızgınlıkla başlayan süreç-belki de büyük bir şans eseri, gerektiğinden uzun sürünce- "ne yapabilirim" sorusunu gündeme getirdi. Bulduğum cevaplar, belki bu blogun kaderini de etkileyecek. Bakalım her yenilik bir ilerleme midir, onu hep beraber izleyip göreceğiz )))
Doğrusu daha önceleri, blogun hayatımda bu kadar önemli bir yer tuttuğunu farketmemiştim. Başka yöntemlerle girip yazmak mümkündü gerçi ama kişiliğimdeki pasif-agresif yön ağır bastı sanırım ve resmen küstüm... )))
Ancak bu tip aksilikler ve engeller insan hayatında büyük değişikliklerin de yolunu açabiliyor bazen. Günlük koşturmaca içinde devam eden yoğunluk ve rutinin içinde hepimiz fazla düşünmeden ve kafa yormadan yolun gittiği yere doğru koşturuyoruz. Ama kafamızı kaldırıp, "nereye doğru gidiyoruz biz" sorusunu da pek sormuyoruz veya bazen cesaret edemiyoruz. Böyle bir aşamaya gelmek için belki "yolun" kapatılması ya da kazılması gerekebiliyor. )))
Dolayısıyla önce kızgınlıkla başlayan süreç-belki de büyük bir şans eseri, gerektiğinden uzun sürünce- "ne yapabilirim" sorusunu gündeme getirdi. Bulduğum cevaplar, belki bu blogun kaderini de etkileyecek. Bakalım her yenilik bir ilerleme midir, onu hep beraber izleyip göreceğiz )))
9 Ocak 2011 Pazar
Bakırköy-Kuruçeşme
Sabah erkenden kalktık. Kadir, Alper'in teknede yatmış zaten. Sahilden aldığımız 220V ile güzelce ısındık. Hiç sorunumuz olmadı...
Bakırköy Balıkçı Barınağı, yıllarca bu işe gönül vermiş kurt denizcilerin, hikayelerinin ve gönüllerinden kopan sıcaklığı ile, sabahın bu erken saatinde bile iyiyce ısınmış... Biz girdiğimizde hepsi selam verdi, "hoşgeldiniz" dediler. Bir yere denizden varmakla, karadan gelmek arasında sanırım bu fark var! Gerçek deniz adamlarının gözünde, hemen farklı bir açıdan değerlendirilmeyi sağlayan şey gelinen yolun uzunluğu ya da tehlikelrle dolu olması falan değil. Sadece deniz! Tüm bu algılamayı sağlayan şey, tek başına O!
Hava güzel, güya zemherilerdeyiz ama sıcacık güneş içimizi ısıtıyor. Alper erken kalkmış dostlarıyla balıkta.
Biz de güzel bir kahvaltı ve içmizi ısıtan çay ocağı sohbetini kısa tutup tekneye geçtik. Biraz tamirat ve öteberi ile uğraştıktan sonra, mazot almak ve vakitlice yolumuza koyulmak için erkenden avara olduk.
Ataköy'den mazot ikmalinin hemen akabinde, hafif esen Lodos'un katkısından yararlanmak için Boğaz'a doğru balon bastık.
Güverte temizliği tüm kışın kirini atmak için yeterli değil.
Alçalan güneşin, Ayasofya ve Sultanahmet üstünde oynadığı ışık oyunlarını seyrederek Boğaz'da kuzeye doğru yükseldik. Akşam olmadan demir yerimizdeyiz. Giriş düşünülenden kolay oldu.
Bakırköy Balıkçı Barınağı, yıllarca bu işe gönül vermiş kurt denizcilerin, hikayelerinin ve gönüllerinden kopan sıcaklığı ile, sabahın bu erken saatinde bile iyiyce ısınmış... Biz girdiğimizde hepsi selam verdi, "hoşgeldiniz" dediler. Bir yere denizden varmakla, karadan gelmek arasında sanırım bu fark var! Gerçek deniz adamlarının gözünde, hemen farklı bir açıdan değerlendirilmeyi sağlayan şey gelinen yolun uzunluğu ya da tehlikelrle dolu olması falan değil. Sadece deniz! Tüm bu algılamayı sağlayan şey, tek başına O!
Hava güzel, güya zemherilerdeyiz ama sıcacık güneş içimizi ısıtıyor. Alper erken kalkmış dostlarıyla balıkta.
Biz de güzel bir kahvaltı ve içmizi ısıtan çay ocağı sohbetini kısa tutup tekneye geçtik. Biraz tamirat ve öteberi ile uğraştıktan sonra, mazot almak ve vakitlice yolumuza koyulmak için erkenden avara olduk.
Ataköy'den mazot ikmalinin hemen akabinde, hafif esen Lodos'un katkısından yararlanmak için Boğaz'a doğru balon bastık.
Güverte temizliği tüm kışın kirini atmak için yeterli değil.
Alçalan güneşin, Ayasofya ve Sultanahmet üstünde oynadığı ışık oyunlarını seyrederek Boğaz'da kuzeye doğru yükseldik. Akşam olmadan demir yerimizdeyiz. Giriş düşünülenden kolay oldu.
8 Ocak 2011 Cumartesi
Dragos-Bakırköy
Sağolsun Nazım Usta, bizim gaz kolu göbeğini iki günde bitirdi. Sık sık soruyorlar bana neden yenisini almıyorsun diye? Bu sistem içinde çalışan bir dişli grubunun buunduğu aluminyum bir kapalı sistem. Usta-daha önce diğer Lotus'ta da yapmıştı-aluminyum gövdeyi kesip ayırıyor, içini tamir edip bu sefer vidayla kapatıyor. Tekrar bozulsa bile açması çok kolay...
Aleti temin edince, haftasonu işlerini yola koyduk ve ver elini Lotus.
Ömer ve Kadir (Kurtbayram) misafirlerimiz. Erol Ağabey ciddi rahatsız, hava da soğuk. Bir doktor olarak evde istirahat etmesini ve kesinlikle çıkmamasını önerdim, "aklı bizde kalacakmış" ama ne yapalım bu sefer böyle.
Eyüp Ağabey'ler de uğradılar ama onlarda hem vakit hem de araba sıkıntısı var, belki akşama buluşacağız.
Aleti monte ettik, çalışıyor ama ters bağlamışız! Neyse şimdi uğraşamayacağım deyip günü kaçırmamak adına avara olduk.
Kuruçeşme'nin çıkışı hep bir alengirli tabi ama ekip iyi olunca sorun olmadı. Boğaz'da sert lodos var. Acaba çıkışta nasıl diye sorduk, Dragos grubu palpa liman olduğunu söylediler.
Henüz nereye gideceğimize karar vermiş değiliz.
Dragos'ta sağolsun, Serhat sabahtan ciğer yapmış. "Biz hala buralardayız,
bekleriz sizi" deyince rotayı Doğu'ya kırdık. Motor rodajda, 2000 devri geçmiyoruz. Onun için varmamız 9'u buldu.
O soğukta ciğerler pişmeye hazır bizi beklemişler. Heykeli dikilecek adam şu Serhat! Bir söz verdi mi bil ki olur...
Gece 23.00'e kadar tatlı sohbeti bir türlü kesemedik. Hoş bize kalsa sabaha kadar dururduk zaten ama, çocukların işleri-güçleri var. Biz de o zaman palamar çözüp Bakırköy tarafına geçelim dedik.
Ömer yattı uyudu. Kadir dümende, ben de dolanıyorum kedi gibi.
Aylar sonra ilk defa çıkartmışız kızı yerinden, tekneyi derleyip topluyorum. Her yer dağılmış vaziyette tabi, ama kısa sürede pırıl pırıl olacak eminim.
Sis basması ihtimaline karşılık dümdüz bir rotada Bakırköy'ü tutmadık, sahile yakın geçtik. Ahırkapı açıklarında demirdeki teknelerin aralarından sıyrılarak bizi karşılamaya çıkmış Müfit (Çıkrıkçıoğlu) ve Alper ile buluştuk. Saat gecenin 1'i!
Bu adamlar ne zaman uyur? Ne zaman kalkar?
Rahat bir manevrayla bizi pontonun ucuna iliştirdiler. Ömer'in de uyanıp bize katılmasıyla gecenin ilerleyen saatlerine kadar sohbetin dibini bulduk.
Aleti temin edince, haftasonu işlerini yola koyduk ve ver elini Lotus.
Ömer ve Kadir (Kurtbayram) misafirlerimiz. Erol Ağabey ciddi rahatsız, hava da soğuk. Bir doktor olarak evde istirahat etmesini ve kesinlikle çıkmamasını önerdim, "aklı bizde kalacakmış" ama ne yapalım bu sefer böyle.
Eyüp Ağabey'ler de uğradılar ama onlarda hem vakit hem de araba sıkıntısı var, belki akşama buluşacağız.
Aleti monte ettik, çalışıyor ama ters bağlamışız! Neyse şimdi uğraşamayacağım deyip günü kaçırmamak adına avara olduk.
Kuruçeşme'nin çıkışı hep bir alengirli tabi ama ekip iyi olunca sorun olmadı. Boğaz'da sert lodos var. Acaba çıkışta nasıl diye sorduk, Dragos grubu palpa liman olduğunu söylediler.
Henüz nereye gideceğimize karar vermiş değiliz.
Dragos'ta sağolsun, Serhat sabahtan ciğer yapmış. "Biz hala buralardayız,
bekleriz sizi" deyince rotayı Doğu'ya kırdık. Motor rodajda, 2000 devri geçmiyoruz. Onun için varmamız 9'u buldu.
O soğukta ciğerler pişmeye hazır bizi beklemişler. Heykeli dikilecek adam şu Serhat! Bir söz verdi mi bil ki olur...
Gece 23.00'e kadar tatlı sohbeti bir türlü kesemedik. Hoş bize kalsa sabaha kadar dururduk zaten ama, çocukların işleri-güçleri var. Biz de o zaman palamar çözüp Bakırköy tarafına geçelim dedik.
Ömer yattı uyudu. Kadir dümende, ben de dolanıyorum kedi gibi.
Aylar sonra ilk defa çıkartmışız kızı yerinden, tekneyi derleyip topluyorum. Her yer dağılmış vaziyette tabi, ama kısa sürede pırıl pırıl olacak eminim.
Sis basması ihtimaline karşılık dümdüz bir rotada Bakırköy'ü tutmadık, sahile yakın geçtik. Ahırkapı açıklarında demirdeki teknelerin aralarından sıyrılarak bizi karşılamaya çıkmış Müfit (Çıkrıkçıoğlu) ve Alper ile buluştuk. Saat gecenin 1'i!
Bu adamlar ne zaman uyur? Ne zaman kalkar?
Rahat bir manevrayla bizi pontonun ucuna iliştirdiler. Ömer'in de uyanıp bize katılmasıyla gecenin ilerleyen saatlerine kadar sohbetin dibini bulduk.

6 Ocak 2011 Perşembe
Motor Tamiri VIII-Marş!
Elektrik de bittikten sonra artık motorda sadece ufak-tefek bişeyler kaldı. Egzost hortumunu, paslanmazdan yeni manifoldu yerine taktık, yağ devrelerini bağladık. Yağını suyunu ekledik. Mazotun havasını aldık.
Rıza Usta motorun başında, Erol Ağabey kokpitte kumandada..
"Bas bakalım" Bastık Harrrr!!!
İlk seferde çalıştı güzelim makine )))
Keyfim gıcır. Biraz ayarlarıyla oynadık.
Herşey yolunda gibi, su-yağ falan kaçırmıyor. Herşey temiz.
Gaz koluna geçtim, ileri vereceğim, çat etti bu sefer de gaz kolu göbeği sıyırdı. Gaz veriyorsun ama şanzımana geçmiyor lanet!
Hediyesi-ertesi gün öğrendik 350TL- söktüm aleti yerinden, Nazım Usta'ya atölyeye gidecek mecbur. Bu kadar para veremem, o kesin!
Ama hala gayr-ı menkulüz... Şimdilik!!
Rıza Usta motorun başında, Erol Ağabey kokpitte kumandada..
"Bas bakalım" Bastık Harrrr!!!
İlk seferde çalıştı güzelim makine )))
Keyfim gıcır. Biraz ayarlarıyla oynadık.
Herşey yolunda gibi, su-yağ falan kaçırmıyor. Herşey temiz.
Gaz koluna geçtim, ileri vereceğim, çat etti bu sefer de gaz kolu göbeği sıyırdı. Gaz veriyorsun ama şanzımana geçmiyor lanet!
Hediyesi-ertesi gün öğrendik 350TL- söktüm aleti yerinden, Nazım Usta'ya atölyeye gidecek mecbur. Bu kadar para veremem, o kesin!
Ama hala gayr-ı menkulüz... Şimdilik!!
4 Ocak 2011 Salı
Motor Tamiri-VII: Elektrik
Motorun son dakikada çıkan eksiklerini beklerken, bir yandan da elektrik işine giriştik. Sağolsun Erol Ağabey ciddi bir tesisat planladı.
Motor elektriğine ait tüm kablolar değişti, pabuçlar sıkıldı, makaronlar-yan keskiler etrafta uçuşuyor ))
Motor kumanda panelini de değiştiriyoruz. Motordan o tarafa geçen kabloyu 16X2,5 olanı ile yeniledik. İki ucunda klemensler, röleler adapte edildi. Paneldeki stop butonu, ısıtma bujilerinin devresi, anahtar, göstergeler ve alarmlar pleksiden kesildi ve sisteme uyarlandı.
Ömer sağolsun gecenin bir vakti elinde dremel takımıyla çıktı geldi, tüm panonun şeklini alması sadece 1 saat sürdü. Bayılıyorum bu adamın yeteneğine...
Gece yarısına doğru Erol Ağabey, "artık tamam, paydos esiyoruz" dedi. Eleketrik tamam! Marşa basacağız, bakalım koca kız bir arıza daha çıkarmadan çalışacak mı?
Motor elektriğine ait tüm kablolar değişti, pabuçlar sıkıldı, makaronlar-yan keskiler etrafta uçuşuyor ))
Motor kumanda panelini de değiştiriyoruz. Motordan o tarafa geçen kabloyu 16X2,5 olanı ile yeniledik. İki ucunda klemensler, röleler adapte edildi. Paneldeki stop butonu, ısıtma bujilerinin devresi, anahtar, göstergeler ve alarmlar pleksiden kesildi ve sisteme uyarlandı.
Ömer sağolsun gecenin bir vakti elinde dremel takımıyla çıktı geldi, tüm panonun şeklini alması sadece 1 saat sürdü. Bayılıyorum bu adamın yeteneğine...
Gece yarısına doğru Erol Ağabey, "artık tamam, paydos esiyoruz" dedi. Eleketrik tamam! Marşa basacağız, bakalım koca kız bir arıza daha çıkarmadan çalışacak mı?
23 Aralık 2010 Perşembe
Motor Tamiri-VI: Yerleştirme
Motor Rıza Usta'nın atölyede toplandığı ve çalıştırıldığı için, artık çıkarttığımızdan daha ağır... Yaklaşık 150kg kadar olduğunu sanıyorum.
Ölçtük biçtik, sökmeden içeri alabiliyoruz ancak salona sokarken merdiveni yerinden çıkartmamız gerekebilir.
Önce tekneye alma. Yine aynı sistem tekneyi iyice karaya yanaştırıp, balançina ile direğe bastık. Sahilden aldığımız bir emniyet ile, motoru havaya kaldırdık.
Önce havuzluğa taşıdık, oradan aynı şekilde kaldırdık ve merdiveni sökerek genişlettiğimiz ana girişten motoru salona indirdik.
Kıçtankara sahile bağlı Boğaz'daki bir tekne, yaşamayan pek gözünde canlandıramaz belki, ciddi sallanır. Büyük tonajlı şileplerin dalgalarından birinde, salonda uçuşan motorun pandül gibi sallanmasına engel olamayıp, harita masasına çakmamız haricinde bir komplikasyon olmadı! ))
Yerine taşıdık. Rıza konuya gayet hakim. Arka kulakların yerleştirilmesi sırasında zorlandık. Bütün işi kısacık zamanda bitirdik.
Tam çalıştıracağız motoru, içimize sinmedi, egzost hortumunu söktük. Altından çıkan egzost manifoldu delik deşik olmuş, hiç farketmemiştim.
Nasılsa elektrik düzeneğimiz yok, acelemiz de. Çalıştırma işini şimdilik erteledik...
20 Aralık 2010 Pazartesi
Motor Tamiri-V: Toplama ve Rektifiye.

Motoru tüm parçaları ile tekneden dışarı taşıyıp, atölyeye götürdüğümüz için toplama kolay olmuştu. Rıza Usta'ya bu konuda güvenimiz tam.
Piston kollarının, krankın, biyellerin sorun çıkarmadığını. Sadece segman ile kurtulunmayacağını, yatak-gömlek değişmeyen Perkins Prima M60'ın rektifiyeci tarafından düzeltildiğini söyledi.
Subaplar, guidelar değişti. Takım conta almadık ama kapak contası orjinali aldık.
Enjektörlerden teki kapağa kaynamış, o değişti, diğerlerinin memeleri değişti. Pompa ayarlandı. Krank ön keçesi değişti. Isıtma bujileri kontrol edildi.
Marş motoru söküldü bakıma gitti. Marş solenoidi yeniydi.
Motor kazındı boyandı. Tatlı su ve yağ kuleri yakın zamanda değişmişti zaten. Deniz suyu pompası yeni ayarlanmıştı. Tatlı su devri daimi sorunsuzdu.
Egzost manifoldu neredeyse parçalanmış. Egzost borusu ile beraber değişti.
Separın filtresi değişti.
Hararet ve yağ müşiri değişti.
...ve motor monte edilecek hale geldi!!
8 Aralık 2010 Çarşamba
Motor Tamiri-IV: Alternatifler

Perkins Prima M60, Volvo 2020 bloğu ile aynı. 4 silindir, ısıtma bujileri olan, dizel bir makina. Detaylı özellikleri ve servis manueli internetten de bulunabilir. Sağolsun Nusret (Başaran) bize orjinalini verdi.
Bizim makinayı önce yenilemekle ilgili konuştuk. Perkins'in ana distribütörü Oto Orman. Yerleri Sirkeci'de, linki http://www.otoorman.com/perkinssabre.asp.
M60 Perkins'in yenisi için şanzıman ve motor paneli dahil 13.ooo TL istediler. Kulakların yerleri değişmeyeceği, şaft ve pervane ile ilgili en az sorun yaşayacağımız için tercih edilir diye düşndük.
Perkins'in bir de 85HP modeli var. Aslında o da aynı blok ancak turbo olduğu için gücü arttırılmış. Dolayısıyla yere adaptasyonu ile ilgili yine çok az sorun yaşanır o modelle de. Ancak tabi yakıt tüketimi daha fazla olacak ve meblağ da 17000TL'ye çıkıyor.
Aynı gce sahip diğer markalara bakıldığında Yanmar 75HP makine, şanzıman ve panel için 24.000, Volvo ise 22.000TL talep etti.

Perkins'in piyasada bulunan, marinize edilmiş modelleri de mevcut. Kara taşıtları özellikle de traktör için kullanılan modellerini marinize etmişler. Daha çok balıkçılar ve yer darlığı sorunu yaşamayan teknelerde yaygın olarak kullanılıyor. Ancak sadece blok 200 kg civarında. Daha da önemlisi oldukça büyükler. Bizim koltuk altına sığmaları mümkün değil. Fiyatları 7000 TL civarında olmasına rağmen vazgeçtik.
Aynı grupta Yanmar'ın forkliftler için ürettiği makineler var. Marinize etmek mmkün. Bunlar "fındık" motor olarak biliniyorlar oldukça küçük ve hafifler. Ancak orjinal birşeyi bozup yerine adapte bir sistem yapmak istemedik.
Bu arada Rıza Usta'dan rektifiye için çok makul bir fiyat gelince, kendi motorumuzu toplamaya karar verdik.
28 Kasım 2010 Pazar
Motor Tamiri-III
Şu son kalan enjektör için Rıza ustadan rica ettim. Boşmuş o gün, hemen atladı geldi sağolsun. Enjektörlere giriştik, çektirme de var, hepsini aldık ama teki kaldı.
Bu arada Erol Ağabey de geldi...
Ne yapsak? Ne yapsak? düşünüyoruz ama mesele belli, biz bu motoru sökeceğiz ))
Aynen giriştik, önce ıvır-zıvır. Zaten, kayışı, ön kasnakları, pompayı falan sökmüşüz. Kapağı da alalım, hem motorun içini görürüz, zaten rektifiyci de söker enjektörü diye düşündük.
Ok! Tamam!
Kapağa giriştik aynen. Önce üst kapak ve egzantrik.
Ben diğer tarafta egzost, kuler ve manifoldla uğraşıyorum. Rıza Usta solda elektrik aksamını alıyor...
Neyse dağıttık makinayı ama kapak civataları anlamsız. 15 metrik kafalara soktuğumuz lokma ucu, (mutlaka 6 köşeli olacak, yıldız olmayacak, sert metal marka bilinen bir ürün) olacak. Neyse 4 adet lokma uzatma kolunu uc uca ekleyerek, sonra da ayakla kaktrıdık. Mümkün değil, 3 lokma elimizde kırıldı
Taş motoruyla, sallanan kabinde, altımız mazot etrafa fışkıran kıvılcımların mazotla iştiraki olmamasına en büyük gayret göstererek civata kafalarını çürüttük. Keskiyle ve ağır çekiçle-her zamanki gibi- çıkarttık.
Motor silindrler ve pistonlar düşündüğümüzden kötü çıktı.
İş büyüyecek gibi, Rıza Usta ve Erol Ağabey'le bir küçük fikir teattisi: Motoru dışarı alacağız! Atölyeye gidecek mecbur:
Volan koruması, kulaklar, şanzıman, kaplin vs derken zaten dağıtmışız motoru, 50-70 kiloluk bloğu balançina ile kaldırdık, doğru güverteye. Direğin tepesine bağlı motoru kıçtankara bağlı Lotus'un güvertesinde hoppadanak dışarı almamız yarım saat sürmedi.
Bu arada bir de küçük mevzuu oldu, Sanatçı Geçinen Kesim'den birileriyle ama burasının konusu değil. Neyse, dilimiz ısırıp işimizi bitirdik...
Bakalım bu motor işini nasıl yapacağız?
Bu arada Erol Ağabey de geldi...
Ne yapsak? Ne yapsak? düşünüyoruz ama mesele belli, biz bu motoru sökeceğiz ))
Aynen giriştik, önce ıvır-zıvır. Zaten, kayışı, ön kasnakları, pompayı falan sökmüşüz. Kapağı da alalım, hem motorun içini görürüz, zaten rektifiyci de söker enjektörü diye düşündük.
Ok! Tamam!
Kapağa giriştik aynen. Önce üst kapak ve egzantrik.
Ben diğer tarafta egzost, kuler ve manifoldla uğraşıyorum. Rıza Usta solda elektrik aksamını alıyor...
Neyse dağıttık makinayı ama kapak civataları anlamsız. 15 metrik kafalara soktuğumuz lokma ucu, (mutlaka 6 köşeli olacak, yıldız olmayacak, sert metal marka bilinen bir ürün) olacak. Neyse 4 adet lokma uzatma kolunu uc uca ekleyerek, sonra da ayakla kaktrıdık. Mümkün değil, 3 lokma elimizde kırıldı
Taş motoruyla, sallanan kabinde, altımız mazot etrafa fışkıran kıvılcımların mazotla iştiraki olmamasına en büyük gayret göstererek civata kafalarını çürüttük. Keskiyle ve ağır çekiçle-her zamanki gibi- çıkarttık.
Motor silindrler ve pistonlar düşündüğümüzden kötü çıktı.
İş büyüyecek gibi, Rıza Usta ve Erol Ağabey'le bir küçük fikir teattisi: Motoru dışarı alacağız! Atölyeye gidecek mecbur:
Volan koruması, kulaklar, şanzıman, kaplin vs derken zaten dağıtmışız motoru, 50-70 kiloluk bloğu balançina ile kaldırdık, doğru güverteye. Direğin tepesine bağlı motoru kıçtankara bağlı Lotus'un güvertesinde hoppadanak dışarı almamız yarım saat sürmedi.
Bu arada bir de küçük mevzuu oldu, Sanatçı Geçinen Kesim'den birileriyle ama burasının konusu değil. Neyse, dilimiz ısırıp işimizi bitirdik...
Bakalım bu motor işini nasıl yapacağız?
Motor Tamiri derken Arama-Kurtarma
Cumartesi işim erken bitti, gidip şu krank keçesine bakayım dedim. Ama bu işte geniş portföye sahip tiplerin hepsi (Taksim'de Perşembe Pazarı'nda veya Sirkeci'dekilerin) bayağı ekabir tipler. Çoğu öğlen işi kapatıyor...
Kös kös geri geldim.
Erol Ağabey, Kaan teknedeler. Esma ve Tayfun Güler de yürüyüşteymişler Boğaz'da uğramışlar bize, sağolsunlar. Yapacak bişey yok, bari sohbet falan derken telefon çaldı.
Ali (Özer) aradı:
-Mehmet?
-Evet?
-Pendikten çıktık, Adalara doğru yükseldik...
-Eeee?
-Motor durdu!
-Ne diyorsunnnn? Şaka mı?
-Evet evet...
-Neredesiniz tam?
-Cırtt.. Pırtt... sesleriyle telefon bağlantısı kesildi.
Haydaaa buyrun buradan yakın.
Ciddi Lodos var, Marmara tarafı bu havada kesin çok sallıyordur. Kesin ya hava yaptı, ya da pislik tıkadı. Ama neden yelkenle gitmiyorlar ki bu havada?
Neyse, olan olmuş...
İrtibat için Daksar'ı aradık. Telsiz teması istedik. Bence yapılacak şey geri dönüp, Burgaz'ın kuytusunda bir tonoza bağlanmak.
Burgaz lokantalarını arayıp hatta birini organize bile ettik. Teması Daksar sağlayacak, bekliyoruz...
Neyse hemen aradılar, sağolsunlar.
Temas kurmuşlar, durumu anlatmışlar.
Bu arada motor da çalışmış ama, onlar da rotalarına (Boğaz'a gelmek istiyorlar) devam etmişler. Tam girişte bir kere daha stop etmiş mendebur, bir daha aç, üfle falan açmışlar pisliği... Neyse bir şekilde çalıştırmışlar, Kuruçeşme'de durmayıp Poyraz'a yollandılar.
İşin selametle bittiğine çok sevindik hepimiz
Kös kös geri geldim.
Erol Ağabey, Kaan teknedeler. Esma ve Tayfun Güler de yürüyüşteymişler Boğaz'da uğramışlar bize, sağolsunlar. Yapacak bişey yok, bari sohbet falan derken telefon çaldı.
Ali (Özer) aradı:
-Mehmet?
-Evet?
-Pendikten çıktık, Adalara doğru yükseldik...
-Eeee?
-Motor durdu!
-Ne diyorsunnnn? Şaka mı?
-Evet evet...
-Neredesiniz tam?
-Cırtt.. Pırtt... sesleriyle telefon bağlantısı kesildi.
Haydaaa buyrun buradan yakın.
Ciddi Lodos var, Marmara tarafı bu havada kesin çok sallıyordur. Kesin ya hava yaptı, ya da pislik tıkadı. Ama neden yelkenle gitmiyorlar ki bu havada?
Neyse, olan olmuş...
İrtibat için Daksar'ı aradık. Telsiz teması istedik. Bence yapılacak şey geri dönüp, Burgaz'ın kuytusunda bir tonoza bağlanmak.
Burgaz lokantalarını arayıp hatta birini organize bile ettik. Teması Daksar sağlayacak, bekliyoruz...
Neyse hemen aradılar, sağolsunlar.
Temas kurmuşlar, durumu anlatmışlar.
Bu arada motor da çalışmış ama, onlar da rotalarına (Boğaz'a gelmek istiyorlar) devam etmişler. Tam girişte bir kere daha stop etmiş mendebur, bir daha aç, üfle falan açmışlar pisliği... Neyse bir şekilde çalıştırmışlar, Kuruçeşme'de durmayıp Poyraz'a yollandılar.
İşin selametle bittiğine çok sevindik hepimiz
23 Kasım 2010 Salı
Tamirat-I
Bayram geçti, dümen işi zaten programdaydı, motoru sökmeyi de dahil edip bir öğleden sonra giriştik...
Sedat Ağabey (Öztekin) de gelmiş İstinye'den, önce dümeni dışarı aldık.
Düzenek aynı Ayvalık-Setur örneğindeki gibi
Üstü 2 parmak midye bağlamış, koca lehundayı Kuruçeşme'de pontona almamız bayağı zor oldu... Tam bir eşek ölüsü.
Ferhat tam zamanında geldi ve koca dümeni kamyonete yükledik. Bakalım nasıl olacak?
Nasılsa vaktimiz var, motora da bir bakalım deyip, giriştik.
Aslında bütün mesele, mazot pompasını ve enjektörleri sökmek. Ama ne yaptıysak alamadık ufaklıkları dışarı. Motor ısınınca bol bol pas sökücü sıkmak ve bunu en az 3-4 kez tekrarlamak tavsiye ediliyor ama olmadı bir türlü.
Servis manueli bir çektirme tarif etmiş.
Enjektörün başına geçen-ince diş 7'lik-bir sert çelik pimi, en az 30 cm uzunlukta olacak şekilde vira ediyorsun. Üstüne en az 1 kiloluk gidip gelen bir ağırlık takıyorsun. Çelik pimin dışta kalan kısmına iki tane kontra civata allahına kadar asılarak vuruyorsun. Eksende çektiğin için çıkıyor...
Mehmet'in (ERTA-bu arada yeni fabrika acayip bişey olmuş, hepsini tebrik ediyorum) bu çektirmeyi dizayn etmesi sadece yarım saat sürdü.
Aldım geldim asıldık da asıldık, beceremedik.
3 numara bir türlü çıkmıyor...
Bakalım ne yapacağız?
Sedat Ağabey (Öztekin) de gelmiş İstinye'den, önce dümeni dışarı aldık.
Düzenek aynı Ayvalık-Setur örneğindeki gibi
Üstü 2 parmak midye bağlamış, koca lehundayı Kuruçeşme'de pontona almamız bayağı zor oldu... Tam bir eşek ölüsü.
Ferhat tam zamanında geldi ve koca dümeni kamyonete yükledik. Bakalım nasıl olacak?
Nasılsa vaktimiz var, motora da bir bakalım deyip, giriştik.
Aslında bütün mesele, mazot pompasını ve enjektörleri sökmek. Ama ne yaptıysak alamadık ufaklıkları dışarı. Motor ısınınca bol bol pas sökücü sıkmak ve bunu en az 3-4 kez tekrarlamak tavsiye ediliyor ama olmadı bir türlü.
Servis manueli bir çektirme tarif etmiş.
Enjektörün başına geçen-ince diş 7'lik-bir sert çelik pimi, en az 30 cm uzunlukta olacak şekilde vira ediyorsun. Üstüne en az 1 kiloluk gidip gelen bir ağırlık takıyorsun. Çelik pimin dışta kalan kısmına iki tane kontra civata allahına kadar asılarak vuruyorsun. Eksende çektiğin için çıkıyor...
Mehmet'in (ERTA-bu arada yeni fabrika acayip bişey olmuş, hepsini tebrik ediyorum) bu çektirmeyi dizayn etmesi sadece yarım saat sürdü.
Aldım geldim asıldık da asıldık, beceremedik.
3 numara bir türlü çıkmıyor...
Bakalım ne yapacağız?
21 Kasım 2010 Pazar
Denizcilik Virüsü ve Beş Çaylak Tayfanın Yelken ile İmtihanı
Metne başlamadan önce üşenmedim, saydım: sadece salonumda irili ufaklı 9 yelkenli maketi mevcut. Balkonumdan Yeşilköy Marina gözüküyor ve teknelerin direkleri, her balkona çıkışımda beni adeta selamlıyor. “Gün bugündür, hasret değil kavuşma vaktidir” dedik ve Ekim ayının serin bir yazdan kalma akşamında, kuzene uyup vurduk kendimizi Kuruçeşme yollarına. Deniz kenarında oturup yelken yapmaya neden Kuruçeşme'ye gidilir sorusu doğru olmakla birlikte muhattabı ben değilim, kuzen. Mehmet, nam-ı değer “Doktor” karşıladı bizi ilkin. Ardından Erol Abi ile tanıştık ki kendisi dünya tatlısı bir zat-ı muhterem; tek başına ayrı bir yazı konusu. Teknemiz Lotus; başlangıç için 47 feet boyu ile biraz büyük olsa da, bizim gibi konformist keyif adamları için mekanın hacmi bakımından şahane bir seçenek. Bu arada ekibin geri kalanı ile tanıştık, önceleri herkes biraz çekingen olsa da, eğitime eşlik eden biralar ile sohbet koyulaşmaya başladığında her Türk evladı gibi biz de Doktor'a “Abi kaça böyle bi şey” diye sormak kaydı ile meraklı ergen arkadaşlar kıvamına çabucak geldik. Doktor iyi adam, bir de Türkçe konuşsa muhteşem olacak; teknenin sağı-solu gibi çok basit bir konuya dahi iskele-sancak şeklinde yaklaştığından, acaba önceleri tıp okurken öğrenilen Latincenin etkisi ile denizin ve rüzgarın dünyasında da bize denizciliğin ağa babası memleketlerin dilini mi öğretecek diye düşünürken, anladık ki bu işin de kendi jargonu, daha doğrusu kültürü varmış.
İlk eğitimi iç mekanda aldık (onun da bir ismi var ama şimdi anımsamıyorum). Öğrendiğim tek şey karaya bağlı bile olsanız, iç mekanın, kulak sıvısı karaya alışkın biz sıradan ölümlülerde, mide bulantısına neden olduğu idi. Ha bir de oturduğunuz koltuktan tutun da merdiven arasına değin heryerden bir dolap, bir fonksiyonalite fışkırıyor ki neyi nereye koyduğunuzu anımsamak için IQ'nuzun ortalamanın üzerinde olması şart. Neyse ki buzdolabının, yani biraların yeri çok ortada da, temel ihtiyaçlarımızı giderme konusunda bir sıkıntı yaşamadık.
Tekne nedir, yelken nasıl yapılır, bu iş kaça mal olur gibi bilgileri alıp bol bol sohbet edip birbirimize ısındıktan sonra, elimizde bir aptal ip, birkaç sayfa döküman ve bir CD ile tekneden ayrılıyoruz. Biralar tekneden inerken yine teknik adını anımsamadığım ve karaya ulaşmamızı sağlayan küçük tahta parçasını kolay geçmek konusunda cesaret veriyor olsa da, tam üzerindeyken kulak sıvısına kaçan alkolün denge duyusunu “sarhoşa bağlaması” nedeni ile korkutuyor. Neyse ki ıslanmadan karaya ulaşıyoruz. Gidilen mesafe 0 (yazı ile sıfır) ama yaşanılan macera ve alınan keyif, özellikle başlangıç için oldukça iyi.
Teorik bilgileri bira eşliğinde alıp sağlanan dökümanlara hiç bakmayan ve tüm anlatılanlardan sadece “tekneye gelirken tüketebileceğinizi düşündüğünüzden yüzde on fazla ekmek ve alkol almayı almayı ihmal etmeyin” maddesini hatırlayan bir tayfa olarak, ilk tanışmamızdan bir hafta sonra, sabah erken saatlerde tekrar istikamet Kuruçeşme olmak kaydı ile yola çıkıyoruz. İçimizde mide bulantısı ile ilgili az da olsa bir korku var ve kahvaltının hemen üzerine modern tıbbın mucize haplarından birkaç adedi ile kendimizi emniyetli bölgeye alıyoruz.
Önce alış-veriş, sonra ufak yerleşim derken demir alma vakti geliyor. Fakat o da ne, demir falan yok; koltuk bağları, tonoz, izbarço falan gibi hiç anlamadığım kelimelerle dolu cümleler kuruluyor. Galiba diğer tayfalar verilen dökümanları hatmetmiş ve birtek ben elimde fotoğraf makinesi ile olaya -Fransız olsa yine iyi-, gayet Japon kalıyorum. Öyle böyle derken boğazdayız; haydi bakalım Vira-Bismillah.
Köprünün hemen altında demirli ve son dönemde güzel hanımlardan mütevellit ziyaretçileri ile adından sıkça söz ettiren Savarona'ya selam çakıp boğaz çıkışına doğru sağdan ve kıyıdan yol alıyoruz.
Boğaz karadan her ne kadar harika gözüküyor olsa da denizden bambaşka. O çok beğendiğiniz ve hep hayalini kurduğunuz spor arabanın içine girip direksiyona geçmek misali keyifli boğazın ortasında seyre dalmak İstanbul'u. Bildiğinizi sandığınız birçok tarihi mekanı, yıllar önce punduna getirip de deniz kenarında ilk kez öptüğünüz sevgilinizle olan anılarınızın olduğu iskeleleri, bir başka açıdan görmek hem anıları tazeliyor, hem de hayata yeni bir bakış açısı, yeni bir perspektif getiriyor. Tabii ki bakmasını bilen, gönül gözü açık profillere.
Boğazda yelken açmak yasakmış, motor marifeti ile seyrediyoruz. Motorumuz bir traktör motoru ve sesi ile boğazda seyreden bir yelkenliden ziyade, orta anadoluda buğday tarlasında çalışan bir biçer döver hissiyatı veriyor ama kulağınızı rüzgarın şarkısına odakladığınızda boyut değiştiriyor ve gözünüze dikine giren sabah güneşine inat, çocukluğunuzda okuduğunuz o macera dolu kitapların kaptanı oluveriyorsunuz bir anda.
İstikamet Kalamış Marina. Erol Abi bizi orada bekliyor ve marinaya girişimiz ile birlikte gözlerimiz fırıldak misali dönmeye başlıyor. İstiyoruz ki Mehmet bize her teknenin fiyatını söylesin ve beğendiğimiz birisini hemen alıp haftaya adalara doğru yola çıkalım. İşin kötüsü karar vermek çok zor; cehaletin verdiği özgüven ve mutluluk ile gönlümüze göre birisini seçip markasını kalbimizin bir köşesine yazıyoruz. “Ben” diyorum, “kırmızıya aşık bir maviyim”, “o yüzden şu mavi gövdeli olan benim”. “Gövde değil borda” diye düzeltiyor kaptan, hayallerimi katı gerçekçiliği ile darmadağın ederek.
Yanaşıyor ve Erol Abi'yi alıyoruz. Bu tekne işinde kalkmak ve yanaşmak bir eziyet doğrusu. Hani çok iyi araba kullanan ama paralel park yapamayan hanımlar vardır ya, teknede onlar ile empati kurmak çok kolay. Sanırım uçak kazalarının seyir halinden çok kalkış ve inişlerde olmasının nedeni benzer. Cahiliz ya bu konuda, bilmediğimiz için sadece fikir yürütüyoruz; doğrusunu National Geogaphic'in “Uçak Kazaları” programını yapan ekibine sormak lazım.
Erol Abi de tekneye ayak basınca herşey tamam oluyor: bir kaptan, bir makinist ve beş tayfa olmak üzere Lotus üzerinde yedi kişiyiz ve artık adalara doğru yola çıkabiliriz. Yelken basmak istiyoruz ancak rüzgar mevcudiyetini sınırlı tutuyor. Biz yine de bir mil falan eklesin hızımıza diye genovayı açıyoruz ama serdümenin, -eğitime yeni başlayan biz beş tayfadan birisi olması nedeni ile-, kafası karışıyor. Dümen dediğiniz şey motorla hareket ederken direksiyon misali ama yelken açıkken dümen tutmak marifet. Neyse ki kaptan konuya müdahale ediyor ve çakma serdümen, yelken açıkken dümen tutmayı yavaş yavaş öğreniyor.
KınalıAda kıyılarındayız. Kıyıda döküntüler var ve açıktan almamız lazım geliyor. Serdümen yine dağılıyor zira yönümüz değişince yelken “yapraklamaya” başlıyor ve iki arada bir derede kalıyoruz. Bu arada motorumuz da çok eğlenmediğini söyleyen şarkılar mırıldanmaya başlıyor. Nedir diye kulak kabarttığımızda sorun sinyalleri alıyoruz. Önce bilgisayarlardan alıştığımız üzere kapatıp açmayı deniyoruz, kapattıktan sonra tekrar çalıştırmayı beceremeyince birbirimize bakıyoruz. Bu teknecilik mevzu zor iş galiba; o an herkes kendi teknesinde “yalnızken bu olsa ne halt ederdim” diye düşünüyor birbirine çaktırmadan. Neyse ki yelkencilerin piri, şahı, feriştahı Doktor, kumandayı alıyor ve yelken marifeti ile istikamet değiştirip Kalamış Marina'a geri dönüyoruz.
Motorsuz yelkenli bana çok keyif veriyor ve yıllar önceki yamaç paraşütü deneyimlerimi anımsatıyor: ses, atmosfer, rüzgar ve keyif, başka türlü bir dünyanın varlığını fısıldıyor, ipucu veriyor, hayal ettiriyor fakat ne olduğunu asla tam olarak ele vermiyor. “Gel ve kendin keşfet” diyor.
Teknede bir makinist (BaşÇarkçı mı demeliyim) olur da bu mucit kişinin zihni çözüm üretmeden durur mu, elbette hayır. Telefonlar açılıyor, Rıza isimli bir tanıdık ile konuşuluyor ve biz marinaya yaklaşırken ortadan kaybolan Erol Abi, “biz yelkenle marinaya nasıl yanaşırız şimdi” diye düşünürken içeriden “marşa basın” diye bağırıyor ve tekne ilk denemede sorunsuz çalışıyor. Deniz kızlarının söylediği şarkıları bize taşıyan rüzgarın sesinin kesildiğine mi üzüleyim yoksa güvenli bir şekilde marinaya yanaşabileceğimize mi sevineyim bilemiyorum o anda. Zaten yelken yapmakla ilgili duygularım karmaşık, kıyıyı seyre dalıyorum. İstanbul denizden hem bir başka güzel, hem de pek bir çapraşık. Kafam, içilen biraların da etkisi ile “bir dünya”. Acil müdahale iskelesine yanaşıp motoru kapatıyoruz, Erol Abi elinde bir motor parçası ile kıyıya atlayıp Cumartesi günü olmasına rağmen sanayinin yolunu tutuyor motosikleti ile. O esnadan büyük bir dalga bizi iskeleye vuruyor ve arkası da geliyor. Kıyıda, teknenin bu kadar sallanmasına mı şaşırmalıyım yoksa güvenlik için hızla karar verip önlem alma telaşına mı düşmeliyim diye düşünürken oyumu ikinci seçenekten yana kullanıp hızla teknenin kıyıdan uzaklaşmasını sağlıyoruz. Motorumuz çalışmadığı için Setur'un botları bizi güvenli alana çekiyor ve tekneyi bağlayıp Erol Abi'yi beklemeye koyuluyoruz. Hala yılmadık, inançlı ve hevesliyiz. Kaptan bize bunların çok doğal olduğunu, işin rutininde sürekli bu tip hadiseler yaşandığını anlatıyor. Doğrusu gözümüz biraz korkuyor.
Gün batımına yakın Erol Abi geri geliyor, botla onu acil müdahale iskelesinden alıp tekneye getiriyoruz. Ufak bir bekleme süresi akabinde motor çalışıyor ve tekrar adalara doğru yola çıkıyoruz.
Günü denizde batırmak harika ama güneşin kaybolması ile birkaç saat önce şarkılar fısıldayan rüzgar “hard-rock” esmeye ve ısırmaya başlıyor. Hep söylerim, Türk insanın talihsizliği bebeklik döneminde yapılan kundaklardır. O nedenle bedenlerimiz eğri büğrü gelişir, o nedenle soğuğa karşı dayanıksız yetiştiriliriz. Dağcılıkla uğraştığım üniversite yıllarım aklıma geliyor o anda. Zamanında Türkiye'de açık olan en yüksek zirveleri görmüş, defalarca metrelerce karın içerisinde çadırda yatmıştım fakat daha ilk kampımı yapmadan önce kendime -30 dereceye kadar sıcak tutan bir uyku tulumu almayı ihmal etmemiştim. Ahh o kundaklar olmasa bizler böyle dayanıksız olmayacaktık ama olmuş bir kere, ne gelir elden. Kundağın büyük hali uyku tulumum yanımda, gece bana üşümek yok diyor ve rahatlıyorum.
Yolda gaz telimiz kopuyor fakat bu sefer hiç endişelenmiyoruz çünkü mucit Erol Abi beş dakika içerisinde ipli ve manüel bir çözüm üretiyor. Zaten hiç kuşkumuz yoktu ilginç ama işe yarayan bir çözüm sunacağından Erol Abi'nin.
BurgazAda'ya geçiyoruz. Eski bir balıkçı teknesine “aborda” oluyoruz (sahil yerine teknenin kendisine yanaşıyoruz). Sonra zıp zıp zıplayarak ve elalemin teknesine ayak basmak sureti ile kıyıya çıkıyoruz. Bana sorarsanız ayıp ama denizcilik kültüründe makul bir hareketmiş. Karadakiler de zaten bizi bu şekilde yönlendiriyor.
Son yarım saatimi, teknenin kıçında üşüdüğümden içeride dergi okuyarak geçirdiğim için, ısınan vücudum yeniden dışarı çıkmam ile titremeye başlasa da AdaKeyf restauranta girişimizle birlikte rahatlıyor. Fatoş Abla bizi kapıda karşılıyor, Hakan bize masamızı gösteriyor ve başlıyor alkol eşliğinde enfes mezelerin servisi. Daha önce KüçükKeyifler'de de yazmıştım, mekanın spesyalitesi midye salma, hararetle öneriyorum. Çok açız, tabir-i caiz ise yumuluyoruz kızarmış ekmek eşliğinde mezelere ve salataya. Mideler dolunca sohbet koyulaşıyor ve içilen rakının da etkisi ile seyrelen kan vücudun her köşesine yüksek ısı taşımaya başlıyor. Biraz çiroz, biraz da söğüş karides sipariş ediyorum. Ardından tekir tava geliyor ki tekirin kokusuna karşı tererddütlü Erol Abi bile, balığı çok lezzetli buluyor.
Gece yarısı oluyor, vakit demir almak vakti (halbuki yine demir yok, abordayız). Tekneye atlıyor ve doğruca HeybeliAda'nın arkasında, doğal korunaklı bir koy olan ÇamLimanı'nın yolunu tutuyoruz. Koya vardığımızda bu sefer gerçekten demir atıp tekneyi iyice sabitledikten sonra koyu bir sohbet başlıyor. Kuzen ben dışarıda yatacağım gazına gelince uyku tulumunu ona teslim edip ertesi güne sağ çıkmasını sağladıktan sonra kamarama çekilip hafif dalgalar ile salınan teknemizde derin ve güzel bir uykuya “yelken açıyorum”. Rüyamda deniz kızları ile dans ettiğimi eşime sakın söylemeyin, sanırım kıskanır.
Sabah sisli ve güneşli bir aydınlığa uyanıyoruz. Çiğ yağmış ve teknenin her yanı ıslak. Erol Abi herkesten önce uyanıp kahvesini hazırlamış. Tekne mis gibi kahve kokuyor. Güzel bir kahvaltının ardından, mevsimlerden yaz olsa rahatlıka denize girilebilecek ve adalar çevresinde görülmeye değer birkaç koy dolaşıyoruz. Uzunca bir süre kaldığımız ve şimdi adını anımsamadığım bir koyda, suyun berraklığına bakıp “acaba girsem mi?” diye düşünsem de elimi suya daldırdığımda, hislerim bana “saçmalama” diyor. Halbuki daha geçen hafta Antalya'da 3 gün boyunca denizdeydim.
Güneşe karşı demlenirken, Doktor botu suya indiriyor ve “size biraz midye getireyim de yemek yapalım” diyor. Yarım saat içerisinde bir dolu midye ile tekneye geri dönüyor. Arda ile midyeleri bir güzel ayıklıyorlar fakat midyelerin büyüklüğü fırında kaşar ile pişirmeye uygun değil, çok küçükler. Konuya dahil olmam gerekiyor ve midyeler elimde mutfağa giriyorum. Midyeleri tereyağında birkaç kez çevirip domates, tuz, sarımsak, karabiber, kimyon ve kırmızı toz biber eşliğinde pişiriyorum. Ardından beyaz şarabımız olmadığı için DryMartini ile demliyorum. Diğer yandan ise makarnamız pişiyor. Dün akşamki çirozların bitiremediğimiz bölümünü ise Fatoş Abla paket yapmıştı ki aklıma onlar geliyor. Ekmekleri dilimleyip zeytinyağı, yeşil zeytin ve çiroz ile tabakların yanına servis ettikten sonra makarnanın üzerine Martini'de demlenmiş midyeleri koyuyor ve birer yaprak defne yaprağını üzerine yerleştirip güverteye çıkarıyorum. Şarabımız kırmızı ve yoğun bukeli, sohbetimiz koyu ve oldukça neşeli.
Ara sıra geçen deniz otobüsleri ufuk çizgisini sallasa da, adanın yamacındaki çam ormanlarında cilveleşen sevgililere karşı denizde keyif yapmak pek bir hoş. Bu yelken işi galiba beni sarmaya başladı.
Öğle yemeğinin ardından yeniden demir alıyoruz. Adaların kuytusundan sıyrılıp Marmara'nın açığına yönelmemiz ile, pek de ortalarda gözükmeyen rüzgar kendisini nihayet gösteriyor. Önce eski dostların uzun süreden sonra karşılaşması misali mesafeli biçimde selamlaşıyoruz. Serde motorcuyuz; rüzgar ise motosiklet dünyasında nasıl can dostsa, yelken için de aynen öyle. Önce çekingen, ardından tutkulu biçimde sarılıyoruz birbirimize. Rüzgara olan aşkımız dillere destan ya, ilk anda temkinli hareket etsek de sonradan açılıp aşkımızın şehvetli dakikalarını balon basarak taçlandırıyoruz. Tekne hafif yana yatıyor ve işte yelkencilik virüsü o esnada tüm tayfanın kanına giriyor. Artık iflah olmaz birer denizciyiz. Biralar yenileniyor gün batıma değin rüzgar ile defalarca sevişiyoruz.
Karaya vardığımızda o yanaşma telaşı, sevgilisi ile karısına basılmış koca karikatürlerini anımsatıyor bana. Herkes bir panik ve koşuşturma içerisinde. Sağ salim yanaşıyoruz ama seyir esnasında açıp da boğaza girişimizle birlikte bakımının yapılbilmesi için söktüğümüz ana yelken direği içerisindeki mekanizma inanılmaz bir gürültü çıkarıyor. Ne olduğuna sonra bakmak üzere, sesi kesmesi için ana yelkeni yeniden takmaya çalışıyoruz ancak o da ne, ana yelken bir türlü tam olarak mekanizemaya sarılamıyor. Uzun uğraşlar sonunda yelkeni kapadığımızda hiçbirimizde enerji kalmamış durumda fakat virüs kanımızda dolaşırken yüreğimizi teslim alıyor. Arabaya atlayıp eve dönerken içim geçiyor ve mavi bordalı teknemde görüyorum kendimi o kısa yolculuk esnasında. Kuzen “uyan hadi geldik” dediğinde saat akşam dokuz buçuk civarı.
Eve geliyorum ve PerakendeBülten'de, bu hafta yazmam gereken makalenin başına oturuyorum. Bilgisayar ve oturduğum sandalye sürekli dalga alıyor. Salonda bir tur atıp bilgisayarın başına geri dönüyorum ama bina sallanmaya devam ediyor. Çaresiz yatağın yolunu tutuyorum. Sabah işe gitmek üzere uyandığımda güneş aralanan perdeden göz kırpıyor. Giyinme odasına girerken küçük ayak parmağımı tabureye çarpıyorum ve farkediyorum ki bizim bina halen dalgalanıyor. Belli ki bugün Salı olmadığı halde gün sallanıyor olacak ve yanılmıyorum; ofis binası da sürekli dalga alıyor ve dalgalı seyir ertesi güne kadar devam ediyor.
İlk yelken seyahatimiz böyle nihayetlenmişken geçenlerde bu seferi yineledik. Yaşadıklarımız ise bir sonraki yazıda.
Sağlıcakla,
Burak GÜNBAL
Bu seyir Kasım 2010'da yapılmıştır
İlk eğitimi iç mekanda aldık (onun da bir ismi var ama şimdi anımsamıyorum). Öğrendiğim tek şey karaya bağlı bile olsanız, iç mekanın, kulak sıvısı karaya alışkın biz sıradan ölümlülerde, mide bulantısına neden olduğu idi. Ha bir de oturduğunuz koltuktan tutun da merdiven arasına değin heryerden bir dolap, bir fonksiyonalite fışkırıyor ki neyi nereye koyduğunuzu anımsamak için IQ'nuzun ortalamanın üzerinde olması şart. Neyse ki buzdolabının, yani biraların yeri çok ortada da, temel ihtiyaçlarımızı giderme konusunda bir sıkıntı yaşamadık.
Tekne nedir, yelken nasıl yapılır, bu iş kaça mal olur gibi bilgileri alıp bol bol sohbet edip birbirimize ısındıktan sonra, elimizde bir aptal ip, birkaç sayfa döküman ve bir CD ile tekneden ayrılıyoruz. Biralar tekneden inerken yine teknik adını anımsamadığım ve karaya ulaşmamızı sağlayan küçük tahta parçasını kolay geçmek konusunda cesaret veriyor olsa da, tam üzerindeyken kulak sıvısına kaçan alkolün denge duyusunu “sarhoşa bağlaması” nedeni ile korkutuyor. Neyse ki ıslanmadan karaya ulaşıyoruz. Gidilen mesafe 0 (yazı ile sıfır) ama yaşanılan macera ve alınan keyif, özellikle başlangıç için oldukça iyi.
Teorik bilgileri bira eşliğinde alıp sağlanan dökümanlara hiç bakmayan ve tüm anlatılanlardan sadece “tekneye gelirken tüketebileceğinizi düşündüğünüzden yüzde on fazla ekmek ve alkol almayı almayı ihmal etmeyin” maddesini hatırlayan bir tayfa olarak, ilk tanışmamızdan bir hafta sonra, sabah erken saatlerde tekrar istikamet Kuruçeşme olmak kaydı ile yola çıkıyoruz. İçimizde mide bulantısı ile ilgili az da olsa bir korku var ve kahvaltının hemen üzerine modern tıbbın mucize haplarından birkaç adedi ile kendimizi emniyetli bölgeye alıyoruz.
Önce alış-veriş, sonra ufak yerleşim derken demir alma vakti geliyor. Fakat o da ne, demir falan yok; koltuk bağları, tonoz, izbarço falan gibi hiç anlamadığım kelimelerle dolu cümleler kuruluyor. Galiba diğer tayfalar verilen dökümanları hatmetmiş ve birtek ben elimde fotoğraf makinesi ile olaya -Fransız olsa yine iyi-, gayet Japon kalıyorum. Öyle böyle derken boğazdayız; haydi bakalım Vira-Bismillah.
Köprünün hemen altında demirli ve son dönemde güzel hanımlardan mütevellit ziyaretçileri ile adından sıkça söz ettiren Savarona'ya selam çakıp boğaz çıkışına doğru sağdan ve kıyıdan yol alıyoruz.
Boğaz karadan her ne kadar harika gözüküyor olsa da denizden bambaşka. O çok beğendiğiniz ve hep hayalini kurduğunuz spor arabanın içine girip direksiyona geçmek misali keyifli boğazın ortasında seyre dalmak İstanbul'u. Bildiğinizi sandığınız birçok tarihi mekanı, yıllar önce punduna getirip de deniz kenarında ilk kez öptüğünüz sevgilinizle olan anılarınızın olduğu iskeleleri, bir başka açıdan görmek hem anıları tazeliyor, hem de hayata yeni bir bakış açısı, yeni bir perspektif getiriyor. Tabii ki bakmasını bilen, gönül gözü açık profillere.
Boğazda yelken açmak yasakmış, motor marifeti ile seyrediyoruz. Motorumuz bir traktör motoru ve sesi ile boğazda seyreden bir yelkenliden ziyade, orta anadoluda buğday tarlasında çalışan bir biçer döver hissiyatı veriyor ama kulağınızı rüzgarın şarkısına odakladığınızda boyut değiştiriyor ve gözünüze dikine giren sabah güneşine inat, çocukluğunuzda okuduğunuz o macera dolu kitapların kaptanı oluveriyorsunuz bir anda.
İstikamet Kalamış Marina. Erol Abi bizi orada bekliyor ve marinaya girişimiz ile birlikte gözlerimiz fırıldak misali dönmeye başlıyor. İstiyoruz ki Mehmet bize her teknenin fiyatını söylesin ve beğendiğimiz birisini hemen alıp haftaya adalara doğru yola çıkalım. İşin kötüsü karar vermek çok zor; cehaletin verdiği özgüven ve mutluluk ile gönlümüze göre birisini seçip markasını kalbimizin bir köşesine yazıyoruz. “Ben” diyorum, “kırmızıya aşık bir maviyim”, “o yüzden şu mavi gövdeli olan benim”. “Gövde değil borda” diye düzeltiyor kaptan, hayallerimi katı gerçekçiliği ile darmadağın ederek.
Yanaşıyor ve Erol Abi'yi alıyoruz. Bu tekne işinde kalkmak ve yanaşmak bir eziyet doğrusu. Hani çok iyi araba kullanan ama paralel park yapamayan hanımlar vardır ya, teknede onlar ile empati kurmak çok kolay. Sanırım uçak kazalarının seyir halinden çok kalkış ve inişlerde olmasının nedeni benzer. Cahiliz ya bu konuda, bilmediğimiz için sadece fikir yürütüyoruz; doğrusunu National Geogaphic'in “Uçak Kazaları” programını yapan ekibine sormak lazım.
Erol Abi de tekneye ayak basınca herşey tamam oluyor: bir kaptan, bir makinist ve beş tayfa olmak üzere Lotus üzerinde yedi kişiyiz ve artık adalara doğru yola çıkabiliriz. Yelken basmak istiyoruz ancak rüzgar mevcudiyetini sınırlı tutuyor. Biz yine de bir mil falan eklesin hızımıza diye genovayı açıyoruz ama serdümenin, -eğitime yeni başlayan biz beş tayfadan birisi olması nedeni ile-, kafası karışıyor. Dümen dediğiniz şey motorla hareket ederken direksiyon misali ama yelken açıkken dümen tutmak marifet. Neyse ki kaptan konuya müdahale ediyor ve çakma serdümen, yelken açıkken dümen tutmayı yavaş yavaş öğreniyor.
KınalıAda kıyılarındayız. Kıyıda döküntüler var ve açıktan almamız lazım geliyor. Serdümen yine dağılıyor zira yönümüz değişince yelken “yapraklamaya” başlıyor ve iki arada bir derede kalıyoruz. Bu arada motorumuz da çok eğlenmediğini söyleyen şarkılar mırıldanmaya başlıyor. Nedir diye kulak kabarttığımızda sorun sinyalleri alıyoruz. Önce bilgisayarlardan alıştığımız üzere kapatıp açmayı deniyoruz, kapattıktan sonra tekrar çalıştırmayı beceremeyince birbirimize bakıyoruz. Bu teknecilik mevzu zor iş galiba; o an herkes kendi teknesinde “yalnızken bu olsa ne halt ederdim” diye düşünüyor birbirine çaktırmadan. Neyse ki yelkencilerin piri, şahı, feriştahı Doktor, kumandayı alıyor ve yelken marifeti ile istikamet değiştirip Kalamış Marina'a geri dönüyoruz.
Motorsuz yelkenli bana çok keyif veriyor ve yıllar önceki yamaç paraşütü deneyimlerimi anımsatıyor: ses, atmosfer, rüzgar ve keyif, başka türlü bir dünyanın varlığını fısıldıyor, ipucu veriyor, hayal ettiriyor fakat ne olduğunu asla tam olarak ele vermiyor. “Gel ve kendin keşfet” diyor.
Teknede bir makinist (BaşÇarkçı mı demeliyim) olur da bu mucit kişinin zihni çözüm üretmeden durur mu, elbette hayır. Telefonlar açılıyor, Rıza isimli bir tanıdık ile konuşuluyor ve biz marinaya yaklaşırken ortadan kaybolan Erol Abi, “biz yelkenle marinaya nasıl yanaşırız şimdi” diye düşünürken içeriden “marşa basın” diye bağırıyor ve tekne ilk denemede sorunsuz çalışıyor. Deniz kızlarının söylediği şarkıları bize taşıyan rüzgarın sesinin kesildiğine mi üzüleyim yoksa güvenli bir şekilde marinaya yanaşabileceğimize mi sevineyim bilemiyorum o anda. Zaten yelken yapmakla ilgili duygularım karmaşık, kıyıyı seyre dalıyorum. İstanbul denizden hem bir başka güzel, hem de pek bir çapraşık. Kafam, içilen biraların da etkisi ile “bir dünya”. Acil müdahale iskelesine yanaşıp motoru kapatıyoruz, Erol Abi elinde bir motor parçası ile kıyıya atlayıp Cumartesi günü olmasına rağmen sanayinin yolunu tutuyor motosikleti ile. O esnadan büyük bir dalga bizi iskeleye vuruyor ve arkası da geliyor. Kıyıda, teknenin bu kadar sallanmasına mı şaşırmalıyım yoksa güvenlik için hızla karar verip önlem alma telaşına mı düşmeliyim diye düşünürken oyumu ikinci seçenekten yana kullanıp hızla teknenin kıyıdan uzaklaşmasını sağlıyoruz. Motorumuz çalışmadığı için Setur'un botları bizi güvenli alana çekiyor ve tekneyi bağlayıp Erol Abi'yi beklemeye koyuluyoruz. Hala yılmadık, inançlı ve hevesliyiz. Kaptan bize bunların çok doğal olduğunu, işin rutininde sürekli bu tip hadiseler yaşandığını anlatıyor. Doğrusu gözümüz biraz korkuyor.
Gün batımına yakın Erol Abi geri geliyor, botla onu acil müdahale iskelesinden alıp tekneye getiriyoruz. Ufak bir bekleme süresi akabinde motor çalışıyor ve tekrar adalara doğru yola çıkıyoruz.
Günü denizde batırmak harika ama güneşin kaybolması ile birkaç saat önce şarkılar fısıldayan rüzgar “hard-rock” esmeye ve ısırmaya başlıyor. Hep söylerim, Türk insanın talihsizliği bebeklik döneminde yapılan kundaklardır. O nedenle bedenlerimiz eğri büğrü gelişir, o nedenle soğuğa karşı dayanıksız yetiştiriliriz. Dağcılıkla uğraştığım üniversite yıllarım aklıma geliyor o anda. Zamanında Türkiye'de açık olan en yüksek zirveleri görmüş, defalarca metrelerce karın içerisinde çadırda yatmıştım fakat daha ilk kampımı yapmadan önce kendime -30 dereceye kadar sıcak tutan bir uyku tulumu almayı ihmal etmemiştim. Ahh o kundaklar olmasa bizler böyle dayanıksız olmayacaktık ama olmuş bir kere, ne gelir elden. Kundağın büyük hali uyku tulumum yanımda, gece bana üşümek yok diyor ve rahatlıyorum.
Yolda gaz telimiz kopuyor fakat bu sefer hiç endişelenmiyoruz çünkü mucit Erol Abi beş dakika içerisinde ipli ve manüel bir çözüm üretiyor. Zaten hiç kuşkumuz yoktu ilginç ama işe yarayan bir çözüm sunacağından Erol Abi'nin.
BurgazAda'ya geçiyoruz. Eski bir balıkçı teknesine “aborda” oluyoruz (sahil yerine teknenin kendisine yanaşıyoruz). Sonra zıp zıp zıplayarak ve elalemin teknesine ayak basmak sureti ile kıyıya çıkıyoruz. Bana sorarsanız ayıp ama denizcilik kültüründe makul bir hareketmiş. Karadakiler de zaten bizi bu şekilde yönlendiriyor.
Son yarım saatimi, teknenin kıçında üşüdüğümden içeride dergi okuyarak geçirdiğim için, ısınan vücudum yeniden dışarı çıkmam ile titremeye başlasa da AdaKeyf restauranta girişimizle birlikte rahatlıyor. Fatoş Abla bizi kapıda karşılıyor, Hakan bize masamızı gösteriyor ve başlıyor alkol eşliğinde enfes mezelerin servisi. Daha önce KüçükKeyifler'de de yazmıştım, mekanın spesyalitesi midye salma, hararetle öneriyorum. Çok açız, tabir-i caiz ise yumuluyoruz kızarmış ekmek eşliğinde mezelere ve salataya. Mideler dolunca sohbet koyulaşıyor ve içilen rakının da etkisi ile seyrelen kan vücudun her köşesine yüksek ısı taşımaya başlıyor. Biraz çiroz, biraz da söğüş karides sipariş ediyorum. Ardından tekir tava geliyor ki tekirin kokusuna karşı tererddütlü Erol Abi bile, balığı çok lezzetli buluyor.
Gece yarısı oluyor, vakit demir almak vakti (halbuki yine demir yok, abordayız). Tekneye atlıyor ve doğruca HeybeliAda'nın arkasında, doğal korunaklı bir koy olan ÇamLimanı'nın yolunu tutuyoruz. Koya vardığımızda bu sefer gerçekten demir atıp tekneyi iyice sabitledikten sonra koyu bir sohbet başlıyor. Kuzen ben dışarıda yatacağım gazına gelince uyku tulumunu ona teslim edip ertesi güne sağ çıkmasını sağladıktan sonra kamarama çekilip hafif dalgalar ile salınan teknemizde derin ve güzel bir uykuya “yelken açıyorum”. Rüyamda deniz kızları ile dans ettiğimi eşime sakın söylemeyin, sanırım kıskanır.
Sabah sisli ve güneşli bir aydınlığa uyanıyoruz. Çiğ yağmış ve teknenin her yanı ıslak. Erol Abi herkesten önce uyanıp kahvesini hazırlamış. Tekne mis gibi kahve kokuyor. Güzel bir kahvaltının ardından, mevsimlerden yaz olsa rahatlıka denize girilebilecek ve adalar çevresinde görülmeye değer birkaç koy dolaşıyoruz. Uzunca bir süre kaldığımız ve şimdi adını anımsamadığım bir koyda, suyun berraklığına bakıp “acaba girsem mi?” diye düşünsem de elimi suya daldırdığımda, hislerim bana “saçmalama” diyor. Halbuki daha geçen hafta Antalya'da 3 gün boyunca denizdeydim.
Güneşe karşı demlenirken, Doktor botu suya indiriyor ve “size biraz midye getireyim de yemek yapalım” diyor. Yarım saat içerisinde bir dolu midye ile tekneye geri dönüyor. Arda ile midyeleri bir güzel ayıklıyorlar fakat midyelerin büyüklüğü fırında kaşar ile pişirmeye uygun değil, çok küçükler. Konuya dahil olmam gerekiyor ve midyeler elimde mutfağa giriyorum. Midyeleri tereyağında birkaç kez çevirip domates, tuz, sarımsak, karabiber, kimyon ve kırmızı toz biber eşliğinde pişiriyorum. Ardından beyaz şarabımız olmadığı için DryMartini ile demliyorum. Diğer yandan ise makarnamız pişiyor. Dün akşamki çirozların bitiremediğimiz bölümünü ise Fatoş Abla paket yapmıştı ki aklıma onlar geliyor. Ekmekleri dilimleyip zeytinyağı, yeşil zeytin ve çiroz ile tabakların yanına servis ettikten sonra makarnanın üzerine Martini'de demlenmiş midyeleri koyuyor ve birer yaprak defne yaprağını üzerine yerleştirip güverteye çıkarıyorum. Şarabımız kırmızı ve yoğun bukeli, sohbetimiz koyu ve oldukça neşeli.
Ara sıra geçen deniz otobüsleri ufuk çizgisini sallasa da, adanın yamacındaki çam ormanlarında cilveleşen sevgililere karşı denizde keyif yapmak pek bir hoş. Bu yelken işi galiba beni sarmaya başladı.
Öğle yemeğinin ardından yeniden demir alıyoruz. Adaların kuytusundan sıyrılıp Marmara'nın açığına yönelmemiz ile, pek de ortalarda gözükmeyen rüzgar kendisini nihayet gösteriyor. Önce eski dostların uzun süreden sonra karşılaşması misali mesafeli biçimde selamlaşıyoruz. Serde motorcuyuz; rüzgar ise motosiklet dünyasında nasıl can dostsa, yelken için de aynen öyle. Önce çekingen, ardından tutkulu biçimde sarılıyoruz birbirimize. Rüzgara olan aşkımız dillere destan ya, ilk anda temkinli hareket etsek de sonradan açılıp aşkımızın şehvetli dakikalarını balon basarak taçlandırıyoruz. Tekne hafif yana yatıyor ve işte yelkencilik virüsü o esnada tüm tayfanın kanına giriyor. Artık iflah olmaz birer denizciyiz. Biralar yenileniyor gün batıma değin rüzgar ile defalarca sevişiyoruz.
Karaya vardığımızda o yanaşma telaşı, sevgilisi ile karısına basılmış koca karikatürlerini anımsatıyor bana. Herkes bir panik ve koşuşturma içerisinde. Sağ salim yanaşıyoruz ama seyir esnasında açıp da boğaza girişimizle birlikte bakımının yapılbilmesi için söktüğümüz ana yelken direği içerisindeki mekanizma inanılmaz bir gürültü çıkarıyor. Ne olduğuna sonra bakmak üzere, sesi kesmesi için ana yelkeni yeniden takmaya çalışıyoruz ancak o da ne, ana yelken bir türlü tam olarak mekanizemaya sarılamıyor. Uzun uğraşlar sonunda yelkeni kapadığımızda hiçbirimizde enerji kalmamış durumda fakat virüs kanımızda dolaşırken yüreğimizi teslim alıyor. Arabaya atlayıp eve dönerken içim geçiyor ve mavi bordalı teknemde görüyorum kendimi o kısa yolculuk esnasında. Kuzen “uyan hadi geldik” dediğinde saat akşam dokuz buçuk civarı.
Eve geliyorum ve PerakendeBülten'de, bu hafta yazmam gereken makalenin başına oturuyorum. Bilgisayar ve oturduğum sandalye sürekli dalga alıyor. Salonda bir tur atıp bilgisayarın başına geri dönüyorum ama bina sallanmaya devam ediyor. Çaresiz yatağın yolunu tutuyorum. Sabah işe gitmek üzere uyandığımda güneş aralanan perdeden göz kırpıyor. Giyinme odasına girerken küçük ayak parmağımı tabureye çarpıyorum ve farkediyorum ki bizim bina halen dalgalanıyor. Belli ki bugün Salı olmadığı halde gün sallanıyor olacak ve yanılmıyorum; ofis binası da sürekli dalga alıyor ve dalgalı seyir ertesi güne kadar devam ediyor.
İlk yelken seyahatimiz böyle nihayetlenmişken geçenlerde bu seferi yineledik. Yaşadıklarımız ise bir sonraki yazıda.
Sağlıcakla,
Burak GÜNBAL
Bu seyir Kasım 2010'da yapılmıştır
20 Kasım 2010 Cumartesi
Eğitim Seferi
Çamlimanı'nda Sabah
Lotus II ile uzun zamandır planladığımız bir eğitim seferini, teknenin Istanbul'a gelmesi ile gerçekleştireceğiz.
Cenk'in organize ettiği, çok kafa 4 arkadaşı (Arda, Burak, Vedat ve Zühtü ile) Erol Ağabey'in de katılımı ile bir haftasonu, teknede konaklamalı bir organizasyon yapacağız. Tekne konaklamalı eğitimler sanırım daha pekiştirmeli oluyor...
Gerçi hava hiç esmeyecek ancak, konunun yelken harici bölümlerini, teknenin ve ekipmanının tanınması, yanaşma ve bağlanma, seyir ve navigasyon, motor ve tekne içi yaşamla ilgili şeyler konuşacağız
Fırtına tedbirleri bir başka sefere
Umuyorum hoş bir seyir olacak...
Cenk'in ağzından seyir:
bayramın haftasonunda denizcilik egitimi icin doktor, erol abi,zuhtu,arda,vedat,kuzen(burak) ve ben kaptan jenk sparrow birlikteydik.egitim ama ne egitim.mars motorumuz denizde bozuldu ama moraller bozulmadı.vardır bi hayır dedik.kalamısa donup lotusu bordaladık.erol abi karaya cıkıp mars motorunu halletti ama aksilik bu ya bu seferde gaz teli koptu.onuda pratik bi cozumle motordan ip baglayıp gaz teli yaptık.gunes yeni batmıstı koltukları cozup avara olduk.rotamız burgaz ada keyf meyhanesi.keyifli muhabbetin yanında rakı balık dahada keyifli oluyor.gece ordan ayrılıp heybeli camlimanı koyuna demirledik.gece millet kukrememden rahatsız olmasın diye acık havada kuzenin uyku tulumunda yattım.iykide dısarda yatmısım.ertesi gun doktorla vedatın hazırladıgı nefis kahvaltıdan sonra demir alıp Leandros'ta kuzen ve vedatın ustun cabalarıyla tabiki dumende ben kıctan kara yaptık.doktor ogle yemegi icin bolca midye topladı.ardayla beraber midyeleri ayıkladılar.iki gun boyunca ardanın yaptıgı tek seydı.kalanında nemi yaptı.bol bol uyudu.sonra yola koyulup Burgazada-Kalpazankaya'da tonoza baglandık.kuzenin yaptıgı nefis midyeli makarnanın yanında sarabımızı icip yavas yavas lotusun kurucesmedeki yerine dogru yola cıktık.bu yazıya donup baktıgımda hep yemis icmisiz gibi gorunuyo ama aslında cok sey ogrendik.zaman zaman yelken actık.hatta bi ara balon bile bastık.velhasılıkelam kurucesmeye dondugumuzde herkesin keyfi superdi. ama daha isimiz bitmedi.
Arda ve Vedat
Zühtü
Kuzen Burak
Kaptan Cenk "Spari"
3 Kasım 2010 Çarşamba
Lotus Kuruçeşme'de...
Geçici süre Bebek'te alargada kalan Lotus, kışı geçirmek üzere Kuruçeşme'de Galatasaray Adası İskelesi'nin yanındaki asıl yerine geçti.
Burada tonozda, kıçtankara bağlandık. Erol Ağabey ile, koltuk halatlarımızı, tonoz bağlantılarımızı hallettik. Elektrik ve su derdimiz de şimdilik halloldu gibi.
En yakın zamanda, teknede yapılacak işlere girişeceğiz...
1-Dümen palası sökümü ve tamiri
2-Motor bakımı ve tamiri
Devridaim biraz kaçırıyor gibi sökmek gerekecek gibi
Enjektörleri ne kadar uğraştıysak sökemedik, onunla uğraşacağız. Umuyorum bu iş için kapağı sökmemize gerek kalmaz.
Eğer o tarz bir majör tmire girişirsek, belki motoru tamamen dışarı alıp rektifiye ettirmek de gündemde.
3-Motorun üstündeki elektirk aksamı sorunlu, onları en kısa sürede elden geçirmemiz lazım.
4-Otopilotumuzu tamir edemiyoruz, bunun hal çaresini bulmamız lazım
5-Pis su tankımız kaçırıyor. Başaltındaki krom lehundayı kaldırıp atacağım, yerine plastik bir tane yerleştireceğiz.
6-Becerebilirsem iç aydınlatma ile dışa aydınlatmaları ve navigasyon ışıklarını LED'e çevirmeyi istiyorum.
7-Bunun yanında Webasto menfezlerini takmak, etiketleri hesaplamak ve takmak, yelkenleri sökmek, küçük tamirleri var onları elden geçirmek gibi küçük meseleler var...
8-Bunların yanında zaman kalırsa, su depolarını sökmek ve temizlemek istiyorum.
Bakalım... Zaman tüm cevaplanmamış soruların cevaplarını içinde gizler derler ;)
Burada tonozda, kıçtankara bağlandık. Erol Ağabey ile, koltuk halatlarımızı, tonoz bağlantılarımızı hallettik. Elektrik ve su derdimiz de şimdilik halloldu gibi.
En yakın zamanda, teknede yapılacak işlere girişeceğiz...
1-Dümen palası sökümü ve tamiri
2-Motor bakımı ve tamiri
Devridaim biraz kaçırıyor gibi sökmek gerekecek gibi
Enjektörleri ne kadar uğraştıysak sökemedik, onunla uğraşacağız. Umuyorum bu iş için kapağı sökmemize gerek kalmaz.
Eğer o tarz bir majör tmire girişirsek, belki motoru tamamen dışarı alıp rektifiye ettirmek de gündemde.
3-Motorun üstündeki elektirk aksamı sorunlu, onları en kısa sürede elden geçirmemiz lazım.
4-Otopilotumuzu tamir edemiyoruz, bunun hal çaresini bulmamız lazım
5-Pis su tankımız kaçırıyor. Başaltındaki krom lehundayı kaldırıp atacağım, yerine plastik bir tane yerleştireceğiz.
6-Becerebilirsem iç aydınlatma ile dışa aydınlatmaları ve navigasyon ışıklarını LED'e çevirmeyi istiyorum.
7-Bunun yanında Webasto menfezlerini takmak, etiketleri hesaplamak ve takmak, yelkenleri sökmek, küçük tamirleri var onları elden geçirmek gibi küçük meseleler var...
8-Bunların yanında zaman kalırsa, su depolarını sökmek ve temizlemek istiyorum.
Bakalım... Zaman tüm cevaplanmamış soruların cevaplarını içinde gizler derler ;)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


